Üye Girişi | Yeni Üyelik
   07 Şubat 2012 Salı
Enerji Enstitüsü
Terör Enstitüsü
Ermeni Enstitüsü
Göç Araştırmaları
Türk Dünyası Enstitüsü
Ekonomi Enstitüsü
Silahsızlanma Çalışmaları
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Nükleer Güç İran... Türkiye ve Suudi Arabistan'a Yansımaları
03 Şubat 2005 Nükleer Enerji [10] [12] [14] [16]
Jonathan FEISER


Hakkında - Arşivi

1 Ocak 2005'te İran nihayet, İslam Cumhuriyeti'nin bu yaz başkanlık seçimlerini yapacağını ilan etti. Bu seçimin etkileyeceği ana siyasi konulardan biri de, İran'ın muhtemel nükleer silah edinme ve geliştirme faaliyetleri olacaktır. Niyeti ne olursa olsun nükleer güç konumuyla İran, hem ABD hem de onun bölgesel çıkarları ve müttefikleri için tam ve açık bir tehdit olarak kalacaktır.

Şayet İran nükleer silah edinecekse, stratejik açıdan, ABD çıkarları açısından 'en iyi durum senaryosu', savunmada kalıp bölgedeki etkisini genişletme arayışından uzak bir İran olacaktır. Fakat devletlerin değişken ve son derece farklı milli güvenlik çıkarları besledikleri bir dünyada, savunmacı taktikler bile etki altında kalabilir. Bu sebeple de, Washington, İran'ın, gücünü artırma çabalarını yavaşlatmak amacıyla önleyici tedbirler almaya çalışıyor. Örneğin, ABD tarafından İran'ın gelişmesini dizginlemek adına alınan önleyici tedbirlerden biri -ki bu senelerdir devam ediyor- ekonomik yaptırımlardır.

Washington'un yaptırım politikası tam anlamıyla etkili olmamıştır. İran'ın ekonomi sektörleri halen çoğunlukla kendi enerji kaynaklarına dayanıyor. Gelişigüzel devlet denetimi, kuşkulu denetim işlemleri ve benzeri nedenlerle enerji endüstrisinde İran yetersiz kalırken, tüm bu eksiklikler ve muhtemel engeller, enerji kaynaklarına olan talebin giderek arttığı Çin ve Hindistan gibi benzeri devletler için pek bir fark yaratmıyor.

Dolayısıyla da Tahran, ABD'nin uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisini, Çin ve Hindistan'la kurduğu sürekli gelişen ilişkiler sayesinde azaltabiliyor. Dahası, Çin örneğinde, İran'ın zayıflaması ve ABD'nin güçlenmesi şu anda Pekin'in çıkarlarına uymuyor; çünkü ABD'nin Orta Doğu ve Orta Asya'daki etkisini artırması, Çinli politikacılar tarafından, Çin'in bölgesel bir güç olarak büyüme planına karşı bir tehdit olarak algılanıyor. Bu jeopolitik çıkarlar,  esasen boru hatları ve Orta Asya'daki diğer altyapı yatırımları ile ilişkilidir.

Özet olarak, İran'daki yönetim, ABD'nin uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisini daraltan yüksek enerji talebi gerçeğinin farkındadır. Bu yüzden, Tahran için uzun vadede çözüm, arz ve talebin temel hesabında bulundu:  ABD yaptırımlarına aldırmaksızın, yüksek büyüme oranına sahip ve/veya hızla sanayileşen ülkeler (Çin ve Hindistan) ya da yerel hidrokarbon kaynakları olmayan fazla nüfusa sahip ülkeler (Batı Avrupa) 'terörizmle savaş'ı bir yana bırakıp İran ile ticaret yapacak. Ayrıca, oradaki petrol boru hattını hedefleyen isyankar taktik ile birlikte Irak'taki mevcut isyanın piyasalar üzerinde etkisi bulunmakta ve bu isyanın, rejimin doğası ya da ideolojik bağlılığı dikkate alınmaksızın, İran gibi ülkelerin petrol ve gaz pazarlayan ülkeler içinde VIP listesinde yer almasını sağlamaya devam edecektir.

İran'da yaklaşan seçimlerden ve onun nükleer silahlar konusunda kaydettiği endişe verici ilerlemeden etkilenen iki bölgesel ABD müttefiki, Türkiye ve Suudi Arabistan. Kağıt üzerinde her ikisi de, ABD müttefiki ve saygın etki alanları içinde 'terörizmle savaş'ın ateşli savunucusu.

Türkiye'nin İran'ın Nükleer Güç Olmasına Karşı Tepkisi

Türkiye'nin nükleer silahlarla donanmış bir İran fikrine tepkisi karmaşıktır. Türkiye, Soğuk Savaş yıllarını ABD'nin sağladığı nükleer şemsiye altında geçirmişti. Ankara için NATO, gelecek için çözüm olmak yerine geçmişin bir işareti haline gelmiş bulunuyor ve bu yeni tabloda nükleer güç olarak İran karşısında jeopolitik ve stratejik konumuyla Türkiye yararına bir durum ortaya çıkıyor.

Nükleer güç olarak İran'ın karşısında Türkiye nükleer araştırmalarda bulunmayacak; çünkü en azından şimdilik, İran'ın 'nükleer silah geliştirmesi'ni bunun için temel bir neden olarak algılamıyor. Fakat Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri -özellikle uzun zamandır beklenen AB üyelik müzakereleri aracılığıyla- İran'a yönelik politikalarını da etkileyecek. AB'yle ne kadar yakınlaşırsa, Birliğin içinde o kadar iyi bir konumda olacak.

Bu noktada, diplomatik kararların stratejik sonuçları söz konusudur. Sovyetler Birliği, Orta Asya'nın kontrolünü kaybettikten sonra Türkiye, belirsiz bir fırsatın umutlu ufukları diye Orta Asya Türki cumhuriyetlerine doğru bakmayı sürdürürken, Türkiye'nin siyasi fırsatları hala Avrupa ve ABD gibi Batılı devletlerce belirleniyor. Haziran'daki İran seçimlerinden hem önce hem de sonra olaylar ortaya çıktıkça ve İran'ın bir nükleer güç olarak inkar edilemez gerçekliği belirginleştikçe, Türkiye'nin İran politikası çok miktarda siyasi seçeneği içermek yerine bir tepkiye dönüşecektir. Bu bağlamda, AB'ye katılmak için mevcut çabalarının yanı sıra bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin değeri, ABD ve Avrupa bölgesel güvenlik uzlaşmasına karşı olan nükleer silahlara sahip İran karşısında kritik değişiklikler gösterecektir. Böylece, Türkiye'nin AB'ye katılma hedefi yalnızca bir dizi ekonomik öneriye değil, aynı zamanda nükleer güç İran'a karşı tercih edeceği tavıra da bağlı olacaktır.

Amerikan, İsrailli ve Avrupalı müttefiklerin güvenlik ve askeri endişelerini dengelerken Türkiye'nin, AB'ye giriş macerasının başarısı da, nükleer güç İran'a karşı stratejik pozisyonuna bağlı. Sonuçta, Türkiye'nin AB üyeliğine yönelik çabalarının ekonomik bileşenlerini de, nükleer güç İran'a ve onun destek sistemlerine karşı ne yapacağı belirleyecektir. 

Son olarak, İran'ın nükleer güç olması, Türkiye'nin iç politikasında önemli bir boyut teşkil ediyor. Milli Güvenlik Kurulu (MGK), AB'ye giriş için sunulan ön koşullarından birini, yani 'sivil otoritenin egemenliğini' tam anlamıyla tanımış olmasına rağmen, Türk milliyetçiliğinin temeli çok da derinde değildir. Türk milliyetçiliği, Türk askeri komuta yapısı ve Atatürkçü düşünceye bağlı laik Türkiye savunucularıyla desteklenen bir kavramdır.

İran'ın nükleer güç olarak yükselişi, en kötü durumda, MGK ve reform yanlısı ve İslami eğilimli Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) arasında bir iç sürtüşmeyi başlatabilir. Şu var ki AKP, AB'ye girmek için yoğun bir çaba içindedir.

Oysa MGK, bu reformların Atatürk'e karşı yapıldığını düşünüyor. Böylece Türk askeri liderliği, İran'ın direnciyle karşılaştığında, Erdoğan'ın partisi, milliyetçi Türk ordusunu bastırmaya çalışırken Avrupalıları da, Türkiye'nin daha sakin bir yaklaşım içinde olduğuna ikna etme çabasında olacaktır.

Bu ikilem, ola ki yaşandı, oldukça ciddi tehlikelere gebedir. Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında bölgesinde başlı başına bir güç olarak görülüyor. Aslında dış politikası gereği Orta Asya'ya yatırım yapmaya çalışırken, diğer yandan da içeride PKK/Kongra-Gel ile ilgili güvenlik endişelerini dengelemeye çalışıyor. Nükleer güç İran'ın yükselişi, Kuzey  Irak'ta bir Kürt gücünden korkan Türkiye ile Kürtler arasında zaten var olan gerilimi arttıracaktır.

Suudi Arabistan'ın Nükleer Güç İran'a Karşı Tutumu

İran'ın nükleer silahlara sahip olması karşısında Suudi Arabistan'ın nükleer bir güce dönüşmesi ekonomik faktörler nedeniyle değil, ama daha çok muhtemel siyasi problemler nedeniyle pek ihtimal dahilinde değildir. Türkiye gibi Riyad da, stratejik ya da orta menzilli nükleer teknoloji geliştirmek yerine, iç güvenlik politikalarına eğilmeyi yeğleyecektir.

Suudi Arabistan, nükleer teknolojiler geliştirmeyeceği için, alternatif yollar arayacaktır. Diğer bir deyişle, gizlice caydırıcı özelliği olan kimyasal silahlara yönelecektir. Şu sıralar mevcut iktidar, İslami kanunlara ters düşmeden vatandaşlarına reform konularını açıklamak durumundadır.

On ya da on beş yıl önce, nükleer güce dönüşmüş bir İran, Suudi Arabistan için önemli bir tehdit olabilirdi; fakat bugün güç dengesinde orta derecede bir değişikliğe sebep olabilir ancak. Bununla birlikte, bu tür bir değişiklik, ABD'nin yaptırımları ya da söylemi göz önüne alınmaksızın, İranlılara mevcut pazarlık konularında büyük bir avantaj sağlardı.

Nükleer güç İran ile ilişkiler ve ABD-Suudi Arabistan ilişkileri arasında kurulucak benzerlik, fiili bir Soğuk Savaş senaryosundan ziyade daha çok siyasi ve ekonomik paradigmalarda mevcuttur. Modern anlamda kimse, İran'ın faaliyetlerini ya da nükleer projesinin ardındaki anlamı çözmeye çalışır gibi görünmüyor doğrusu. Buradaki vizyon esasen, İsrail'in, bir Arap ya da Fars hegemonyasını önleme amaçlı dış politika stratejisine ek olarak, ABD'nin sürekli askeri tehditlerini hisseden bir İran'ın ulusal güvenlik gündemine kendilerini oturtmuş iç ve tarihi faktörlere dayalıdır.

ABD'nin aynı bölgesel çıkarları çerçevesinde Suudi Arabistan, Birleşik Devletlerin endüstriyel bağımlılığının büyük bir bölümünü oluşturan önemli miktarda enerji kaynağına sahiptir. 19. yüzyılda bilinen ABD hidrokarbon kaynaklarının sanal tüketiminden sonra, 11 Eylül sonrası dünyada Suudi Arabistan, 'terörizme karşı küresel savaştaki destekleyici müttefik' hattında yer aldığı düşünülen bir rolü muhafaza etmeyi sürdürüyor ve bu arada bunu mümkün olduğunca az yapmak için de bu ilişkiyi kullanıyor -hepsinin amacı, belirli ellerdeki gücü muhafaza etmek ve Vahabi ruhban sınıfının iktidarını dengelemektir. Birleşik Devletlerin gerçekten İran'ı işgal etmeye niyetli olduğu kesinlikle belirgin olmadığı sürece, nükleer güç İran bu 'realpolitik' dengeyi değiştirmez. 

Saldırgan ve Nükleer Silahlara Sahip bir İran'a Tepki

Suudi Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti, çıkarları nedeniyle nükleer bir güç olarak İran'ın manevi baskısı karşısında tehlikeli bir ikilemle yüzyüze gelebilir. Böylesi bir durumda Suudi Arabistan, İran'a bölgede sınırlı bir etki alanı bırakma olasılığıyla karşı karşıya kalır -ABD'nin

bölgesel çıkarlarına karşı güç dengesini bozacak olan potansiyel gelişmeleri geri püskürtmek için ABD'nin Suudi rejimine askeri yardım şansını da kesinlikle artıracak bir karar olur.

Bununla beraber Türkiye, nükleer silahlara sahip bir İran'dan yansıyan saldırgan bir tutum karşısında daha karmaşık bir ikileme düşebilir. Bu durumda Orta Asya devletlerinde siyasi, kültürel ve ekonomik rekabet yoğunlaşır -hem de etnik dokuya bakılmaksızın. Özellikle Orta Asya ile ilgili olarak

Türkiye, Devlet Başkanı Pervez Müşerref'in Pakistan'ı ile mevcut ilişkisini sıkılaştırarak özel bölgesel çıkarları dengelemeye kalkışabilir.

Türkiye, Irak'a Özgürlük Operasyonunun sona ermesinden bu yana Birleşik Devletler ile daha iyi ilişkiler kurmanınpeşinde. Nükleer güç İran'ın yükselişi bu yöndeki algılama, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin onarılması çabalarını hızlandırdı, hızlandırıyor da. Bu taktik, Türkiye'yi, İran'ın gelecekte oynayacağı nükleer kozuna karşı hazırlamakla kalmayacak, İran'a yönelik caydırıcı politika arayışlarını da gündeme getirecektir. Şu da var ki, nükleer güce sahip bir İran üzerinde, eski İran'a göre daha kolay bir caydırıcı etki yaratılamayacaktır.

Suudi Arabistan, kendi iç statükosunun yararına olacağından, mevcut tutumunu korumayı tercih edecektir. Nükleer silahları olan bir İran, Suudi monarşisinin çıkarınadır ve İslam Cumhuriyeti, Avrupa veya ABD ile dış ilişkilerinde herhangi değişiklik istemeyecektir.

Sonuç

Nükleer silahlara sahip İran, ABD ve İsrail'deki politika yapıcılar ve askeri liderler için bir risk yaratmanın yanı sıra Orta Doğu'daki güç dengesini de değiştirecektir. Suudi Arabistan ve Türkiye gibi kilit önemdeki bölge ülkeleri, İran konusunda zaman içinde çok daha tarafsız hale gelmişlerdir. Fakat bazı dengeler kalıcı olmaktan ziyade geçicidir.

ABD müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan'ın nükleer silahlara sahip İran'la 'tarafsızlıklarını' koruması, hem  kamuoylarının onayıyla hem de ABD'ye veya onun siyasi ve/veya ideolojik nedenlerle yürüttüğü 'terörizmle' savaşına 'çok yakın' algılanma korkusuyla ortaya çıkan bir seçenek gibi duruyor. Fakat İran'ın nükleer güce dönüşmesi halinde bu tarafsız tutum, ABD ve müttefiklerini, sabotajdan, en kötüsü de İsrail'in ABD bilgisi dahilinde yapacağı, doğrudan veya dolaylı olarak ABD askeri müdahalesine yol açabilecek bir askeri operasyona kadar tüm olasılıkları göz önünde bulundurmaya sevkedecektir. (The Power and Interest News Report'un (PINR) 28 Ocak 2005)


http://www.turksam.org/tr/a130.html
Arkadaşına Gönder 5468 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
49079 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
31741 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19053 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
17654 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
15975 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Gazze’ye Yardım Girişimi ve İsrail Saldırısının Soğukkanlı Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 2555 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.