30 Nisan 2009 akşamından itibaren Iraklı Şii liderlerden Mukteda el-Sadr’ın Türkiye’yi ziyaret edeceği duyuldu. Hatta Sadr’ın, halen ikamet etmekte olduğu İran’dan Türkiye tarafından “özel uçak” tahsisiyle getirtildiği bile ileri sürüldü. Sadr, Türkiye’ye aslında hiçbir “resmi” sıfatla gelmemektedir. Bu sebeple, yapacağı görüşmeler Türkiye’yi uluslararası ilişkiler açısından bağlayıcı da olamayacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı tarafından kabul edilir ve görüşme yapılır, sonra da bu görüşmeler ortak basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurulursa, o zaman “resmi bir görüşme değildi!” diyebilmek de mümkün olamaz...
Mukteda el-Sadr Kimdir?
Türk kamuoyu el-Sadr’ı, ilk kez ABD’nin 20.3.2003’te başlayan Irak müdahalesinden sonra, Necef’teki ilk Şii Arap-ABD kuvvetleri çatışması sırasında tanıdı. ABD işgal güçlerine karşı koyduğu ilk hareket sırasında, Irak’ın en yaşlı Şii ruhani lideri Sistani’nin ricası üzerine direnişe son vermişti. Ancak, daha sonra Irak’la ilgili “direniş” haberleri içerisinde Sadr ve 50.000-60.000 civarında olduğu belirtilen “Mehdi Ordusu” hakkında çok daha fazlası yazılmaya başlandı.

Sadr’ın dedesi, 1958’de Irak’ta kurulan siyasi partilerden “Şii Dava Partisi” kurucularından Ayetullah Muhammed Bakır el-Sadr olup, 1980’de Saddam Hüseyin’in Baas rejimi tarafından idam edilmiştir. Dede Sadr, aynı zamanda 1960’tan itibaren Şiiliğin en etkili isimlerinden biriydi. İslamiyet’i modern dünyaya taşımaya yönelik faaliyetleri sebebiyle de Irak dışında ilgiyle izlendiği ileri sürülmektedir. Bu özelliğiyle yani, bir bakıma Şiiliğin “entelektüel boyutunu” üstlenmesiyle ünlenen dede Sadr’ın, İran İslam devrimi Lideri Ayetullah Humeyni’nin isteği üzerine, İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasa taslağını hazırlayan kişi olduğu da iddialar arasındadır. Bakır el-Sadr öldürüldükten sonra Dava Partisi başta İran olmak üzere Irak dışında üslendi.
[1]
Dede Bakır el-Sadr’ın ölümünden sonra ruhani liderliği sürdüren Mukteda el-Sadr’ın babası Muhammed Sadık Sadr da, 1999’da rejim aleyhine vaazlar verdiği gerekçesiyle iki oğluyla birlikte Saddam Hüseyin’in Baas rejiminin istihbarat birimleri tarafından arabasında katledildi. Sadık el-Sadr’ın ölümü, dördüncü yerine geçen dördüncü oğlu Mukteda Sadr’a olan ilgiyi artırdı. Aslında “ulema” payesi olmasa da, hatta yaşı daha 30’lu yaşlarda olsa da, diğer Şii lider Sistani’nin suskunluk politikasına yürekleri isyan eden gençler Sadr etrafında toplandı. Sadr, işgale karşı tutumuyla etrafında oluşturduğu “Mehdi Ordusu”yla zaman zaman işgal kuvvetlerine güç anlar yaşattı. Kayınpederi de bir Ayetullah (Ayetullah Muhammed Bekir el-Sadr) olan el-Sadr’ın bir diğer özelliği de, Hazreti Hüseyin’in soyundan geliyor olmasıdır.
Sadr yanlısı Şiilerin Bağdat’a 5 km uzaklıkta ayrı bir şehri (Sadr Şehri) bile mevcuttur. Ağırlıklı olarak Bağdat, Necef, Kerbela ve Basra gibi nispeten Şii ruhani öğrencilerin ve ulemanın bulunduğu bölgelerde meskundurlar. Sadr, ABD kuvvetlerine direnişi 2006 ve 2007 içerisinde de gösterdi. Bu sebeple sıkışınca Ocak 2007 sonlarına doğru ABD kaynakları tarafından “İran’a kaçtığı” ileri sürüldü. Ancak, bu haberden kısa bir süre sonra Irak Başbakanı el-Maliki’nin Danışmanı el-Askari, tam tersine bir açıklamayla, “el-Sadrı’ın kaçmadığını, İran’ı ziyaret etmekte olduğunu” bildirdi. Buna rağmen Sadr’ın daha sonraları, Irak’a pek de öyle “elini kolunu sallaya sallaya” giremediği de bilinmektedir. Zaten bu olaydan kısa bir süre sonra, Mayıs 2007 sonlarına doğru, el-Sadr’ın “sağ kolu” diye bilinen Evaas el-Hafaci’nin de Basra havaalanında, İran’a kaçmak üzere iken İngiliz kuvvetleri tarafından yakalandığı duyuldu.

El-Sadr’ın Mehdi Ordusu, sadece işgal güçleri tarafından değil, 2008’in ilk aylarından itibaren merkezi hükümetin “silah bırakma” çağrısına uymadığı için, Irak güvenlik güçleri tarafından da sıkıştırılmaya başlandı. Mart-Nisan-Mayıs 2008 içerisinde Irak’ın güneyindeki Şii bölgesinde sert çatışmalar yaşandı. Ancak sonuçta, işgal güçlerinin desteğindeki el-Maliki hükümetinin kuvvetleri Mehdi Ordusu’nun üstesinden gelmeyi bildi. Ağustos 2008 içerisinde el-Sadr ile ilgili iki önemli gelişme duyuldu. Bunlardan biri; Mehdi Ordusu’nun artık silahlı bir kuvvet olmaktan çıkarak, o tarihten itibaren bir “sosyal dayanışmı örgütü” haline geleceği idi. İkincisi de el-Sadr’ın bizzat kişiliğiyle ilgiliydi. Sadr, İran’da 5 yıl daha kalarak, Şii ruhani lideri, yani “Ayetullah” ve hatta “Büyük Ayetullah” olmak için ulemaların tedrisinden geçecekti..
2008 yılı ortalarında, ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı Orgeneral Patreus’un Irak’ın iç güvenliğiyle ilgili olarak aşiret reislerine inisiyatif tanıyan girişiminin meyveleri alınmaya başlanarak, terör ve kargaşada önemli derecede bir düşüş yaşandı. Her ne kadar asayiş tam anlamıyla sağlanamasa da, artık yıllık 24-25 bini bulan sivil halkın kargaşadan ölümleri oldukça azalmıştı.
[2] Adına “Patreus Planı” denilen bu girişimin başarılı olmasının ardından ABD’nin Irak’tan çekilişiyle ilgili pazarlıklar başladı. Yani, anlaşma taslağı ve bunun imzalanması aşaması. Iraklı Sünni Araplar “Irak’ın tamamen bağımsızlığının taahhüt edilmesi” kaydıyla, anlaşmaya onay vereceklerini beyan ettiler. Şii lider Sistani de benzer düşüncedeydi. Başbakan el-Maliki ve bir diğer Şii Lider el-Hakimi de zaten aynı düşüncedeydi. Buna karşılık Sadr yanlıları ABD ile anlaşmaya kökünden karşıydılar. Yani onlara göre, işgalci olan ABD bir an önce “tasını tarağını toplayıp” Irak’ı terk etmeliydi. Muhtemeldir ki, Irak alt yapısına verdikleri tahribatın da Irak’a ödenmesinde diretiyorlardı…
275 kişilik Irak Meclisi’nde el-Sadr yanlısı 30 milletvekili bulunmaktadır. Bu gurup başlangıçta el-Maliki’nin koalisyon hükümetinde yer almışken, Temmuz 2007’de koalisyondan çekilmiştir. Bu tarihten sonra Irak Meclisi’nde en kuvvetli muhalefetin bu gurup tarafından yapıldığı görülmüştür. Özellikle ABD-Irak arasında imzalanan SOFA Anlaşması’nın Meclis’ten onay almaması için çok uğraşmışlar, yeni yasa teklifleri vermişler, hatta Mehdi Ordusu ile tehdit dahi etmişlerdi. Ama, başarılı olamadılar.
Sadr’ın önemli bir diğer özelliği de Irak’ın toprak bütünlüğü ile ilgilidir. Bu açıdan Kerkük’ün statüsü, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine askeri harekatı, petrol yasası gibi meseleler, aslında el-Sadr’ın önemli bulduğu hususlardır.
31 Ocak 2009 tarihli Irak mahalli Seçimleri sonucunda Bağdat’ta el-Maliki’den sonra ikinci sıraya yerleşen Sadr’ın “Hürler Gurubu”, özellikle kırsal alanda ve Şiilerin yoğun bulunduğu bölgelerde önemli bir “siyasi güç” olabileceğini göstermiştir. Her ne kadar mahalli seçimlerde dini motifler öne çıkarılmamış ise de, Aralık 2009 Genel Seçimlerinde Sadr yanlılarının tek başlarına ya da Şii koalisyonları ile ülkenin geleceğine yönelik lider kadrosunda yer almaları kaçınılmaz gibi görünmektedir.
Mukteda el Sadr Türkiye’ye Neden Geldi?
Özellikle ABD’nin Irak’tan çekilişi bir takvime bağlandıktan sonra, Irak-Türkiye, Irak-İran, Irak-Suudi Arabistan ve İran-Türkiye arasındaki üst düzey diplomatik ve devlet adamları ziyaret-görüşme trafiğinde baş döndürücü bir hız yaşanmaktadır. Bu gelişmenin temeli, aslında 2006 yılı sonlarındaki Baker-Hamilton Raporu ile atılmıştır. “Bölge ülkeleri ile işbirliği”ni öngören bu raporu her ne kadar Bush yönetimi başlangıçta “kulak arkası” etmişse de, “ABD’nin Irak’tan şerefli bir şekilde çıkışı” için gerekli bu rapora daha sonra uyulmaya başlanmıştır.
Irak’ın geleceğiyle ilgili karar alırken Türkiye, İran ve Suudi Arabistan faktörleri asla bir kenara bırakılamayacak kadar açıktır. Hatta buna kısmen Suriye ve Ürdün de dahildir. Bu sebepledir ki, ABD’nin Irak’tan çekilişiyle ilgili takvim belli olduktan sonra bölge ülkeleri içerisinde üst düzey görüşme ve ziyaret trafiğinde büyük bir artış başlamıştır. Mart 2009 içerisinde Tahran’daki Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)’nin 10. Yıl Zirvesi’nde Irak-İran ve Türkiye’nin Cumhurbaşkanları bir araya geldi. Bunu İstanbul’daki 16-22 Mart 2009 tarihli “Dünya Su Forumu”na Talabani’nin katılması ve Türk yetkililerle görüşmesi izledi. Talabani ayrıldıktan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yanında İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen olduğu halde Bağdat’ı ziyaret etti. Yanında hem güvenlikten sorumlu, hem de Irak’ın yeniden yapılanmasında ve karşılıklı ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde rol oynayacak bakanlar bulunuyordu. Bir süre sonra İçişleri Bakanı yeniden Irak’a gitti. Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız da bu trafiğe sık sık dahil olmakta ve Irak Silahlı Kuvvetlerinin yeniden yapılanmasıyla ilgili çalışmaları Türkiye tarafı olarak yakından yürütmektedir.
Türkiye ile bir kısmı yukarıda özetlenen Irak-Türkiye üst düzey görüşmeleri Dışişleri Bakanları arasında da ve üstelik “takip edilemeyecek” derecede sık yaşanmaktadır. İran-Irak üst düzey görüşmeleri ise, sadece cumhurbaşkanları ve başbakanlarla sınırlı kalmamakta, bunlara ilaveten Meclis başkanları ve ruhani liderlerin ziyaretleriyle de zenginleştirilmektedir.
İşte böylesi bir trafik içerisinde el-Sadr da Ocak 2007’den beri kimine göre “sığındığı”, kimine göre de gönüllü olarak “ikamet ettiği” İran’dan Türkiye’ye “resmi olmayan” bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Sadr’ın ziyaretinde öne çıkan hususlarda kuşkusuz şu hususlar ön planda olacaktır: (1) Kerkük’ün statüsü: Bu konu halen çözümlenmemiş olup, BM’de bir ay içerisinde konuyla ilgili bir sonuç alınması beklentisi mevcuttur. Bu konuda Türkiye ile Sadr’ın görüşlerinin örtüştüğünü söyleyebilmek mümkündür. (2) Irak Petrol yasası: Bu konu her ne kadar Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmese de, Kerkük’ün statüsü sebebiyle gene Türkiye’nin gündemi içerisindedir. Bu konuda da iki tarafın görüşlerinin örtüştüğü söylenebilir. (3) Türkiye’nin PKK’ya karşı Irak’ın kuzeyinde yaptığı askeri harekat: Bu konuda Sadr’ın yaklaşımı, tıpkı işgal güçlerine karşı olduğu gibi, Türkiye’nin de askeri harekatına karşı idi. Ama “meşru müdafaa” hakkını kullanan Türkiye’ye Sadr’ın fazlaca bir şey söyleyemeyeceği değerlendirilmektedir. Olsa da zaten Türkiye bunu dikkate almayacaktır.
.
(4) Aralık 2009’da yapılacak Genel seçimlerle ilgili olabilir ve Türkiye’den, Irak’taki Türklerin (Irak Türkmen Cephesi gibi: ITC) bu seçimlerde Sadr gurubunu desteklemesi istenebilir. Bu konuda da söz verilmesi söz konusu değildir. Ancak, Iraklı Türklerin (Türkmenler) geleceği açısından konu daha sonra ITC ile birlikte ele alınabilir. (5) ABD ile Sadr arasında Bush yönetimi sırasında gerçekleşen karşılıklı muhasamatın giderilmesi yolunda Türkiye’den “arabuluculuk” yapması istenebilir. Bu konuda da Türkiye’nin arabuluculuk yapmasında zarardan çok yarar görülmektedir. (6) Sadr, Türkiye’den, Türkiye’ye yakın Şii guruplarının kendisini Irak’ın “Şii Ruhani Lideri” olarak kabul etmeleri konusunda destek vermesini isteyebilir.
Sonuç
Her ne kadar el-Sadr Irak’ta ABD kuvvetleri tarafından “aranan” biri ise de, Filistin’deki Hamas kadar da bir ülkenin “terörist” olarak adlandıramayacağı özellikler taşıyan, Irak’ta özellikle Sistani’den sonra Şii Ruhani lider olmaya en yakın adaylardan biridir. Zaten Obama yönetiminin gerekirse “Taliban ile bile görüşürüm” dediği dikkate alınırsa, el-Sadr ile görüşmekte bir sakınca olacağı düşünülmemektedir.
Bu yazının yazıldığı sırada, Sadr’ın Başbakan R. Tayyip Erdoğan’la Başbakanlık konutunda iki saat görüştükleri haberi alındı. Bu görüşmelerin karşılıklı görüş alışverişi yanında, Irak’ta örtüşen çıkarlar açısından yararlı bile olacağı değerlendirilmektedir. Ancak, el-Sadr’ın hiçbir “resmi” sıfatı bulunmadığı da dikkate alınırsa, elle tutulur bir sonuç alınması da mümkün değildir. Yani kağıda yazılamayan, sadece ağızdan çıkan sözlerle iktifa edilmiş olacaktır. Başbakanla yapılan görüşme sonunda olduğu gibi, diğer görüşmelerin de, ortak basın açıklaması haline dönüşmesi beklenmemektedir. Sonuç itibariyle bağlayıcı olmasa da, bilinen haliyle bu ziyaret, Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı ve gelecekte Şii dünyası üzerindeki etkisi açısından yararlı olarak değerlendirilebilir.
[1] Dava Partisi’nin ileri gelenlerinden Muhsin el-Hakim’in oğlu Muhammed Bakır el-Hakim, Dava’dan ayrılarak Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi ( IİDYK)’ni kurdu. İşgalden sonra başbakanlık yapan İbrahim Caferi de, aynı partinin çalışmalarını 1984’ten itibaren İran’dan başak ülkelere (Suriye, Suudi Arabistan ve İngiltere gibi) kaydırmıştı.
[2] 2009’ad da 1 Mayıs itibariyle sivil ölümleri 355’tir.