Üye Girişi | Yeni Üyelik
   16 Mart 2010 Salı
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Avrupa Birliği
Amerika
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Silahsızlanma Çalışmaları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Barış Manço Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
İran’ın “Devrim”in Kucağına Dönüşü
17 Haziran 2009 İran [10] [12] [14] [16]
Levent Ersin Orallı


Hakkında - Arşivi

Siyasal iktidarın halk tarafından demokratik yollarla seçilmesi, seçilen liderlerin gerçek iktidarı kullanma zaruretini beraberinde getirmektedir. Vatandaşların karar alma mekanizmaları üzerindeki etkin denetimleri ve demokratik sistemin özünü oluşturan kitlelerin temsili ilkesi, seçmen eğilimlerinin anayasal güvence altında ifade bulmasıyla hayata geçmektedir. Bu noktada kamusal yaşamın erdemlerinden biri olan demokratik anlayış, siyaset literatüründe geçiş süreçlerini, halk hareketlerini ve ideolojik sapmaları beraberinde getirmektedir.
 
Siyasi erdemin ve siyasette açıklığın yansıması olarak beliren, demokrasilerce seçilmiş karar verme noktasındaki kişilerin, topyekün olarak iktidarı kullanamadıkları, sürekli bir denetime tabi oldukları ve zımnen iktidar üzerinde kısıtlamaların varolduğu sistemlerde yönetim organizasyonu, toplumdaki diğer gruplarla paylaşılmaktadır. Demokratik olmayan usüllerle seçilmiş ya da atanmış bir grubun ya da bir zümrenin, halk tarafından seçilmiş iktidarı, iktidarını kullanma noktasında sınırsız bir şekilde etkileyebildiği bir sistemin demokrasi olarak adlandırılması, sistemin istikrarlı bir şekilde işlediğine bağlı olmaksızın, kabul edilmesi güç bir olgudur. Toplumun sosyo-politik yapısı, geleneksel tutum, ekonomik gelişmişlik düzeyi ve uluslararası etkileşim parametreleri, demokrasinin yayılmasında ve gelişmesinde başlıca öncüller olarak belirmektedir. Bu öncüller yukarıda değinildiği şekliyle demokrasinin işleyişini de şekillendirmektedir.
 
Demokrasinin yayılmasının en büyük destekleyicisi, zaman zaman da sağlayıcısı noktasındaki Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Soğuk Savaş’ın ve iki kutuplu sistemin neticelenmesinin ardından, bu parametreler üzerinde en etkin denetim gücüne sahip ülke konumuna gelmiştir. ABD’nin mevcut denetleme niyetinin altında ise, demokrasiye mahkûm olması ve rejiminin “demokrasi ihracı” üzerine kurulmuş olması yatmaktadır. Küresel anlamda demokrasinin geleceği, ABD adına özel bir önem taşımaktadır. Devlet olarak benimsenmiş görünen bu politik tercih, “Amerikalılık” olgusunun millet çağrışımını beraberinde getirmiyor olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer milletler, siyasal sistemlerinde değişikliklere gidebilirler, demokrasiyi bir tercih olarak değerlendirip, toplum dinamiklerinin yönelimi doğrultusunda farklı eğilimlere yönelebilirler; ancak, ABD’nin böyle bir seçeneği yoktur.[1] Bir millet olarak kimliği onun liberal ve demokratik değerlere bağlılığından ayrılamaz, ülkedeki farklı milletlerden insanları birbirine yaklaştıran yegâne unsur “demokratik teamül” olarak öne çıkmaktadır. Bu noktada demokrasi için elverişli ortamın gelişmesinde ABD’nin özel bir menfaati ve zaruri bir yaklaşımı vardır. ABD için hürriyet, istikrar ve barış demokrasinin geleceğine bağlıdır.
 
ABD’nin Orta Doğu coğrafyasına yönelik olarak şekillendirdiği projeksiyonda, Orta Doğu’da toplumun desteğini alan, mümkünse halk hareketi neticesinde şekillenen demokratik rejimlerin teşekkülü, bölgede mevcut olduğu iddia edilen kimyasal ve biyolojik silahların imha edilmesi, nükleer silahlanmanın önüne geçilmesi ve neticesinde İsrail’in istikrarlı bir yapı içerisinde güvenliğinin sağlanması bulunmaktadır.[2] 20 Mart 2003 tarihinde Irak’a yapılan askerî müdahaleyle fiiliyata dökülen süreç, bölgedeki tüm ülkeleri hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, yeniden yapılanmacı bir paradoksa sürüklemiştir. Irak’ın ardından, Şer Ekseni ülkeleri arasında gösterilen,[3] küresel teröre destek verdiği iddialarıyla gündemden düşmeyen ve nükleer tehdit olarak işaret edilen İran, hedefteki ülkeler menziline dahil edilmiştir.
 
Siyasal sistemin temelini ve işleyişini, İslamcı köktencilik olarak da nitelendirilen, Şii yorumdan alan İran’da, Şia ideolojisi dine hem kamusal hem de özel alanı belirleme gücü vermektedir.[4] Siyasi sistemin, dinî teamülleri yaşamın bütün alanlarına yaymak üzere biçimlenmesi ve İslamî yorumun siyasi disiplin mekanizması halinde işlerlik kazanması İran’da 1 Nisan 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla kimlik kazanmıştır. Köktenci hareketlerin hemen hepsinde olduğu gibi, İran rejimi de siyasal katılımı belirli dinsel inanç mensuplarına hasretmesi itibariyle demokrasinin güncel yorumundan ayrılmaktadır.
 
Dünyayı geniş manada etkileyen dördüncü devrim olma özelliğini taşıyan İran İslam Devrimi ile laik bazlı ilkelerin üzerinde şekillenen ve milliyetçi söylemleri öne çıkaran monarşik yapı, yerini ulema sınıfının hâkimiyeti üzerine kurulu ve ümmet ideolojisiyle hareket eden teokratik bir yönetim biçimine bırakmıştır. Bu noktada belirtmekte fayda vardır ki, İran devrimi Fransız, Sovyet ve Çin devrimlerinden örgütsel bir yapıya sahip olmaması noktasında ayrılmaktadır. İslam devrimi karizmatik bir liderin etrafında şekillenmekle birlikte, geniş halk yığınlarına dayanan bir hareket olmaktan ziyade, Cami-pazar-medrese ve ulema bileşkesinin ortak hareketi etrafında vücut bulmuştur.[5]
 
“Biz devrimi dünyaya ihraç etmeye çalışmalıyız. İhraç etmediğimiz devrim fikrini bir kenara bırakmalıyız, çünkü İslamiyet çeşitli Arap ülkelerini farklı bir şekilde düşünmez. İslamiyet tüm ezilmiş dünya halklarının destekleyicisidir.”[6] Humeyni’nin devrim ihracını devletin dış politikasının temel ideolojisi olarak açıklamasına paralel olarak, İran’ın komşularıyla ilişkileri ve yönetim modeli tüm boyutlarıyla tartışmaya açılmıştır. Dış ilişkilerinde açık ve yayılmacı bir yapının teorisinin oluşturulduğu ideolojik eksen, gerek bölgesel gerekse küresel platformda aldığı tepkiler itibariyle içine kapalı bir yapıya meyil vermek durumunda kalmış ve ihraç edemediği rejimini kendi içinde sorgulamak noktasına sürüklenmiştir. 11 Şubat 1979 devrimiyle birlikte halk hareketleri metoduyla devrimler yaratmayı ve ümmet anlayışı ekseninde yönetimlere öncülük etmeyi tasavvur eden İran, bugünkü konjonktürde dış baskılara karşı koymanın hesaplarını yaparken, ülke içindeki hareketlenmeleri de dizginlemek yüküyle karşı karşıyadır.
 
Dini liderlerin devlet mekanizması üzerindeki mutlak hâkimiyeti, görünürde birçok demokratik unsuru içerisinde barındıran İran’da, atanmışlara halk tarafından seçilmişlerin her hareketini kısıtlama yetkisini vermektedir. Siyasal yapılanmaların içerisindeki demokratik olmayan otorite yapıları, demokrasiye bağlı siyasi liderlerin olmayışı, Gözetici Konsey, Maslahat Konseyi ve Milli Güvenlik Konseyi gibi yapılanmaların dinî liderin himayesi etrafında teşkilatlanmış ve çoğulculuğun önüne geçebilecek yetkilerle donatılmış olmaları[7] ve 177 maddelik İran Anayasası’nın, İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarını belirleyen Velayet-i Fakih etrafında şekilleniyor olması, teokratik bir rejimi beraberinde getirmektedir.[8] Teokratik rejimin pratikte görülen uygulamalarıyla birlikte, İran küreselleşme sürecinin dışında, bu ekonomik ve kültürel yeniden yapılanma dönemini dengeleyici unsurlardan biri konumunda bulunmaktadır.
 
ABD’nin ulusal güvenlik algılamasının küresel bazda siyasi modeller yaratmaya meyletmesinin, Orta Doğu coğrafyasında yaşanan rejim ayrıştırması metodunun İran’a tezahürünün ve bu paralelde ABD’nin İran’da rejim üzerinden izleyebileceği politikaların araçlarının irdeleneceği çalışmada, İran’da siyasi sistemi reforme etmek felsefesiyle yola çıkan grubun siyaset sahnesinden çekilmesinin İran’a yansımaları değerlendirilecektir. Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimleri neticesinde oluşan yeni tablonun İran üzerindeki muhtemel etkileri özel bir başlıkla ele alınacak olup, ABD’nin manipüle ettiği demokratik teamüllerin İran’da yaşam sahası bulma ihtimali, çalışmanın ruhuna yansıtılacaktır.
 
ABD’nin Halk Hareketleri İhracının İran’daki Yaşam Sahası
 
Demokrasinin yaşam sahası bulması konusunda en büyük dış aktör olarak kendisini hissettiren ABD, dönemsel olarak iç dinamiklerin destekleyicisi olarak öne çıkarken, coğrafyanın ve konjonktürün müsait olduğu noktalarda sürece bizzat dahil olarak ülkelerde demokrasinin teşekkülü adına faaliyetlerde bulunmuştur. 1978 yılında Dominik Cumhuriyeti kıyılarına Amerikan savaş gemilerinin yollanması, 1983’te Honduras’a ve 1984’te Bolivya’ya askerî müdahalede bulunulması, 1983’te Grenada’nın ve 1989’da Panama’nın istilası, yine 1984 ile 1987 yılları arasında Filipinler ve El Salvador’da askerî eylemlere bizzat dahil olunması, ABD’nin küresel ölçekte demokrasiyi hayata geçirmek için sürece silahlı kuvvetleriyle bizzat dahil olduğu vakalardır.
 
1980 öncesinde Portekiz Sosyalist Partisi’ne demokratikleştirme yolunda destek verilmesi, 1980’li yıllarda Polonya, Macaristan, Filipinler, Arjantin, Peru ve daha birçok ülkede, 1990’lı yıllarda ise Nikaragua, Meksika, Güney Afrika ve Nepal’de demokrasi adına iç dinamiklerin desteklenmesi vakaları ise, Amerikan değerlerinin ülke halkına maledilecek şekilde devşirilmesi ile yaşam sahası bulmuş dönüşüm projeleridir.[9] Güncel söylem itibariyle, demokrasiyi talep eden halk hareketlerinin, ortaya çıkarılması, yönlendirilmesi ve desteklenmesi basamaklarında etkin roller oynayan ABD menşeli mekanizmalar, bu rollerine hukuki bir zemin yaratabilmek ve uluslararası kamuoyunun desteğini alabilmek adına demokratikleştirme sürecinin terörü engelleyici bir fonksiyonu olduğuna dikkat çekmeyi bir yol olarak benimsemişlerdir.
 
Etki sahasını genişletmek adına demokrasileri teşvik eden ABD, arka bahçesi dahilinde demokratik yönetimlerin devrilmesi girişimlerine de set çekerek, rejim muhaliflerini bastırmış, rejim karşıtı görüş sahiplerini terörizmle ilişkilendirmiş ve demokrasi lehinde küresel entellektüel ortamın güçlendirilmesinde ipleri eline almıştır. 1980’li yıllar boyunca Güney Kore’de, Ekvator’da ve Uruguay’da mevcut demokratik yönetimlere karşı beliren darbe girişimleri ABD’nin müdahalesiyle engellenmiştir. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Bloku’nun çevrelenmesi doktrinine katkıda bulunan demokratikleştirilmiş rejimler, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Doğu Avrupa ülkeleri için bir çığ etkisinin pekiştiricisi olmuş ve demokrasiye geçiş süreçlerinin, Romanya haricinde, kansız bir şekilde ve halk hareketi neticesinde gerçekleşmesine katkıda bulunmuşlardır.[10] ABD’nin halklarını eşit ve özgür olarak nitelendirdiği, demokrasiyi benimsemiş ülkelerin, liberal ekonomik model dahilinde kalkınma hamlesine girişmiş olmaları ve bu paralelde küreselleşme sürecine hızlı bir şekilde adapte edilebilecekleri kurgusu, Soğuk Savaş sonrasında da ABD’nin özgürleştirdiği ülkeleri kendi mahiyetinde küreselleşme sürecine katma çabalarına sahne olmuştur. Nihayetinde, ABD’nin ulusal çıkarları çerçevesinde oluşturulan ulusal güvenlik stratejileri, demokratlaştırmaktan ve küreselleştirmekten güç alarak global bir yayılma stratejisini içselleştirmeyi kendisine hedef olarak saptamıştır.
 
Bu çerçevede Kasım 1992 seçimleri ile başlayan Bill Clinton döneminde ABD’nin ulusal güvenlik stratejisi, ülkenin güvenliğinin artırılmasını, dünyada demokrasinin ve insan haklarının geliştirilmesini hedef olarak benimsemiştir. Serseri devlet sıfatı atfedilen ve hukuk dışı olarak nitelenen İran, İsrail’e karşı oluşturduğu potansiyel tehlike sıfatıyla, uluslararası terörizme kaynaklık ettiği iddiasıyla ve elinde bulundurduğu iddia edilen kitle imha silahları ile ABD’nin söylemlerinde anlam yüklediği ülkeler arasında yer almıştır.
 
 
“Yeni bir tehlike ve fırsat döneminde, başlıca amacımız, pazar ekonomisine dayalı demokrasilerin dünya içerisindeki yerlerini geliştirmek ve onları kuvvetlendirmek olmalıdır. Soğuk Savaş sırasında, özgür kurumların yaşamasına yönelen bir tehdidi sınırlandırmak peşinde olduk. Şimdi, o özgür kurumlar altında yaşayan ulusların içinde bulunduğu çemberi genişletmek istiyoruz. Çünkü, bizim düşümüz, dünyadaki her kişinin fikir ve enerjisini, birbiriyle işbirliği yapan ve barış içinde yaşayan başarılı demokrasiler dünyasında ifade edilebileceği bir gündür.”[11]
 
1979 İslam devrimi neticesinde gerilen ABD-İran ilişkileri, Amerikan bankalarında muhafaza edilen İran fonlarının dondurulması ve 4 Kasım 1979’da başlayan ve 444 gün süren rehine krizi neticesinde 1980 yılında kopmuştur ve bu tarihten itibaren ABD, İran’ı küresel platformdan izole etmeye yönelik bir politikayı yürürlüğe koymuştur. Bu paralelde, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’nda öncelikle örtülü olarak daha sonradan açık bir şekilde Irak’ın desteklenmesi ve İran rejimine yönelik baskıların artırılması, ABD’nin İran rejimi hakkındaki düşüncesinin hayat bulduğu sahalar olarak nitelendirilebilir.
 
Clinton dönemiyle birlikte İran’ın dönüştürülmesi projesinin diplomatik yaptırımlar metodu etrafında şekillendiği görülmektedir. Bu dönemde demokrasiyi ve tam liberal ekonomik rejimi İran’a adapte etme girişimleri tehditkar bir yöntemle, 1995 Mayıs ayında İran’a yönelik ekonomik ambargo kararnamesiyle başlatılmıştır. “Çifte Çevreleme Politikası” çerçevesinde ekonomistlerce incelenen bu ambargo programının, İran’a olan olumsuz etkisi tartışmaya oldukça açık bir konu olarak tespit edilmiştir.[12] Clinton döneminde alınan bu karar İran üzerinde olumsuz bir etki doğurmamış, ABD’nin başat olduğu pazarlar Avrupa ülkeleri tarafından paylaşılmıştır. Avrupalı sermayedarlar bu konuda Clinton’a müteşekkir gözükmektedirler. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri adına yetmiş milyonluk İran pazarında tek rakip Japonya olarak kalmış ve kar dağılımından daha büyük paylar elde edilmiştir.[13]
 
Clinton sadece ABD’nin politikalarını belirlemekle kalmamış, İran’la ilişki içerisinde olan devletleri de etkilemeyi başarmıştır.[14] 1995’te Japonya, İran’da Karun Nehri üzerinde baraj yapımı için vermeyi taahhüt ettiği kredilerin 450 milyon Dolarlık ikinci dilimini dondurmuş; Çin, Eylül 1995’te İran’a iki adet nükleer reaktör satmaya ilişkin prensip anlaşmasını askıya almıştır. 1996 yılında ABD, İran üzerindeki ekonomik baskısını coğrafi anlamda genişletmiştir. Ukrayna, Kasım 1996’da uranyum dönüştürme cihazı satışını ABD’nin baskısıyla iptal etmiştir. Aynı şekilde Güney Afrika ile İran arasında yapılan 15 milyon varil ham petrol satışı da Güney Afrika tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir. Ambargonun boyutları yine bu dönemde 1996’da Amato yasasıyla genişletilmiştir.
 
İran’ın, doğal gaz dağıtım ağının genişletilmesine yönelik olarak Total ile 1997’de imzaladığı 2 milyar Dolarlık ve 1999 Martında İtalyan ENI ve Fransız Elf şirketleriyle petrol arama konusunda imzaladığı 1 milyar Dolarlık sözleşmeler, de’Amato yasasının beklenen ekonomik etkiyi sağlamaktan uzak olduğunu ortaya koymaktadır.[15] Üstelik Clinton’un bu ambargoyla hedeflediğinin, İran’da bir rejim değişikliği gerçekleştirmek olduğu düşünülürse, kısa vadede bu politikanın bekleneni vermekten ne denli uzak olduğu ortaya çıkmaktadır.[16]
 
Clinton tarafından Orta Doğu barışının önündeki engellerden biri olarak nitelendirilen İran, aynı zamanda İsrail’in ortadan kaldırılması için çaba harcayan bir devlet olarak değerlendirilmiştir.[17] Siyasi platformda da İran’ın üzerinde baskısını arttıran ABD, teröre verdiği desteği kesmesi yolunda İran’a ültimatomda bulunmuştur. ABD, Orta Doğu’da barışın önünü açmak adına İran’ı uluslararası platformda da sıkıştırmış ve İslam Konferansı Örgütü üyelerini de bu çabasına dahil etmeye çalışmıştır. İran’ın reformist Devlet Başkanı Muhammed Hatemi’nin başkanlığında, Aralık 1997’de Tahran’da düzenlenecek İslam Konferansı Örgütü Zirvesi’ni başka bir ülkeye kaydırma ve bazı ülkelerin Konferans’a katılmasını engelleme çabasında olan Clinton, bu konuda başarısız olmuş ve zirve Tahran’da gerçekleşmiştir. Bu dönemde İran’daki insan hakları ihlallerine ve nükleer silahlanmaya dair de tedbir alma gayreti gösterilmiş ancak, bu konularda bazı kimyasal maddelerin satışının azaltılmasını başarmaktan daha fazla adım atma imkânı olmamıştır.
 
“İran’ı tecrit etme politikası” uygulayarak bir rejim değişikliğini amaçlayan, bunun yolunun da öncelikle İran’da liberalizasyonu hayata geçirerek ülkeyi küreselleşme sürecinin içerisine çekmekten geçtiğini düşünen ABD, bu tutumunda başarılı olamamış; ancak, İran’da 23 Mayıs1997 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini reformist lider Muhammed Hatemi’nin kazanmasında pay sahibi olmuştur. İran, Hatemi’yle birlikte dünyayla olan ilişkilerini geliştirmiş ve ABD’nin tecrit politikasında kullandığı bazı devletleri yanına çekmeyi başarmıştır.[18]
Haşimi Rafsancani yönetiminin, kültürel ve siyasal alanda devrimin geleneklerini korumayı hedef olarak benimsemesi, İran’da toplumsal ve siyasal alanda bir baskıyı gündeme taşımıştır. İzlenen özelleştirme politikalarının halkta yoksulluğa sebebiyet vermesi, devletin içine kapalı tutumundan yararlanıp buradan rant elde eden zengin bir sınıfın ortaya çıkması ve ülkenin dış dünyadan giderek tecrit edilme noktasına sürüklenmesi İran’da reformist kanadı iktidara taşımıştır.
Muhafazakar söylemin gerek Velayet-i Fakih noktasında ve tüm denetim mekanizmalarında gerekse Cumhurbaşkanlığı makamında bulunması, İran’ı uluslararası kamuoyu nezdinde de sıkıntıya sokmuş ve halkın kültürel ve siyasi talepleri doğrultusunda ipleri nispeten gevşetecek bir yönetim anlayışı özellikle Avrupa ülkelerinin talep ettikleri bir anlayış olarak öne çıkmıştır. Reform yanlısı bir yönetimin ABD’nin baskıları karşısında savunulmasının nispeten kolay ve rasyonel olacağı düşüncesi, diplomasiyi araç olarak kullanma temel felsefesiyle hareket eden Avrupa ülkelerinin İran’da yönetim tercihini ortaya koymak adına önemlidir.
Özgürlük, bağımsızlık, sivil toplumla diyalog, çoğulculuk gibi Amerikan menşeli kavramları seçim vaadlerinde kullanan ve Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezine karşılık, ABD ve Batı dünyası ile birlikte hareket etmek adına “Medeniyetler Diyaloğu” tezini ortaya atan Hatemi, Anayasayı millî misak belgesi olarak değerlendirerek, siyasal özgürlüğün kurumsallaşması adına çalışacağını deklare etmiştir.[19]
“Tabanda baskı, tepede pazarlık” siyasasının güdüldüğü reform sürecinde temel hedef, siyasi gelişme projesinin tabandan gelen isteklere paralel bir doğrultuda ilerletilmesi olmuş ve bu paralelde tabanın laik ve çağdaş bir devlet isteğine sahip olduğu vurgulanarak “dinsel demokrasi” tezi geliştirilmiştir.[20] 1979 İslam Devrimi’nin ardından ılımlı İslam tezinin ortadan kalkması,[21] İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması ve laik yapının telefuz edilmemesine paralel olarak rejim ihracı politikasının izlenmesi,[22] ABD’nin birincil olarak tehdit algıladığı unsurları oluşturmakta ve demokrasinin İran’da teşvikinin altında devrim sonrası yapıyı silmek yatmaktaydı. Hatemi’nin söylemleri, izolasyona uğramış İran adına, tabanda destek bulmuş ve bu dönemde açılımcı bir dış politika izlenerek siyasi sistemde gerçekleştirilmek istenen reformlara bir meşruiyet kazandırmak gayretine girilmiştir. Hatemi’nin ve reformistlerin temel çabası, anayasayı yürürlüğe sokmak ve demokratik, çoğulcu cumhuriyet rejimini yaşama geçirmek olarak belirmiştir.[23] Bu reform çabaları ABD’nin İran’a dayatmaya çalıştığı rejimin, temel niteliklerini ve dış politika anlayışını da içermekteydi.
Hatemi iktidarı ile başlayan yakınlaşma süreci ABD ile İran arasındaki buzların erimesine doğru meyil kazanmış ve Hatemi’nin izlediği dış politika ABD tarafından, özellikle Clinton iktidarının son döneminde, takdirle karşılanmıştır. Bu yakınlaşmaya paralel olarak Hatemi’nin Washington’u ziyareti ve bir takım Amerikan şirketlerinin ambargoya rağmen İran’la mal alış-verişine girmeleri, İran-ABD ilişkilerinde devrim sonrası yaşanan sıkıntılı dönemin aşılma noktasına geldiği yönünde öne çıkan emarelerdir.
Mevcut yumuşama ortamına paralel olarak, İran pazarını Avrupa ülkelerine kaptıran Amerikalı ihracatçılar, Kasım 2000 seçimlerinde işbaşına gelen Cumhuriyetçi George W. Bush döneminde seslerini yükselterek, mevcut yapının İran’a değil, ABD’ye zarar verdiğini dile getirmişlerdir. Bush’un, ambargonun uygulanması konusunda yumuşak bir tutum izlemesi ve sermayedarların talepleri doğrultusunda bir karar vermesinin beklendiği dönemde gerçekleşen 11 Eylül 2001 terörist saldırısı, ABD’de ekonomik değil, siyasi bir tutum değişikliğine sebep olmuş[24] ve ABD’yi terör yuvası olarak nitelendirdiği coğrafyalarda askerî operasyona itmiştir.
İran-ABD ilişkilerinde İran’da reform yanlısı grubun kullandığı argümanların boşa çıkartılması ve reformistlerin söylem noktasındaki dirençlerinin kırılması, 11 Eylül saldırısıyla başlayan uluslararası terörle mücadele döneminde kimlik bulmuştur. İslamî gelenekler ışığında, Batı karşıtlığından uzak, demokratik ve nispeten liberal bir rejimi tanıtma ve karşılıklı ilişkileri geliştirerek İran’ın izole edilmişliğini tam anlamıyla ortadan kaldırma projesi olarak, reformcu Devlet Başkanı Hatemi tarafından ortaya koyulan “Medeniyetler Diyaloğu” tezi gündemden düşmüş ve ABD, yeni kanallar yaratmak suretiyle, İran’ı Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde tasarladığı sisteme adapte etmenin yollarını aramaya başlamıştır.
Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde Afganistan ve Irak müdahalelerinin ardından gözlerin üzerine çevrildiği İran’ın, hangi ölçütler dahilinde hedef skalasında olduğunu ortaya koymakta ve bu süreç içerisinde İran’ın iç dinamiklerine biçilmesi muhtemel rolleri tartışmakta, ABD’nin müdahil olma ve şekillendirme gayreti güttüğü dönüşüm sürecinin net bir şekilde anlaşılması adına fayda vardır. Bu noktada, İran’ın mevcut rejimi ve potansiyeli itibariyle, Orta Doğu coğrafyasındaki rolünün ele alınması ve Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılması ekseninde İran’ın konumu, öncelikle irdelenmesi gereken konular olarak karşımıza çıkmaktadır.
Büyük Orta Doğu Projesinin İran’a Maliyeti
 
İki kutuplu sistemin sona ermesinden sonra tarihte yaşanan en ciddi kırılma noktası, 11 Eylül 2001’dir. Bu tarihte Amerikan savunmasının merkezî ve Batılı müttefiklerin güvenlik politikalarının belirleyicisi konumundaki Pentagon’a ve global ekonominin kalbi Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik olarak girişilen terörist eylemler, gerek küresel ölçekli Amerikan politikası açısından, gerekse bu politikaya muhatap olacak dünyanın geri kalan ülkeleri için bir “milat” olarak belirmiştir.
 
Bu milat ile, Amerikan dış politikasında rejim değişikliği teşvikinin temel gerekçesi olan Sovyet tehdidinin ortadan kalkması neticesinde dayanaksız hale gelen uluslararası istikrar için demokrasi ihracı söylemi, kendisine yeni bir “öteki” yaratma fırsatı yakalamıştır. Soğuk Savaş döneminde “öteki”leştirilen Sovyet rejiminin yerine yaratılacak öteki kavramının içerisi ABD’nin “ulusal çıkar” kavramı etrafında şekillenmiştir ve 20 Eylül 2002 tarihli yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ile ABD, “terörizm”in uluslararası camia ve Batı kampı için yeni “öteki” olduğunu deklare etmiştir. Karşı karşıya olunan güvenlik sıkıntısının kaynağında kökten dinci terörizm olduğu tespitinin tek taraflı olarak yapılmasının ardından, terörün temel sebebi olarak, demokrasi eksikliği, otoriter yönetim, özgürlük ve fırsat eşitliğinin olmaması gösterilmiş ve ABD’nin kendi değerlerini benimseyen ülkelerle müttefiklik ilişkisi içerisinde bu şablonu değiştirmek isteği gündeme taşınmıştır.[25]
 
Terör olgusu ile terörü yaratan koşulların ilişkilendirilmesinin üzerinde durulmaması ve terörün bir takım ülkelerden ziyade, doğrudan büyük bir coğrafya ile bağlantılı olarak addedilmesinin ardından operasyonlar silsilesi başlatılmıştır. Büyük Orta Doğu Projesi’nin ayaklarından ve araçlarından biri olarak tezahür eden operasyonlar dizisi dahilinde, İran’ın ve Orta Doğu coğrafyasında konuşlu diğer ülkelerin üzerinde bu denli durulmasının sebebini ise, Amerikan karar alıcılarının beyanlarında ve son dönemde bölgede yaşanan tedirgin havada bulmak mümkündür.
 
Dönemin Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şimdiki Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post gazetesine verdiği demeçte, Büyük Orta Doğu Projesi ile Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında yer alan 22 ülkenin rejimlerinin ve coğrafyalarının değişeceğini deklare etmesinin ardından, George W. Bush’un “Yeni dönem savaşları, milletleri değil, rejimleri hedef alacaktır. Bu ise, caydırıcılığın daha fazla deneneceği anlamına gelmektedir.”[26] şeklindeki beyanı ve bu iki söylemi tamamlayıcı nitelikte, Bush’un 2005 Şubatı’nda İran halkına seslenerek, “rejime karşı başlatacağınız ve sürdüreceğiniz her hareketin arkasında ABD’nin de olacağı”na dair bir mesaj vermiş olması,[27] ABD’nin İran’a yönelik tutumunu, yakın gelecekte izleyeceği politikayı ve rejim karşıtı “karşı devrimci bir halk hareketi”ni örgütlemeye yönelik istekliliğini ortaya koyar nitelikte yaklaşımlardır.
 
İran üzerinde diplomatik ve psikolojik bir baskı oluşturarak, öncelikle İran’ın uranyum zenginleştirme projesine son vermesini sağlayarak nükleer yapılanmanın önüne geçmeyi, buna paralel olarak İran’ın kitle imha silahları üretimini engellemeyi, bölgede İsrail’in tehdit skalasından çıkartılmasını, Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere verilen desteğin kesilmesini, Afganistan’dan kaçan El-Kaide ve Taliban mensuplarının barındırılmasına son verilmesini ve nihai olarak kısa vadede İran dış politika söylemlerinin değişmesini, orta vadede de İran’da rejim değişikliğini tetiklemeyi amaçlayan ABD, Büyük Orta Doğu Projesi olarak adlandırılan yeniden yapılan(dır)ma döneminde, bu projenin önündeki en büyük engel olarak kuşkusuz İran’ı görmektedir.[28] Enerji kaynaklarının denetiminin sağlanması ve böylece petrol ihtiyacının yüzde 60’ını Orta Doğu’dan karşılayan Çin’in, yüzde 90’ını bu bölgeden karşılayan Japonya’nın ve yüzde 65’ini yine Orta Doğu’dan karşılayan Avrupa ülkelerinin dengelenmesiyle, bu ülkelerin yıllık büyüme rakamlarında söz sahibi olmayı amaçlayan ABD, Orta Doğu coğrafyasında müdahil olabileceği süreçleri dikkatle takip etmekte ve olası açıkları kollamaktadır.
 
11 Eylül 2001 terör saldırısının ardından Afganistan’a yapılan müdahale ve Afganistan’da sebep olunan rejim değişikliğiyle, bu proje dahilinde olup rejim sıkıntısı yaşayan ülkelerden birinde demokrasi teşekkül ettirilmiştir. Mart 2003 Irak müdahalesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Ocak 2005’te Irak’ta yapılan ve demokrasinin ilk adımı diye isimlendirilen seçimlerle birlikte Orta Doğu coğrafyasında rejim problemi yaşayan ülkelerden biri daha rejim değişikliğine maruz bırakılmıştır.
 
Mevzubahis ülkelerin müdahale öncesi durumlarında iki ortak özellik hemen dikkati çekmektedir. Bunlardan birincisi, iki ülkenin de küresel çapta terörizme destek veren ülkeler olarak lanse edilmeleri ve bu ülkelerin uluslararası kamuoyu tarafından da, Amerikan manüplasyonuna bağlı kalmaksızın, gerek bölgesel gerekse küresel terörizme yataklık yapan ülkeler olarak adlandırılmalarıdır. Bu etken, Afganistan müdahalesinin uluslararası kamuoyu tarafından da desteklenmesini beraberinde getirirken, Irak müdahalesinde uluslararası camiayı ikiye bölmüş, 32 ülkenin ABD ile birlikte Irak’a asker yollamasının tetikleyicisi olurken, diğer devletleri ise müdahale karşısında sessizliğe itmiştir.[29] 2005 itibariyle değişim ve dönüşüm skalası dahilinde İran’ın da ismi telâffuz edilmektedir. Uluslararası terörizme destek verilmesi birincil sebebinde İran, ABD’nin 11 Eylül saldırısına ilişkin raporunda El-Kaide terör örgütü ile bağlantısı Irak’tan daha yoğun olan bir ülke olarak nitelendirilmiştir. Newsweek dergisinin 7 Temmuz 2003 tarihli sayısında “9.11 Raporu” başlıklı raporun özetine değinilmiş ve İran, terörü en yoğun olarak besleyen ve destekleyen ülke olarak tanımlanmıştır. Bu rapor vasıtasıyla ABD’nin Irak’tan sonra İran’ı da teröre destek veren ülkeler arasında göstermeye çalıştığı ve bunun adına kamuoyu oluşturmak gayesi güttüğü ortadadır. İran’ın, Orta Doğu coğrafyasında özellikle İsrail, Suriye, Lübnan üçgeninde Hizbullah, Hamas ve İslamî Cihad örgütleriyle,[30] küresel terör bağlamında ise El-Kaide örgütü ile temas içerisinde olduğu iddiaları, İran’ı, Büyük Orta Doğu Projesi dahilinde terörden arındırılacak ülkeler sınıfına yerleştirmektedir.
 
Afganistan ve Irak’ın, askerî müdahale öncesindeki ortak özelliklerinden ikincisi ise, siyasi istikrarsızlık ve rejim krizidir. 1979’un Aralık ayında Afganistan’ın Sovyet orduları tarafından işgal edilmesinin ardından yaşanan askerî, ekonomik ve siyasi bunalım 1989’da Sovyet askerlerinin Afganistan topraklarını terk etmesinin ardından da devam etmiştir. Taliban güçlerinin Afganistan’da yönetimi ele geçirmesi ve ülke içerisinde Kuzey İttifakı ile Taliban güçleri arasında yaşanan çatışmalar Eylül 2001’e kadar sürmüş ve rejim krizi 8 yıllık bir süre için ülkede kendisini hissettirmiştir.[31] Irak’ta ise durum Afganistan’dakine paralel bir şekilde, halkın yönetim karşısında memnuniyetsizliğini dile getiremediği bir süreci, 1979’dan 2003’e kadar, beraberinde getirmiş, Saddam Hüseyin’in baskı altında tuttuğu Irak halkı uzun yıllar rejimden müzdarip bir konumda olmuştur.
 
Bu süreç zarfında gözlemlenen odur ki, rejim açmazının yaşandığı ve siyasi yapıları itibariyle demokrasi geleneğine sahip olmayan, Afganistan ve Irak’ta yaşananlar, Büyük Orta Doğu Projesi’nin idamesi adına tekerrür edecek ya da ettirilecektir. Bu noktada İran, yukarıda değindiğimiz ikinci benzerliğin bir eşini, rejim sıkıntısı benzerliğinde de yaşamaya aday bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. “Siyasi İslam”ın sonuna ilişkin kaleme alınan makaleler, kitaplar ve bu tezin doğruluğunu desteklercesine İran siyasi hayatında yaşanan gelişmeler, halkı İran’da yeni bir arayışa sürüklemektedir. Rafsancani yönetimiyle ekonomik hayatta liberal ancak, siyasi ve kültürel platformda baskıcı bir yönetim biçimini deneyen İran, Rafsancani ile geçen sekiz yılın ardından, reform yanlısı söylemleriyle öne çıkan ve siyasi çoğulculuğu sağlama sözü veren Hatemi’yi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna getirmiştir. Ancak, Haziran 2005’de İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde tespit edilmiştir ki, halk, reformist grubun söylemlerini hayata geçirecek platform bulamamasından şikayetçi bir pozisyon içerisine girmiştir. Velayet-i Fakih konumunun anayasa üstündeki varlığı reformist söylemlerin önüne geçmiş ve dinî lider ile Cumhurbaşkanı arasındaki uyumsuzluk ise ciddi bir istikrarsızlığı beraberinde getirmiştir. Bu uyuşmazlık dış politika anlayışından, kültürel platformdaki farklılıklara kadar, İran hayat sahasının tümünde kendisini hissettirmiştir.[32]
 
Hamaney’in, reformist grubu “İslamcı reformu” değil, “Amerikan yanlısı reformu” sahiplenmekle suçlaması, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ABD’yi ziyaret eden ve yine İran basını tarafından Amerikancı olmakla itham edilen Hatemi’nin, reformist bloğun içerisinde öne çıkan gruplarla birlikte, Amerikan karşıtı söylemlere yer vermek durumunda kalması, halkta ciddi bir güven bunalımına sebep olmuştur. Muhafazakarların reformist grubu halktan koparma gayretleri ve reformistlerin temel dayanağı olarak öne çıkan “dış politikada açılım” söyleminin, son dönemde ABD tarafından dayanaksız hale getirilmiş olması, halkı reform yanlısı siyasi söylemlere ikna olmaktan giderek uzaklaştırmıştır.
 
Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Ahmedinecad Dönemi
 
Halk ve reformistler arasında oluşan yabancılaşma süreci, siyasi söylemlerin statik olduğu İran’da halkı muhafazakar kanada itmiştir ki, bu yabancılaşma sürecinin neticesinde 24 Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini muhafazakar aday Mahmut Ahmedinecad, 1988-1996 yılları arasında iki dönem üst üste Cumhurbaşkanlığı yapmış Rafsancani’nin önünde, büyük bir farkla kazanmıştır.İslam devrimini yaymayı amaçlayan ve Kasım 1979’da Amerikan Büyükelçiliği’nin işgali olaylarında adı geçen İslamî Öğrenciler Birliği’nin kurucuları arasında yer alan Ahmedinecad’ın, Cumhurbaşkanı seçilmesini “İran’ın devrimin kucağına dönüşü” olarak nitelendiren Şarkulevsat Gazetesi, muhafazakarların bu seçim galibiyetini, Humeyni’nin çizgisinin yeniden İran’a hâkim olacağı ve İran’ın rejim ihracı politikasına geri döneceği spotlarıyla gündeme taşımıştır.[33] İran seçimlerinin muhafazakar kanadın üstünlüğüyle sonuçlanmasının “Astımlı çocukların nefes alması”na benzetilmesi, bir noktada ABD’nin İran seçimlerine yönelik beklentisinin büyük ölçüde karşılandığına işaret etmektedir ki, Avrupa Birliği’nin seçim sonuçlarını şaşkınlık ve hayal kırıklığı içerisinde karşılamış olması da bu noktada anlam bulmaktadır.
 
İran’la ilgili olarak yaşanan sıkıntıların diplomasi vasıtasıyla çözüleceği inancına sahip -başta Almanya ve Fransa olmak üzere- Avrupa ülkelerinin, reformist bir yönetim ile işbirliği içerisinde hareket etmenin hesaplarını yaparken, Ahmedinecad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi neticesinde büyük bir hüsran yaşadıklarını tespit etmekte fayda vardır. Diplomasi üzerine bina ettikleri yapının bundan sonrasına dair olumlu emareler alamamış olan Avrupa devletleri, ABD’nin, uluslararası işbirliği çerçevesinde İran üzerinde baskı oluşturulması söylemini yeniden gündemlerine taşımak durumunda kalmışlardır.
 
Seçimlerin bir kaos ortamı içerisinde, düşük katılımlı ve serbest seçim teamüllerinden uzak bir şekilde cereyan ettiği söylemini gündeme taşıyan Amerikan Yönetimi,[34] muhafazakar aday Ahmedinecad’ın Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasından dolayı İran’ın yeniden izole edileceği günün yakınlaştığı düşüncesi içerisindedir. Uluslararası camianın diplomasi kanallarını kullanma potansiyeli zayıflamıştır ve bu noktadan sonra İran’ın uluslararası teröre destek verdiği ve nükleer silah elde etmeye yönelik çalışmalar içerisinde olduğu şeklinde ABD tarafından ortaya atılan tezlerin, kabul görmesi için uygun bir zemin oluşma noktasındadır. Özellikle, İran konusunda ABD’nin düşüncelerinden farklı bir yol izleyeceğini açıklayan ve İran ile geliştirilecek ilişkilerin seyrini ABD’den farklı bir şekilde yorumladığını belirten Tony Blair yönetimindeki İngiltere, 7 Temmuz 2005 tarihinde Londra’da meydana gelen intihar saldırıları neticesinde 54 kişinin yaşamını yitirmesi ve bu saldırının yine uluslararası terörizmin bir uzantısı şeklinde yorumlanmasıyla birlikte, diplomatik yolların kullanılması gerekliliği söylemini yeniden masaya yatırmıştır. Keza İran ile önemli bir ticaret hacmine sahip oldukları bilinen Almanya ve Fransa da, İran’ın yeniden rejim ihracına yönelik bir politika içerisine girmesinden endişe etmektedirler.
 
Ahmedinecad’ın kazanmasını İran toplumunun genetiğindeki radikalizmin hortlaması olarak gören ve nükleer silahlanmaya yönelik faaliyetlerin artacağı söylemlerini gündeme taşıyan ABD, İran’ın yeninden Batı karşıtı kampın önderliğine soyunduğuna vurgu yaparak, gerek uluslararası camiayı yanına çekmeye çalışmakta gerekse İran’daki iç unsurların harekete geçmesine zemin hazırlama girişiminde bulunmaktadır. İran’da kısa vadede yaratılacak ciddi bir istikrarsızlık reformistlere sırtını dönmüş İran halkını,[35] muhafazakar felsefenin ötesinde etnik söylemlere dayanan radikal çözümlere yöneltebilecektir. Bu istikrarsızlığın hizmet edeceği senaryo ise, ABD’nin İran’da etkinliğini, siyasi ya da askerî baskılar vasıtasıyla, artıracağı bir süreçtir.
 
Haziran 2005’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ipi göğüsleyen muhafazakar bloğun dış politika anlayışını, ABD’nin İran’a ilişkin planları dahilinde, ele almakta ve ABD’ye ilişkin kanaatlerini tartışmakta, İran dış politikasının seyredeceği muhtemel ekseni anlamak ve ABD ile ilişkilerin alacağı muhtemel seyir hakkında fikir sahibi olmak adına fayda vardır.
 
İran İslam Cumhuriyeti kuruluşu itibariyle milliyetçi düşünceyi yadsıyarak, etnik grupların her türlü talebinin dine aykırı olduğu savıyla, merkeziyetçi din eksenli bir politikayı öne çıkartmıştır. Muhafazakar grubun ideolojisi bu paralelde şekillenmiş, millî çıkarlar ekseninden ziyade din eksenli rejim ihracı güden dış politika anlayışı öne çıkmıştır.[36] Reform yanlısı Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde rejim ihracı söyleminin önüne ciddi bir şekilde set çekilmiş olmakla birlikte, Hamaney yanlısı olarak görülen grubun dış politikada, ABD yanlısı Arap rejimleriyle ve İsrail devletiyle mücadele söylemi, halihazırda muhafazakar grubun dış politika ilkelerinin temelini oluşturmaktadır. Ahmedinecad’ın da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte devlet yönetiminin her kademesine işleyecek bu dünya görüşü, ABD önderliğindeki Batı dünyası ile gerek siyasi platformda gerekse kültürel platformda mücadele, kapalı dış politika anlayışı, ekonomik platformda da ithal ikameci politikaların izlenmesi ve yabancı yatırımın önüne geçilmesi tezleri üzerine kuruludur.
 
İran’a karşı girişilen demokrasi dayatmasını “siyasi ve kültürel saldırı” olarak nitelendiren grup, devletin temel meselesinin Batı’nın tüm değerleriyle mücadele etmek olduğu görüşünü savunmaktadır. Batı kültürü tarafından empoze edilmeye çalışılan demokrasi dayatmasına karşın, halkın oyunun bir değer ifade etmediği, halk için açık tutulan siyaset alanın, gösterilere katılmak, seçimlerde devletin onayladığı kişilere oy vermek ve devletin çizdiği resmî alan içerisinde çalışmalara katılmak olduğu tezlerini savunan grubun bu anlayışının, 20 Şubat 2004 Parlamento ve 17 Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hayata geçtiği gözlemlenmiştir. Parlamento seçimleri için takriben 2.500 adaylık başvurusunun Gözetici Konseyce reddedilmesi,[37] ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri için yapılan 100’ün üzerindeki başvurudan sadece 7’sinin kabul görmesi ve seçimlere katılabilmiş olması, muhafazakar bloğun demokrasiye ve çoğulculuğa yaklaşımını ortaya koymuştur. 2004 Parlamento seçimlerine katılım oranının yüzde 51’de kalmış olması, Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise bu oranın yüzde 60 olarak tesit edilmiş olması, İran halkının İran seçimlerine karşı olan inancını yitirme noktasında olduğunu göstermek adına önemlidir.
 
İslam devriminin temel söylemi itibariyle dış politikada taviz vermez bir rejim yaratılması gereğine inanan muhafazakar blok, İslamî değerlerin dünya çapında yayılmasının önündeki temel engeli ABD’nin izlediği yayılmacı siyaset olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede ABD ile her türlü yakınlaşma reddedilmekte ve İslam dünyası içerisine nüfuz eden ABD’nin yayılmacı siyasetinin önüne geçilmesi gereği öne çıkarılmaktadır. Yeni Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın da seçimler öncesindeki propaganda konuşmalarında bu felsefe üzerinden hareket etmiş olması akıllardan çıkmamalıdır. İran’ın millî menfaatleriyle, İslamî menfaat karşılaştırıldığında, ümmetin ulustan önce geleceği tezine paralel olarak, tüm İslam aleminin Amerikan hegemonyasından korunmasını İran’ın görevi olarak değerlendiren siyasi oluşumlar, anti-emperyalist dış politika anlayışını 1979 İslam devriminden bu yana muhafaza ettirmektedir. Muhafazakar blok dahilinde ABD, devrimin birinci düşmanı olarak nitelendirilmekte ve Humeyni’nin çizgisinin temel niteliğinde Amerikan düşmanlığının yattığı telâffuz edilmektedir.[38]
 
Demokratikleştirme Serüveninde İran’da İç Dinamiklere Yönelme Zorunluluğu
 
Amerikan düşünce sistemine yönelik olarak geliştirilen tüm bu teorilerin ve benimsenen dış politika ilkelerinin bir yansıması mahiyetinde Amerikan karar alıcıları tarafından ortaya konan tepki, İran’ın konjonktürel olarak dengelenmesi ve çekirdeğe dahil edilmesinin metodlarının geliştirilmesi doğrultusunda şekillenmiştir.[39] Bu paralelde İran, 1979 İslam devrimi sonrasında, sürekli olarak ABD yetkililerin tehditleri ile karşı karşıya kalmıştır. 11 Eylül terörist eylemleri sonrasında yenilenen uluslararası ilişkiler zemininde değişen tehdit algılaması ve tehdit metodu, İran’a dair bir uluslararası işbirliği zeminini gündeme taşımıştır ve Atlantik ötesi ilişkiler dahilinde Batı Bloğu -Soğuk Savaş sonrasında ender rastlanır bir şekilde- İran’a yönelik ortak bir tutum geliştirme kararlılığı adına masaya oturmuştur. İran ile ilgili son gelişmelere, Avrupa diplomasisinin, ABD’nin rejim ihracı politikası ile harmanlanması penceresinden bakmak mümkündür. İran’ın iknası sürecinde Batı algılaması tek bir çatı altında birleşmiş ve bir görev paylaşımı dahilinde ortak bir tutum, farklı enstrümanlarla yürütülmeye çalışılmıştır. AB diplomatik süreci yürüterek İran’ı sistemin içerisine çekme gayreti gösterirken, ABD -askerî tehdit de dahil- İran’a yönelik bir baskı politikası sürdürmüştür.
 
Bu bakış açısı dahilinde öne çıkan realite, diplomatik yolların İran’ı sadece nükleer açıdan kontrol edebileceği gerçeğidir. İran’ın uranyum zenginleştirme projesine son vermesi ve nükleer yetisini barışçıl amaçlar dahilinde kullanacağını kanıtlaması durumunda, Avrupalı müttefikler, nükleer tesisler için gerekli oranda uranyumu İran’a ihraç edebileceklerini belirtmişlerdir.[40] Ancak, ortadadır ki, Haziran 2005 seçimleri neticesinde İran’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna muhafazakar isim olan Ahmedinecad’ın oturması, Avrupalı güçlerin bu ideallerinin uzun soluklu olma ihtimalini gündemden düşürmüştür. Bu dönüm noktasından sonra yanıt aranması gereken asıl soru, İran’ın sadece nükleer platformda diplomatik baskıya boyun eğmesinin ve uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesinin, ABD’nin beklentilerini karşılayıp karşılamayacağı meselesidir.
 
ABD için asıl olan, nükleer potansiyeliyle ya da nükleer gücü olmaksızın İran’ın, Büyük Orta Doğu Projesi ile bölgede yaratılması amaçlanan ve ideolojisi ılımlı İslam olarak belirlenen dünyaya angaje edilmesi ve felsefesi itibariyle Amerikan karşıtı olan rejimin tasfiye edilmesidir. ABD yönetiminin genel kanısına göre, İran ile ABD arasındaki sorunların çözüme kavuşması ancak, İran’da devletin tüm işleyişine hâkim bulunan mevcut rejimin -ülkeyi demokratik teamüllere yaklaştıracak şekilde- tabandan gelecek bir halk hareketi neticesinde çöküşü ile mümkün olacaktır.
 
ABD’nin iç işlerine yönelik mühendislik çalışmaları geliştirdiği İran, 2005 senesi itibariyle uluslararası camiada 1979 devriminden sonra olduğu kadar yalnız bir pozisyondadır. Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi komşu ülkelerle ilişkilerini geliştirme başarısı gösteremeyen İran, Suriye’nin de ABD’nin hedef skalasına girmesiyle birlikte kısa vadede yanında sınırdaş olmadığı Suriye’yi görmüşse de, Suriye’nin İran için kalıcı bir müttefik olarak telâffuz edilmesi bölgedeki Amerikan politikalarına paralel olarak şekillenecek bir önermedir. Suriye’nin, Lübnan’daki askerî varlığını neticelendirmesine paralel olarak, ABD’nin baskı politikası hedefinden bu ülkeyi çıkartması, İran’ı bölgede yeniden yalnızlığa itecektir. Irak nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan Şii nüfusun, İran’daki mevcut rejim ve Velayet-i Fakih’in meşruiyeti konusunda İran Şiileri ile ideolojik bir ayrılık içinde olması ve laik bir yönetim modeli üzerinde bir anlayış birliğine vararak Irak’ta siyasi yelpazeyi yönlendirme yetisine sahip olması da, İran’ı ABD’nin bölgesel politikalarında yalnızlığa itmektedir.
 
Avrupa ile olan ilişkilerin özellikle Ahmedinecad dönemi ile birlikte bir çıkmaza sürüklenme ihtimali giderek güç kazanmaktadır. Özellikle İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarının, Fransa ve Almanya tarafından diplomasi yoluyla durdurulması yolundaki girişimlerine Ahmedinecad’ın verdiği sert tepki, İran’a müdahale seçeneğinin karşısında olan Avrupa ülkelerinin de İran’a karşı yaklaşımlarını değiştirebilecek boyutlara varmıştır. Ahmedinecad’ın bu diplomasi girişimlerini, İran’ın içişlerine müdahale çabası olarak değerlendirmesi ve barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirmekten vazgeçmeyeceklerini açıklaması,[41] İran’ın ABD karşısındaki yalnızlığının boyutlarını artırmıştır. İran’ın uluslararası ilişkilerdeki mevcut yalıtılmış durumuna ve uluslararası kamuoyunda İran aleyhine genişleyen yoğun baskıya rağmen, ABD’nin ya da müttefiklerinden olan İsrail ve İngiltere’nin İran’da rejim değişikliği yönünde muhtemel bir askerî operasyonu öncelikli olarak düşünme ihtimallerinin düşük olduğunu belirtmekte fayda vardır.
 
Son dönemde üzerinde sıkça durulan önleyici vuruş planına yönelik olarak, İsrail’de Ariel Şaron hükûmetinin Temmuz 2004’te aldığı karar hatırlardadır.[42] Kuvvetle muhtemeldir ki, bu kararın muhataplarının başında, İran’ın nükleer potansiyelini muhafaza ettiği Buşher gelmektedir. Ancak, bu karara aynı şekilde sert bir tepkinin gelmesi, İran’da dönemin Savunma Bakanı Ali Şamhani’nin, “İsrail’in bir nokta atışı yapması durumunda İran tarafından en ağır şekilde karşılık verileceğini” belirtmesi,[43] İsrail askerî unsurlarının kısa vadede bu sürece dahil olmayacağı yönündeki fikirleri kuvvetlendirmektedir.
 
İngiltere’nin de, ABD’den farklı olarak, diğer Avrupalı müttefikleri gibi barışçıl araçları zorlamaya yönelik bir tutum içerisinde olacağının, Nisan 2005’te Başbakan Tony Blair tarafından deklare edilmesiyle birlikte, ABD İran karşısında müdahale yanlısı tek ülke olarak belirmiştir. Ancak, bu konjonktürde, ABD’nin İran’a askerî bir harekât düzenleme olasılığı oldukça zayıf gözükmektedir. ABD’nin Irak’ta -tanımlamakta dahi zorluk çektiği- nihai başarıyı elde etmeden İran’a askerî müdahalede bulunamayacağı ortadadır. Aksi takdirde, ABD’nin iki cephede birden savaşması gerekliliği ortaya çıkacaktır ki, askerî, ekonomik ve sosyal maliyetleri yönünden ABD’nin bu tehlikeyi göze alması rasyonel olmayacaktır. Ayrıca bu iki cepheli savaşın uzamasını isteyecek güçler, bölgeye müdâhil olmaktan geri kalmayacaklar, bu durum da büyük oranda terör olgusuna hizmet edecektir.
 
Irak’ta başarı sağlanması, ABD ordusunun büyük bölümünün bölgeden istikrarı sağlayarak çekilmesi ve görevi NATO ya da BM’ye devretmesiyle mümkündür. Ancak, mevzubahis bu durumun kısa vadede gerçekleşme ihtimali olasılık dışı olarak değerlendirilmektedir. Irak’ta direnişin iki yıldan önce bastırılmasının kolay olmayacağı bizzat ABD’li yetkililer tarafından belirtilmektedir.[44] NATO ülkeleri ve BM de Irak’ta bir batağa dâhil olmak konusunda ciddi bir tereddüt içerisindedir. Irak’a müdahale ederken BM’nin ve uluslararası kamuoyunun taleplerini görmezden gelen ABD, bugün Irak’ta ciddi bir çıkmaz ile karşı karşıyadır.
 
ABD’nin Orta Doğu coğrafyasında yaratmayı amaçladığı farklılıklar noktasındaki yapı taşı olarak öne çıkan, İran’da rejim değişikliği yaratma çabası paralelinde, İran’ın askerî gücünü oluşturan düzenli ordunun ve Devrim Muhafızları’nın gücü de hesaba katıldığı zaman, Amerikan ordusunun Irakla sınırdaş bir cephe açmayı göze alarak, İran’a askerî müdahalede bulunma ihtimali oldukça uzak gözükmektedir. Bu denli ciddi bir riskin alınması, aynı zamanda, İran’ın bölgede dengeleri kendi lehine çevirecek yeni yapılanmalara yönelmesine sebebiyet vereceği için, ABD tek taraflı müdahaleye alternatif oluşumlara yönelmiş durumdadır. Bu alternatiflerin başında da, rejim karşıtı muhalif grupların ve etnik grupların kışkırtılması suretiyle, İran rejiminin zayıflatılması formülü bulunmaktadır.
 
İran’da Etnik Unsurların Politize Edilme Süreci
 
1979 İslam devrimi neticesinde ülke yönetiminin her kademesinde başat konuma yükselen siyasal İslam modelinin, özellikle son dönemde sorgulanır hale geldiği İran’da, etnik unsurlar tarihsel kimliklerini öne çıkararak, mevcut yönetime muhalif gruplar ise ortak paydalarda buluşmak adına istişarelerde bulunarak, İran’da rejim aleyhtarı faaliyetlere hız vermişlerdir.Şia rejiminin beraberinde getirdiği totaliter yapının siyasal ve toplumsal süreçte yaşattığı tıkanıklıklar ve küreselleşme süreciyle birlikte toplumu bir arada tutan İslam merkezli totaliter sistemin meşruiyet krizinin eşiğinde olması, Şiilik harcının da aşınmasını beraberinde getirmiştir. ABD’nin İran’daki etnik farklılıklarla bu derecede yakından ilgilendiği içinde bulunduğumuz dönemde, İran’ın etnik kimlik haritasına bakmakta, rejim muhalifi grupların İran’daki olası etkilerini değerlendirmek ve ABD’nin bundan sonraki yönelimini analiz etmek adına fayda vardır.
 
İran, çeşitli etnik grupların yaşadığı bir siyaset zemini olarak öne çıkmakla birlikte, Fars kimliği ülkenin temel dokusunu oluşturmaktadır.[45] Siyasi yelpazenin etnik gruplara bölüşümünde ağır basan gruplar arasında Farsilerin yanı sıra Türkler, Kürtler ve Araplar bulunmaktadır. Nüfusun yüzde 49’unu oluşturan ve hemen hepsi Şii olan Farsiler daha çok İsfahan, Meşhed, Şiraz ve Kermen’de yaşamaktadır. İran’ın kuzey batısında yer alan ve genelde Şii olan Azeri Türkleri ise, nüfusun yüzde 28’ini teşkil etmektedir. Nüfusun yüzde 7’si Gilek ve Mazandarani, yüzde 7’si çoğunlukla Irak ve Türkiye sınırına yakın yaşayan çoğunluğu Sünni olan Kürtler, yüzde 3’ü Araplar (petrol bakımından zengin Huzistan bölgesinde yer alırlar), yüzde 2’si batıdaki dağlarda göçebe yaşayan Lurlar, yüzde 2’si Türkmen, yüzde 1’i Pakistan sınırında yaşayan Beluciler ve yüzde1’i diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Şii Müslümanlar İran’ın yüzde 87’sini, Sünniler yüzde 11’ini, Yahudi, Bahaî, Zerdüştî, Hıristiyan ve diğer dinlerden gelenler ise yüzde 2’sini oluşturur.[46] İran’da Şiilik, farklı dil konuşan ve farklı gelenekleri olan etnik grupları bir arada tutan bağ niteliğindedir.
 
İran, Türkiye’den sonra, Türklerin en çok nüfusa sahip olduğu ülkedir. Yetmiş milyonun üzerinde bir nüfusa sahip olan İran’ın, 30 milyon civarında bir Türk nüfusunu barındırdığı tahmin edilmektedir. İran Türklerini Azeriler, Türkmenler, Halaçlar, Kazaklar ve Kaşkaylar oluşturmaktadır. İran Türkleri içerisinde sadece Azerbaycan Türkleri’nin nüfusu 28 milyon civarındadır ve bu sayı ile, Azerbaycan Türkleri, İran’daki en geniş Türk topluluğunu teşkil eder. İran’ın etnik unsurlara dayalı bir halk hareketi ile bir rejim değişikliğine maaruz bırakılma politikasının saç ayağını, yukarıdaki veriler ışığında, İranlı Türkler ile endekslemek doğru olacaktır.
 
Şii İslam Cumhuriyeti’nin yapısının öncelikle bölge devletleri buna paralel olarak da uluslararası kamuoyu nezdinde sorgulanmasının ardından, İran güncel gelişmeler itibariyle bünyesindeki etnik unsurların siyasallaşma çabasına dahil olduğu bir fragmantasyon süreci yaşamaktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte hegemon güç konumuna yükselen ABD’nin, gerek rejimini yayma çabasından, gerek uluslararası teröre verdiği destekten, gerekse nükleer çalışmalarından rahatsızlık duyduğu İran’ı, bünyesindeki etnik unsurlarla ilişkiye geçerek ve onları rejime karşı motive ederek kontrol etmeye çalıştığını söylemek mümkündür.
 
Bu amaçla ABD, İran’daki en güçlü siyasi potansiyele sahip etnik grup olan Azeri Türkleri ile yakınlaşarak, İran’da rejim değişikliğine yönelik hareketlenmenin altyapısını oluşturmayı amaçlamaktadır. ABD’nin, bölgedeki Türklerle yakınlaşarak ileride fitillenecek bir halk hareketinin önderi olmayı amaçladığı ve tıpkı Gürcistan ve Ukrayna’daki gibi bir yeniden yapılanma döneminde yeni siyasi tablonun bayraktarlığını yapma amacını taşıdığı gözlenmektedir. İran içerisinde yaşanabilecek bir etnik parçalanmada kendine müzahir bir yapılanmanın temellerini bugünden atmayı tasarlayan Amerikan yönetimi, bu amaçla Güney Azerbaycan Milli Hareketi ile bir köprü oluşturmuştur.[47]
 
İran siyasi hayatının etnik kökene dayalı en büyük siyasi hareketi olarak öne çıkan Güney Azerbaycan Milli Hareketi, günümüzde de Güney Azerbaycan olarak anılan bölgede (coğrafi olarak İran’ın kuzeyinde kalan Tebriz’in merkezini oluşturduğu bölgede), millî bir söylemi yaşama geçirmenin yollarını aramaktadır. Azeri Türkleri temelde, siyasi iradelerinin merkezî yönetim tarafından baskı altında tutulduğundan ve millî kültürlerinin korunmasını ve yaygınlaştırılmasını engelleyici yaptırımlarla karşı karşıya kaldıklarından şikayet etmektedirler. Azerice eğitim veren okul ve gazetelerin olmaması da Tahran ile Tebriz’i zaman zaman karşı karşıya getirmektedir. Bölge içinde çeşitli Türk liderlerin söz konusu halkın haklarına ilişkin taleplerde bulunmaları ve özgürlük çağrıları, Tahran yönetiminin sert tepkilerine neden olmaktadır.
 
İran, sadece sınırları içindeki Azeri toplumdan gelen şikayetlerden değil, aynı zamanda Azerbaycan’daki Ebulfeyz Elçibey’den bu yana devam eden bazı muhalif gruplardan gelen ve basında da sık sık gündeme getirilen Azerbaycan’ın bütünleşmesi şeklindeki açıklamalardan da ciddi anlamda rahatsızlık duymaktadır.[48] İran, Azerbaycan ile yaşadığı istikrardan uzak süreç dahilinde Güney Azerbaycan üzerinden ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilecek bir endişeyi hissetmektedir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin köklü bir zemine sahip olması ve özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının açılmasıyla birlikte Gürcistan’ın da bu bloğa yakınlaşmaya başlaması, İran’da, İslam’ın Şii yorumuyla şekillendirilmiş rejimi ciddi boyutlarda sıkıntıya sokacak bir kuşağın oluştuğu izlenimini uyandırmaktadır. Orta Doğu siyasi haritasına yönelik olarak geliştirdiği kısa ve orta vadeli projeksiyonları dahilinde ABD’nin de, İran’ı çevreleyecek bir demokrasi kuşağı yaratma ve Batı ile ilişkilerini iyi tutabilecek ılımlı İslamî modeli yeniden İran gündemine taşıma gayretleri, ülkenin iç dinamiklerini hareketlendiren ve merkezî yönetimi sıkıntıya sokan gelişmeler olarak belirmektedir.
 
İran’ın Azerbaycan üzerinden duyduğu endişeye paralel olarak, ABD-Azerbaycan ilişkilerinde kaydedilen gelişmeler, ABD’nin Azerbaycan’da askerî üs kurması, söz konusu ülkenin ordusuna eğitim ve bakım desteği sağlamasına ilişkin anlaşmaların imzalanması ve Amerikan Başkanı W. Bush’un Azerbaycan’a maddi yardım için Kongre’den ödenek talep etmiş olması, İran’ı Azerbaycan politikalarını yeniden gözden geçirme gerekliliğine itmektedir. Bu noktada İran’ın temel rahatsızlığı, fiziken öne çıkan ABD’nin Azerbaycan toprakları üzerinden İran’a askerî müdahalede bulunabileceği ya da oluşturacağı Azerbaycan-Irak-Afganistan-Pakistan hattıyla İran’ı tehdit edecek coğrafi koşulların sağlanması olasılığından ziyade, İran’da bulunan Türk unsurlarını harekete geçirebilecek sinerjinin sağlanması riski olarak göze çarpmaktadır. Azerbaycan yönetiminin, İran’ı, Azerbaycan İslam Partisi vasıtasıyla ülkedeki mevcut rejimi devirmeye ve Şia düzenine dayalı bir İslam rejimi kurdurmaya çalışmakla suçladığı mevcut dönemde, İran’ın ülke sınırları içerisindeki Azeri Türkleri’nin hareketlerinin arkasında Bakü’nün olduğunu iddia etmesi, bölgede etnik platformda bir takım ciddi kıpırdanmaların yaşandığına ve bu gelişmelerin arkasında, sivil toplum kisvesi altında faaliyetlerde bulunan Amerikan menşeli demokrasi havarilerinin olma ihtimalinin yüksekliğine işaret etmektedir.
 
Rıza Şah döneminde, Fars milliyetçiliğinden yola çıkılarak oluşturulan İran’da ırklar mozaiği söylemi ve “İranlılık” kimliği, devrim sonrasında İran İslam Cumhuriyeti’nin İran milliyetçiliği boyutunu Şia’yı esas alan bir yapıyla ikame etmesi neticesinde aşınmaya başlamıştır. Bu aşınmanın da kendini gösterebileceği en büyük merkez, yukarıda da belirtildiği gibi, Tebriz ve Güney Azerbaycan toprakları olarak belirmektedir. İran ile Azerbaycan arasında Hazar’ın statüsüne dair yaşanan anlaşmazlığın şiddetinin artarak devam ediyor olması ve Amerikan sermayeli STK’ların Azerbaycan’da, Güney Azerbaycan’a ilişkin politikalar üretiyor ve ürettiriyor olması iki ülke arasındaki gerginliği tırmandırmaktadır. Türkiye’de zaman zaman iç siyaset ile ilişkilendirilen, Azerbaycan’ın irredantist bir politika izleyebileceği söylemleri, ABD’nin İran’da rejim değişikliğine yönelik olarak ortaya koyduğu senaryoların en güçlüsü olarak dikkat çekmektedir.
 
Bilinmektedir ki, İran’da rejime muhalif olarak adlandırılan ve ülke yönetimine dair yorumunu yine İslamî teamüller ışığında, ancak, 1979’da uygulamaya giren ve 1989 yılında revize edilen anayasanın uygulanması çerçevesinde şekillendiren unsurlar, ABD’nin İran adına rejim değişikliğinden kast ettiği ile birebir örtüşmemektedir. Aynı şekilde ülkede yer alan Sünni grubun da, büyük oranda İslam’ın farklı yorumları paralelinde bir yönetim modelini, Şia’ya alternatif olarak geliştirmiş olması, ılımlı İslam öngörüsüyle uyuşmamaktadır[49] ve Merkezi Washington’da bulunan İran Demokrasi Vakfı’nın idealleriyle de bağdaşmamaktadır. Bu çerçevede etnik gruplar arasında oluşacak ve halkı tümüne aksedecek bir gerginlik ortamının yaratacağı olası bir halk hareketi ya da düşük yoğunluklu bir çatışma, ABD’nin demokrasi ideallerinin (demokrasi adına müdahale politikasının) İran’da vücut bulmasına yol açabilecektir.
 
Bu perspektifte konuya yaklaşıldığında İran’da “adem-i merkeziyetçi” yapıyı savunan diğer etnik grup Kürtler olarak öne çıkmaktadır. İran nüfusunun yüzde 7’sini oluşturan ve sayıları takriben 4,5 milyon civarında olan Kürtler’in ABD ve İsrail tarafından desteklenmesi ve tüm Orta Doğu coğrafyasında ABD ve İsrail’e müzahir bir yapı içerisinde hareket etmesi, İran’ı ülke içerisindeki hareketlilikler noktasında endişeye sevk etmektedir. PKK terör örgütünün İran’da PJAK isimli bir örgüt kurması ve bu örgütün İran karşıtı faaliyetleri, ABD’nin İran’daki Kürt grupların liderleri ile temasları, Irak’taki Halkın Mücahitleri Örgütü’ne ABD tarafından korunma garantisinin verilmesi ve Irak Kürtleri’nin Irak’ın kuzeyinde, federal bir yapı boyutunda oluşturdukları organizasyonla, İran Kürtleri’ni rejime karşı tetikleme girişimlerinde bulunmaları, Tahran’ı ülkede yaşayan Kürt unsurlar karşısında tedbirli davranmaya itmektedir.
 
Özellikle PKK’nın İran’da rejim muhalifi gruplar arasında gösteriliyor olması ve bu işlevi doğrultusunda ABD tarafından desteklenme ihtimali, bölgede boyutlarını kestirmenin güç olduğu yeni bir güvenlik krizi yaratabilecektir.[50] Öyleki, Kürt menşeli terör örgütlerinin İran’a karşı silahlandırılması ihtimali Türkiye’nin de algıladığı güvenlik tehdidinin boyutlarını artıracak nitelikte olacaktır ve -başta PKK olmak üzere- askerî teçhizat açısından güçlenen örgütlerin İran ve Türkiye’de faaliyetlerini artırmaları olasılığı kuvvet kazanacaktır. Irak’ın kuzeyinde oluşturulacak olası bir Kürt Devleti’ne karşı sert bir tutum içerisinde olan İran’ın, toprak bütünlüğünün de tehlike altına girmesiyle birlikte Türkiye ile ortak bir hareket zemini araması gerekliliği öne çıkmaktadır. Bu paralelde İran, PKK terör örgütüne dair bakışını değiştirmiş ve örgütü terörist olarak kabul etmiştir. Bu durum İran ve Türkiye arasında Kürt unsurlardan kaynaklanan teröre karşı bir işbirliği alanı yaratmıştır.
 
Bu noktada vurgulamakta fayda vardır ki, İran’da beslenen ve tetiklenmesi için uygun zemin aranan “rejim değişikliği amacıyla halk hareketi” için Kürt varlığı ile işbirliği ancak, ikincil bir destek olarak sınıflandırılabilir. Demokrasi geleneği olmayan ve ağırlıklı olarak İslam’ın Sünni yorumuna dayanan bir yönetim anlayışını yaşama geçirme planları yapan bu unsurlar, İran’da ancak, fitili ateşleyici bir vazife üstlenebileceklerdir. Kaldı ki, bölgede Türkiye, İran ve Suriye, bölücü teröre karşı birlikte hareket etme inisiyatiflerini ortaya koyarlarsa, bölge ülkelerinin tümünün barındırdığı bu sıkıntı gündemden düşecektir. Suriye’nin 25 Temmuz 2005’te, ülkesinde faaliyet gösterdiğini tespit ettiği 2 PKK militanını hapis cezasına mahkûm etmesi,[51] karşılıklı işbirliği yolunda atılmış önemli adımlardan biri olarak kaydedilmiştir.
 
ABD tarafından desteklenen halk hareketleri ile rejim değişikliği metodu için altyapının demokrasiden yana olmaması, İran’da rejimi muhafaza etmek ve statükonun devamını sağlamak adına bir şans olarak değerlendirilebileceği gibi, etnik grupların hareketlerinin dizginlenmesinin kolay olmaması ve kısa sürede ufak çaplı çatışmaların yaşanması gibi ihtimalleri de bünyesinde barındırması itibariyle toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak da nitelendirilebilir. Bu durum, gerek Azeri Türkleri için, gerek İran’ın Batı sınırında yoğunlukta olan Kürtler için gerekse diğer küçük çaplı etnik gruplar için ortak özellikler ihtiva etmektedir. Bu bakımdan İran’da geniş çaplı bir halk hareketi ihtimali, Şubat 1979’daki gibi bir ya da bir kaç güçlü grubun önderliğinde gelişebilecek ancak, rejim değişikliğinden ziyade, orta vadede toprak bütünlüğünün sorgulanması gibi bir sonuca sebebiyet verebilecektir. Şu an için İran’da faaliyetlerini siyasi boyutta sürdüren ve ciddi anlamda etkin olan etnik gruplardan hiçbiri, ABD dışında bir diğer önemli gücü yanında bulmaksızın böyle bir hareketin önderi olmaya cesaret etmeyecektir. Böyle bir hareket ancak bölgesel güçlerden bir tanesinin, irredantist bir politikanın altyapısını öncelikle ülke içinde tartışmasıyla şekillenebilecektir.
 
İçinde bulunduğu bu şartlar dahilinde, İran’ın, toprak bütünlüğünün muhafazası yolunda atması gereken adımlar, ülke içinde, Güney Azerbaycan’a yönelik baskıcı yapıya son vermek, İran’ın Türklerin ve Farsların ortak yurdu olduğu tezine ket vurmaktan vazgeçmek; dış ilişkilerinde ise, ortak tehdit algılamalarına sahip olduğu Türkiye ile iyi ilişkilere yönelmek, Azerbaycan’la arasındaki Hazar’ın statüsüne dair anlaşmazlığa son vermek ve Azerbaycan-Ermenistan dengesini gözetmek olmalıdır. Uranyum zenginleştirme projesi çerçevesinde diplomatik teamülleri kullanmaktan uzak durmaması gereken İran’da, Ahmedinecad hükûmeti, Rusya ile geliştirdiği yakın ilişkileri Fransa ve Almanya ile de muhafaza edebilmeli ve Avrupa Birliği ile diplomasi kanallarını açık tutmalıdır.
 
Değerlendirme
 
ABD, Afganistan ve Irak’a yönelik operasyonların ardından, bu kez Şer Ekseni olarak nitelendirdiği, dünya barışına tehdit olarak gördüğü, ülkelerden biri olan İran’a karşı düşük dozajlı bir kampanya başlatmıştır. ABD’nin İran’a yönelik söylemleri, nükleer unsurların imhası, teröre verilen desteğin kesilmesi ve demokrasinin sindirilmesi etrafında şekillenmektedir. Kısa vadede görünen odur ki, ABD, İran’a karşı, Irak’ta olduğu gibi bir askerî operasyon yapmak niyetinde değildir. Bu durum, İran’a yönelik politikanın temelden farklı olmasından kaynaklanmaktadır.ABD’nin bu noktadaki amacı, Orta Doğu coğrafyasında bir süredir sürdürdüğü kuşatma politikasından azami ölçüde istifade etmek ve özellikle “iç unsurları” kullanarak, bir rejim değişikliği gerçekleştirmektir.Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde beliren amaçlardan en kalıcısı ABD’nin arz ettiği rejim değişikliği politikasıdır. Fakat bunun biçimi, önem arz etmektedir ve gelişmelerin seyrini de yine bu “tarz” ve “biçim” belirleyecektir.
 
ABD, yeni dönemde, “Şahinler” olarak bilinen ekibin uyguladığı stratejik konsept gereğince, Orta Doğu’ya bir çeki-düzen vermek istemekte ve bunu da “sopa” taktiğine başvurarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu strateji ABD’nin mevcut yönetimi tarafından belirlenen kısa vadeli bir strateji olmaktan uzaktır. Soğuk Savaş döneminde ve özellikle Süveyş Krizi ardından şekillendirilen bu proje, çeşitli think-tank kuruluşlarının uzun zamandır yapmış oldukları stratejik analizler gereğince yürürlüktedir. Şu halde ABD’nin bölgeye yönelik politikasının kısa erimli olmayacağı ve bölge politikalarını uzun bir süre doğrudan etkileyeceği beklenmelidir. Bu noktada, ABD’nin askerî varlığıyla bölgede çok uzun bir süre varlığını koruyacağı savı yeterli bir parametre değildir. ABD’nin empoze etmeye çalıştığı küreselleştirmeci değerlerle bölgeye bu kez daha etkin bir şekilde yerleşmeyi istediği çok açıktır. Bu yüzden yeni dönemde, İran üzerindeki baskının daha da artacağı beklenmelidir.
 
Devrim’den sonra, kuşatma politikası ile eli-kolu bağlanmaya çalışılan ülkede, “devrimi ihraç etme” arzularının yeniden depreştirilmesi ihtimalinin, muhafazakar Ahmedinecad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, güçlenmesi, ABD’yi topyekün bir askerî operasyona karşı tereddütlü yaklaşmaya itmektedir. ABD’nin askerî operasyon ihtimalinin belirmesi durumunda, devrimci kesimler tetiklenmiş olacaktır ve tekrar devrimin ilk yıllarındaki siyasal aktiviteyi ateşleme riski doğacaktır. Bu riskin gerçekleşmesi, devrim sonrası rejimin en kritik döneminde olduğu İran’da, ABD’nin gri adımlar atarak kadife bir geçiş öngörüsüne sekte vuracak ve İran’da istikrarsız bir yapıya yaklaşılması anlamını taşıyacaktır. Bu nedenle, kısa dönemde Irak’ta olduğu gibi, geniş çaplı bir askerî operasyon ihtimali zayıftır.
 
Bu öngörüler İran’a yönelik hiçbir askerî inisiyatif kullanılmayacağı anlamına da gelmemektedir. ABD’nin İran’ın nükleer programını bahane ederek, bu tesislere yönelik “sınırlı” bir askerî operasyon gerçekleştirmesi imkân dahilindedir. Ancak bilinmelidir ki, sınırlı olsa dahi, askerî müdahale ABD’nin en son kertede gündemine alabileceği bir seçenektir. Zira bunun dahi, bölgesel ve hatta küresel neticeler doğurması ihtimali vardır. Şayet gelişmeler, bu yönde bir inisiyatifi gerektirirse, ABD, bu seçeneği de son tahlilde değerlendirecek ya da İsrail vasıtasıyla İran’ın nükleer tesislerine nokta atışlar yapmayı gündeme alacaktır.
 
Kısa vadede ABD’nin hedeflediği ve mevcutta uyguladığı strateji İran’ın iç işlerine müdahale etmektir. İran’da Büyük Orta Doğu Projesi lehinde çalışacak grupları kullanarak, içerden bir değişimin yolları aranacaktır. Son dönemde ABD’li yetkililer tarafından dillendirilen “askerî operasyon da bir seçenektir” söylemleri, zemini yumuşatmak ve ülke içindeki potansiyel reform yanlılarını cesaretlendirmek için bilinçli olarak öne çıkarılmaktadır. Irak operasyonundan önce de kimi zaman “askerî operasyon kaçınılmazdır” beyanatları verilirken, kimi zaman da “askerî operasyondan vazgeçebiliriz” tarzında açıklamalar yapılıyordu. Zemine ve zamana göre yapılmış bu açıklamalarda hedef şaşırtmak amacı güdülmüştür. İran konusunda da ABD’nin benzeri birbiriyle çelişen açıklamalar yapma ihtimali güçlüdür. Yalın olarakbu tür açıklamalardan kaynağını alarak, ABD’nin asli amaçları üzerine fikir yürütmek mümkün değildir.
 
Yapılması gereken, küresel politikayı iyi anlamak ve küreselleşme parametresini iyi okumaktır. Bu noktada ABD’nin yegâne amacı tüm ülkeleri küreselleşme sürecine dahil etmek ve kendisi için bir gereklilik olan demokrasiyi, Amerikan ulusal çıkarlarının yönetim bazında çatıştığı her ülkede kurmaktır. Ancak, Amerikan karşıtlığının bu denli yayıldığı bir senaryoda yapılacak öncelikli iş, hedeflenen ülkelerin siyasal rejimlerinde bir istikrarsızlık aratmak ve bu istikrarsızlığı ortadan kaldıracak projeler geliştirerek, iktidar odaklarını tek elden yapılandırmaktır. Bu paralelde elinde nükleer tehdit olan İran’da demokrasinin teşekkülü hem küresel çıkarları adına, hem de Büyük Orta Doğu Projesi’nin selameti adına önemlidir.
 
Bu bağlamda, ABD, gerek ülke dışındaki İran diasporasını, gerekse ülke içindeki muhalif unsurları kullanarak, kısa vadede, bir “gündem” oluşturmaya çalışmaktadır. Bu gündemin asli unsurları, İran rejiminin çağdışı olduğu, nükleer silah üretmeye çalıştığı, demokrasi ve insan haklarını hiçe sayan bir Ortaçağ rejimi olduğu iddialarına dayanmaktadır. Dışarıdan Halkın Mücahitleri gibi örgütlerin ve İran Demokrasi Vakfı gibi kuruluşların, içeriden Türk ve Kürt etnik unsurların kışkırtılması, ayrıca zihniyeti Batılı değerlerle yoğrulmuş Farsi unsurların da bu kampanyada önemli rol üstlenmesi beklenmelidir. İç unsurların tetikleneceği bir süreçte, İranlı yöneticilerin ve İran elitlerinin, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da karşılaşıldığı şekliyle bir “halk hareketi” ile yüzleşmemek adına, asgari ortak müşterekler üzerinden siyaset üretecekleri yeniden yapılanmacı bir yönetim anlayışı, İran’da halkın beklentisini karşılayacak ve siyasi istikrarın koruyucusu olacaktır. İran’da yaşanan rejim açmazının bir takım reformlarla giderilememesi durumunda ise, ABD’nin etnik gruplara dayalı ara rejim formülü hayat sahası bulacaktır ve İran demokratikleştirme kervanına bir adım daha yaklaşacaktır.
 
NOT: Bu makale Sinan OĞAN’ın editörlüğünü yaptığı ve 2006 yılında yayınlanan “Turuncu Devrimler” isimli kitapta yayınlanmıştır.


[1] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, Çev. Ergun Özbudun, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s. 26.
[2] Rıfat Serdaroğlu, Yeni Dünya Düzeni, Büyük Orta Doğu ve Türkiye, Eda Basımevi, Ankara 2004, ss. 221 - 233.
[3] Şer Ekseni kavramı, 11 Eylül sonrası acil önlem alınması gereken devletler olarak Bush döneminde ortaya atılmıştır. Şer Ekseni (Axis of Evil): Irak, İran, Kuzey Kore.
Serseri Devletler nitelemesini ise Amerikan Başkanı Clinton’un Danışmanı Antohny Lake ortaya atmıştır. Serseri Devletler (Rouge States): İran, Irak, Sudan, Yemen, Libya, Kuzey Kore ve Suriye.
Kaynak: http://www.haberanaliz.com/almanak_ulus_terorizm.php (24 Ağustos 2004) ve Robert Olson, Türkiye - İran İlişkileri 1979-2004, Çev. Kezban Acar, Babil Yayıncılık, Ankara 2005, s. 228.
[4] Ömer Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta: Orta Doğu, Yeni Şafak Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 320, 321.
[5] Mehmet Atay, “Orta Doğu’da Terör Savaşı ve Barış Arayışları”, Avrasya Dosyası, Yaz 1996, Cilt 3, Sayı 2, s. 130.
[6] Geçmişten Günümüze Yakın Çevrelerdeki Sorunlar ve Türkiye, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 1995, s. 95, 96.
[7] 20 Şubat 2004 tarihinde 290 kişilik Şura Meclisi’nin (İran Parlamentosu) üyelerinin belirlenmesi için düzenlenen seçimlerde, Gözetici Konsey’in yaklaşık 2500 kişinin adaylık başvurusunu reddetmesi ve 888 adayın bu uygulamayı protesto etmek amacıyla seçimi boykot etmesi, demokrasi uygulamasındaki aksaklığa önemli bir işarettir. Yine Haziran 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylık başvurusu yapan 100’ü aşkın kişinin başvurularının reddi de, demokratik gelenek yoksunluğuna işaret etmektedir.
[8] İsmail Safa Üstün, Humeyni’den Hamaney’e İran İslam Cumhuriyeti Yönetim Biçimi, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 21, 22.
[9] Huntington, Üçüncü Dalga…, s. 89, 90.
[10] Adam Przeworskı, “The “East” Becomes the “South”? The “Autumun of the People” and the Feature of Eastern Europe”, Political Science and Politics, vol.XXIV, no:1, March 1991, s. 22, 23.
[11] Clinton’un ABD Başkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmadan bir alıntı, aktaran: Henry Kissenger, Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 2000, s. 766.
[12] Jahangir Amuzegar, “Iran’s Economy and the US Sanctions”, The Middle East Journal, No: 2, Spring 1997, s. 189.
[13] The Economist Intelligence Unit, Iran Country Profile, 2001 ve http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/ir.html (İran’ın ticari partnerleri) (16 Şubat 2005)
[14] Tayyar Arı, 2000’li yıllarda Basra Körfezinde Güç Dengesi, Alfa Basın Yayın Dağıtım, İstanbul 1999, s. 297, 298.
[15] R.K.Ramazani, “The Shifting Premise of İran’s Foreign Policy: Towards Democratic Peace?, The Middle East Journal, Vol.252, No.2, Spring 1998, s. 181, 182.
[16] Michael Leeden, “Iran: The Answer to Terrorism? Revolution”, The Wall Street Journal, 30 Ekim 2001.
[17] Amuzegar, “Iran’s Economy …”, s 189.
[18] Hatemi’nin siyasi programı ve dış politika anlayışı için bkz., Sami Oğuz, Gülümseyen İslam: Hatemi’nin Ağzından İran’da Değişim, Metis Yayınları, İstanbul 2001.
[19] “How the Political Currents Were Formed in IRI?”, Salaam, 3 Mayıs 1997, İngilizce çevirinin yer aldığı kaynak: http://www.netiran.com/Htdocs/Clippings/Dpolitics/970503XXDP04.html (28 Ocak 2005)
[20] Ibid.
[21] Farhad Khosrokhavar ve Oliver Roy, İran: Bir Devrimin Tükenişi, Çev: İsmail Yarguz, Metis Yayınları, İstanbul 2000, s. 41,42.
[22] Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta…, s. 326, 327.
[23] Emre Bayır, “İran Siyasal Sistemi Çıkmazda”, Stratejik Analiz, Mayıs 2000, cilt 1, sayı 1, s. 34.
[24] Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta …, s. 327.
[25] ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi hedef skalası için bkz., Hasan Köni, “Amerikanın Ulusal Güvenlik Stratejisi”, Sratejik Analiz, Haziran 2003, cilt 4, Sayı 38.
[26] Vedat Gürbüz, “Bölgesel Güvenlik Sorunları Açısından Suriye ve ABD’nin Suriye’ye Karşı Politikaları”, 21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği, II. Cilt, ASAM Yayınları, Ankara 2003, s. 169.
[27] ABD Başkanı W. Bush’un 2005 Şubatı’nda yapmış olduğu konuşmadan bir alıntı. CNN Türk Ana Haber Bülteni, 14 Şubat 2005.
[28] Türel Yılmaz, “Orta Doğu’daki Son Gelişmeler Çerçevesinde, İran - Azerbaycan İlişkileri”, Jeo-PolSar Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, Mayıs 2005. http://www.jeopolsar.com, (16 Haziran 2005)
[29] 2003 Irak müdahalesi ile ilgili olarak farklı görüşleri benimseyen ülkelerde oluşan kanaatler için bkz., Levent Ersin Orallı, İkinci Dünya Savaşından 2000’lere Amerika Birleşik Devletleri - Avrupa İlişkileri, basılmamış yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2004, ss. 203-208.
[30] Kenneth Kaztman, “Terörizm: Orta Doğu’da Terör Örgütleri ve Terörü Destekleyen Devletler”, Avrasya Dosyası, Yaz 1996, Cilt.3, Sayı.2, ss. 53-72 ve Mehmet Atay, “Orta Doğu’da Terör Savaşı ve Barış Arayışları”, Avrasya Dosyası, Yaz 1996, Cilt.3, Sayı.2, ss. 117-132.
[31] “Afghanistan Land In Crisis” National Geographic, Ekim 2001 ve Sönmezoğlu, Uluslararası İlişkiler…, s. 8.
[32] Levent Ersin Orallı, “Yeni Amerikan Doktrini Gözüyle İran’ın Durumu”, Cumhuriyet Gazetesi Strateji Eki, Yıl 1, Sayı 44, 2 Mayıs 2005, s. 16, 17.
[33] Şarkulevsat Gazetesi, 28 Haziran 2005, Zaman Gazetesi’nin web sayfasından alıntı yapılmıştır, http://www.zaman.com.tr/?hn=187177&bl=yorumlar&trh=20050628, (14 Temmuz 2005)
[34] “İran Seçimleri”, Vakit Gazetesi, 26 Haziran 2005.
[35] Abdülmalik Salman, “The Beginning of the end for Khatamism?”, Dailystar, 19 March 2003, http://dailystar.com.lb/opinion/19_03_03_b.htm
[36] Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta…, s. 326, 327.
[37] http://www.cfr.org/pub7310/ray_takeyh/gods_ will_irans_democracy_and_the_islamic_context.php (17 Ocak 2005) ve “İran Seçimleri”, Vakit Gazetesi 21 Şubat 2004.
[38] Ali Gheissari ve Nasr Gheissari, “Iran’s Democracy Debate”, Middle East Policy Council, http://www.mepc.org/public_asp/journal_vol11/0406_gheissarinasr.asp (26 Ocak 2005).
[39] Yaşar Hacısallioğlu, “Suriye ve İran Odağından Yeni Hesaplar”, Jeopolsar, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 3, Mayıs 2005.
[40] “Bir Sonraki Krizin Adı: İran”, http://www.radikal.com.tr.php?haberno=124776,  (26.02.2005)
[41] 19 Temmuz 2005 tarihli CNN haber bülteni ve 20 Temmuz 2005 tarihli Zaman Gazetesi.
[42] İsrail’in önleyici vuruşa dair aldığı kararın olası yansımaları için bkz., Ergin Yıldızoğlu, “Şimdi Hedef İran mı”, Stratejik Analiz, Kasım 2004.
[43] Türel Yılmaz, “Orta Doğudaki Son Gelişmeler…”.
[44] Alev Pınar Aksu ve Burcu Corten, “ABD’nin Dış Politikası Çerçevesinde Orta Doğu: Irak, Suriye ve İran”, Jeopolsar, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 1, sayı 3, Mayıs 2005.
[45] Arif Keskin, “ABD - Güney Azerbaycan ve İranlılık Kimliği Krizi”, Stratejik Analiz, Temmuz 2003, s. 66.
[46] “Middle East: Crossroads of Faith and Conflict”, National Geographic, October 2002.
[47] Güney Azerbaycan Milli Hareketi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., Yaşar Kalafat ve Arif Keskin, “İranlılık Paradigmasının Çöküş Süreci ve Güney Azerbaycan Milli Hareketi'nin Yükselişi”, 2023, 15 Mart 2005, sayı 47.
[48] Türel Yılmaz, “Orta Doğudaki Son Gelişmeler…”.
[49] İsmail Safa Üstün, Humeyni’den Hamaney’e İran İslam Cumhuriyeti…, ss. 43 - 49.
[50] Osman Metin Öztürk, Aylık Analizler, http://www.habusulu.com (15 Temmuz 2005)
[51] 26 Temmuz 2005 tarihli Hürriyet ve Zaman Gazeteleri.


http://www.turksam.org/tr/a1699.html
Arkadaşına Gönder 945 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
34440 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
22249 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
13145 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
12215 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
11326 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
9 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
5 defa yorumlandı.
Enerji Politikamızda Değişiklik Sinyalleri: Rusya Stratejik, Türkiye ise Ekonomik Çıkarlara Üstünlük Veriyor?
3 defa yorumlandı.
Mitat ÇELİKPALA: Türkiye-Ermenistan Protokolü ve Sonrası
3 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2010 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 1385 ziyaretçi, 2 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.