Üye Girişi | Yeni Üyelik
   01 Ağustos 2010 Pazar
Enerji Enstitüsü
Terör Enstitüsü
Ermeni Enstitüsü
Göç Araştırmaları
Türk Dünyası Enstitüsü
Ekonomi Enstitüsü
Silahsızlanma Çalışmaları
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Türkiye’nin Avrupa Birliğine Üyelik Macerasında Gelinen Nokta Üzerine
25 Mart 2007 Silahsızlanma Çalışmaları [10] [12] [14] [16]
 Doç Dr. Haldun EROĞLU
Doç Dr. Haldun EROĞLU


Hakkında - Arşivi

Yaşlı Kıta Avrupa, dünya tarihinde süregelen mücadele içerisinde on beşinci yüzyıldan itibaren Rönesans ve Reform hareketlerine temel kabul ettiği “Özgürlük” kavramını özellikle belirginleştirerek kullanma ve kendisi ile özdeşleştirme çabası içerisindedir. Bu çaba, Avrupa’nın  “Karanlık Dönem” den “Aydınlanma Çağı”na geçiş sürecindeki anahtarı olduğu da genel kabuldür. Bu anlayışın bir sonucu olarak modern zamanlara gelindiğinde dünyadaki özgürlük meşalesini yine aynı Avrupa(lı)’nın taşıdığı farz edilmektedir. Ancak değişik zamanlarda kaleme aldığımız yazılarda da özellikle belirttiğimiz üzere ne yazık ki özgürlük konusunda her şeyi ileri süren Avrupa(lı)’nın zihin dünyasının sayfalarında kendinden olmayanlara karşı takındıkları tavırlar dikkatle incelenmelidir. Özellikle Türklerin Avrupa ile son bin yıllık mücadelesinin özünde yatan gerçekler de daha önce kaleme alınan bir yazımızda belirtilmişti.[1] 

Türkiye’nin son yıllardaki en önemli projesi olduğu ileri sürülen Avrupa Birliğine üyeliği konusunda da Avrupa(lı)nın takındığı tavır, bahsedilen tarihî mücadelenin bir parçası olarak devam ede geldiğini gözler önüne sermektedir. Bu devam ediş ne yazık ki her şey apaçık ortadayken bile hala kavranamamış gibi gösterilmesi bakımından Türk milleti için üzüntü vericidir. Yaşanan bu süreçte Türkiye’nin karşılaştığı muamelenin mantıklı hiçbir açıklaması yoktur. Nitekim Türkiye’nin üyeliği bakımından genelde Avrupa Birliği üyelerinin tamamı özelde ise Avusturya’nın takındığı olumsuz tavır ise ayrı bir yer tutar. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği bakımından Avusturya’nın bu tutumunun altında özellikle tarihi bir takım gerekçelerin olduğu bilinmektedir. Nitekim 30 Mart 2006 tarihinde TURKSAM’da yayımlanan makalede Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde Avusturya’nın takındığı olumsuz tavrın tarihi sebepleri olduğu üzerinde durulmuş ve “Türkiye’nin Avrupalı devletlerle olan bütün uluslararası ilişkilerinde karşılaştığı gibi Avrupa Birliğine girme sürecinde de aynı faktör rol oynamaktadır. Nitekim Avusturya’nın burada oynadığı rolün temelinde de yine geçmişin izlerini görmek mümkün. Avrupalı diplomatlar ve gazeteciler -özellikle Avusturyalılar- bu gerçeklerle ilgili açıklama yapmaktan kaçınmamaktadırlar.” yargısına varılmıştı.[2] Bugüne gelindiğinde-tarih bilimi açısında çok kısa hatta dikkate bile alınamayacak kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde- Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde bir inkıtanın vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Bu inkıtanın sebebi Türkiye’nin mı yoksa Avrupa Birliğinin tavrında mı kaynaklandığı konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir Ancak burada ele alınması gereken konunun Avrupalıların bakış açılarında herhangi bir olumlu değişimin olmadığı hatta daha da ötesi olumsuz niyetlerin açığa çıktığı görülmektedir. Bu makalenin konusu gereği Avusturya’da ise durum daha da belirginleşerek artık gazeteciler ve kanaat önderlerinden öte siyasi karar organlarının da aynı görüşleri ileri sürmeye başladıklarına şahit olunmaktadır. Gelinen noktanın sadece iki ülkeyi etkileyecek tedrici bir durumdan öteye hem kıta Avrupa ülkelerini ve hem de dünya tarihini derinden etkileyecek sorunları da beraberinde getireceği aşikardır.

Bu kadar kapsamlı bir Türkiye-Avrupa birlikteliğin düşünüldüğü bir projede taraf olan bir ülkenin önemli bir siyasi liderinin yaptığı son açıklama ise durum  ne merkezde olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Avusturya Başbakanı Alfred Gusenbauer, Alman Der Spiegel dergisindeki mülakatında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri konusunda “Avrupa Birliği’nin genelini ilgilendiren .”Avrupa Bilriği’nin, Türkiye’nin üyeliği için yeterince hazır olduğuna inanmıyorum. Anayasa sözleşmesi bile hazır değil. Bu kadar büyük bir ülkenin üyelik masrafları nasıl karşılanacak?' değerlendirmesinde bulundu. Avusturya Başbakanı, Türkiye'nin henüz üyelik için yeterli olgunluğa sahip olmadığını, ve özellikle insan hakları konusunda Türkiye’de yaşananlara atıfta bulunarak “İnsan Hakları istenilen asgari bir şart, bunun dışında bir durum kabul edilemez' demektedir. Hatta daha da ötesi Türkiye’nin üyeliğinden önce, Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmekte ve 15 yıl öncesine kadar savaşın hüküm sürdüğü Balkanlardaki ülkelerin üyeliği için  ''Bizim için asıl sınav bu. Bölgenin istikrara kavuşturulması çok önemli. Bu da sadece bir Avrupa perspektifiyle gerçekleştirilebilir'' demektedir. Başbakanın Türkiye’deki Avusturyalı şirketlerin ticari faaliyetlerine de atıfta bulunarak ''Biz Türkiye'nin AB üyeliğinden de faydalanabiliriz. Şirketlerimizin çoğu bu ülkede faaliyet gösteriyor'' demektedir..Aslında Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği yada üyelik için oyalanması altındaki gerçek niyet ortaya konulmuş olmaktadır. Nitekim Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği meselesi başta Avusturya olmak üzere birliğin lokomotifi ülkeler açısından -öncelikli ekonomik olmak üzere- siyasi ve politik çıkarları için bir araç olarak kullanmaktadır. Daha öncede belirtildiği gibi Türkiye bulunduğu coğrafya ve tarihi mirası ile diğer Avrupa Birliğine üye ülkelerinden temelde bazı farklılıklar gösterir. Bu farklılıkların başında yer aldığı medeniyet dairesi ve bu medeniyetin özellikleri gelir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda üzerinde taşıdığı İslamî kimliğin olumsuz bir belirleyici unsur olduğu düşüncesi Avrupa(lı)nın belleklerine kazınmış durumdadır. Bunun yanı sıra yaklaşık bin yıllık tarihi süreç göz önüne alındığında Türklerin devamlı mücadele halinde olduğu ve topraklarını fethettiği Hıristiyan geleneğin refleksi her zaman kendini göstermektedir. Bu refleks, aslında on dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı fetihleri ile ele geçirilen Balkan coğrafyası ve milletlerinin, Avrupa Birliğine üye yapılma girişimleri ile devrin kaybedenlerinin rövanş alma girişimleri olarak da  değerlendirilebilir.

Bu tarihi gerekçelere istinaden yapılan değerlendirmeden hareketle uluslar arası ilişkilerde her zaman menfaatlerin ön planda tutulduğu göz önüne alındığında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde ne yazı ki son yüzyıl içerisinde günümüze kadar devam eden kaybeden taraf olma vasfını elan sürdürmekte olduğu ve bu sürecin devam edeceği onucunu elde etmek çok zor değildir. Türkiye açısında birlikle arasında şekillenen kaybeden taraf olmanın temel gerekçesi fail-meful ve/veya talep eden-talep edilen ilişkisinin yattığı göz ardı edilemez Türkiye eğer Avrupa Birliğine üyeliği her zaman olmazsa olmaz bir politika olarak görecekse dayatılan şartları kabul etmekten başka yolun olmadığının farkına varmalıdır. Türkiye’nin kendi çizgilerini ihlal etmeden birliğe üyeliği konusundaki iyi niyetli yaklaşımlarının ne kadar gerçeklerle örtüştüğünü yeniden değerlendirmekte fayda vardır. Zira kat edilecek uzun yolun sonunda kaybedilecek olan sadece Avrupa Birliğine üyelik hayali olmayacaktır.

Bütün bunların yanında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde her şeyi bir tarafa bırakmak gibi bir şık bulunmaktadır. Aslında bugün hem Avrupa(lı) hem de Türk tarafından bakıldığında sonun ne olduğu çok açık biçimde görülmektedir. Her iki tarafın hem toplumu hem siyaseti ve hem de ekonomik çevreleri Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliğinin olumsuzlukla sonuçlanacağı bilmekte, fakat hangi tarafın sorumluluğu göğüsleyerek bu işi noktalamak açısından sonuca bağlayacağı beklenmektedir. Bu bakımdan son zamanlardaki inkıtanın temel gerekçesi de çıkarlarla-sorumluluklar arasındaki bocalama ilişkisidir.

Hal böyle iken Türkiye’nin bir an evvel yeni ve gerçekçi politikalar üretmekte acele etmesinde fayda vardır. Üretilecek yeni politikaların tarihî gerçeklerle çelişmeyecek nitelikte olmasına da dikkat etmek gerekir.



[1]  Haldun Eroğlu, “Unutulamayan Bir Anlayış: Haçlı Zihniyeti” Orkun Dergisi, Sayı 98, (Nisan 2006), s. 4-7



http://www.turksam.org/tr/a1232.html
Arkadaşına Gönder 3971 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
39035 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
24506 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
14670 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
14482 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
13224 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
9 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Gazze’ye Yardım Girişimi ve İsrail Saldırısının Soğukkanlı Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2010 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 1404 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.