13 Ekim 2009 itibariyle Türkiye Halep’e bölgenin tarihinde görülmemiş bir çıkarma yapıyor. AKP hükümetinden tam 10 bakan önce Halep’te toplanıp, ardından Suriye-Türkiye sınırına gidilerek, tarafların folklor gösterileri arasında yeni “vize anlaşması” törenle imzalanması planlandı. Hemen sonrasında da Gaziantep’te, aynı sayıdaki Suriyeli bakanlar ve heyetlerle toplantılara devam edilecek. İki ülke ilişkilerinin gelişmesi açısından, bölgedeki tüm devletler arasındaki ikili ilişkilerde görülmeyen bir gelişme. Tıpkı AB ülkelerinin çoğu arasında mevcut “Şengen Anlaşması” gibi bir gelişme. Tabii taraflardan birinde (Suriye’de) henüz demokrasi yok, ama beklentisi arttığı söylenebilir…
Türkiye – Suriye Stratejik İşbirliği Toplantısı Veya Türkiye – Suriye G-20’sinin Muhtemel Getirileri
Türkiye-Suriye arasındaki 13 Ekim 2009 “Stratejik İşbirliği Toplantısı” sırasında tam 20 bakan bir araya geliyor. Buna Suriye-Türkiye G-20’si bile denilebilir. Öyle sanıyorum ki, iki ülkenin bu kadar çok sayıdaki bakanı aynı günde ve aynı mekanlarda bir daha bir araya pek gelemez… Kuşkusuz bu toplantıda sadece Halep’in tatlıları, ya da Gaziantep’in lahmacun ve ciğer kebabı yenmiyor. Ya da sadece Halep’te mırra ve Gaziantep’te “Türk Kahvesi” içilmiyor. Bu iki tarafın damak tadına uyan yiyecek ve içecekler yanında 40 civarında anlaşma, mutabakat metni ya da mutabakata giden ön anlaşmalar imzalanıyor. Gerçekten de “Stratejik İşbirliği”ni andıran önemli bir gelişme yaşanıyor…
Türkiye tarafında oluşturulan bu Suriye-Türkiye “G-20”si içerisinde şu bakanlar bulunmaktadır: İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu.

Kasım 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı sonrasında iki ülke ilişkilerinde, 11 yıla sığdırılabilen inanılmaz bir iyileşme yaşandı. Hemen tüm hükümetler, hatta AKP Hükümeti döneminde hükümetle uzlaşma sorunu yaşadığı izlenimi veren dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bile, Suriye-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesinde hükümetin en büyük yardımcılarından biri oldu. ABD’de G. W. Bush yönetiminin ve Yahudi lobisinin şimşeklerini üzerine çekme pahasına Suriye’ye resmi bir ziyarette bulundu. Tabii yanında da bilhassa ikili ekonomik-ticari ilişkileri ile güvenlik sorunlarını çözecek bakanlar olduğu halde…
Suriye-Türkiye ilişkilerinin düzelmesinde milat, Adana Mutabakatı idi hiç kuşkusuz. Ancak, bu tarihten sonra, hele de Suriye Devlet başkanı Hafız Esad öldükten sonra, iki ülke ilişkilerinde büyük bir ivme kazanıldı. Bu ilişkiler Suriye tarafından yeni Devlet Başkanı oğul Esad (Beşşar) tarafından destek görürken, Türkiye’de de o tarihten itibaren kurulan tüm hükümetler büyük ihtimam gösterdiler. İşte nihayet bugünlerde bir stratejik işbirliği gerçek anlamda değerini bulmaya başladı.
Adana Mutabakatı imzalandığı sırada karşılıklı ticaret hacmi 100-150 milyon dolar civarında ve düzensiz miktarda iken, 2009 yılı sonbaharı itibariyle bu miktar 1.8 milyar dolara dayandı. Bunun yaklaşık 1.15 milyar doları Türkiye’nin ihraç ettikleridir. Yakın bir gelecekte ise bu tutarın 2.5-3, hatta 4 milyarı bulması sürpriz olmayacaktır. Bu miktar belki Türkiye açısından önemli gözükmeyebilir. Normal koşullarda Suriye’nin Türkiye’den sanayi üretimi ağırlıklı ürün alması beklenmektedir. Türkiye ise, sınır illerinde kullanılacak doğalgazı v petrolü Suriye’den alabilir. El emeğinin daha ucuz olduğu Suriye’de yeni üretim tesisleri (bilhassa tekstil ve yiyecek) açılabilir. Mevsimlik işçiler iki tarafa da geçebilir. Ancak, dış ticaret hacmi 25-30 milyar dolarlar civarındaki Suriye için oldukça önemli bir rakamdır.
Suriye-Türkiye ticari ilişkilerindeki bu önemli ticaret rakamları, Türkiye’ye karşı daha istikrarlı bir komşuluk ilişkisini ve AB ülkelerindeki gibi, örtüşen çıkarlar üzerine kurulan bir ortaklığı getirip geliştirebilir. Bu ortaklık da Fırat’ın suyunun paylaşımında, Hatay meselesinde (Türkiye’den ziyade Suriye’nin meselesidir), Suriyeli Türklerin hak ve hukukunun gözetilmesinde, terörle etkin mücadelede, bölgesel sorunların çözümünde işbirliğinde kendisini daha belirgin gösterebilecektir.
Öte yandan, Türkiye-Suriye Stratejik İşbirliği Toplantısı, Suriye-Irak arasındaki sorunları gidermede de önemli bir rol oynayabilir. Henüz ABD askerlerinin mevcut olduğu Irak’ta, el-Maliki hükümetinin sorunları saymakla bitecek gibi değildir. Bunun üzerine bir de Suriye-Irak anlaşmazlığı eklenmiştir. İki ülke arasındaki güven bunalımını çözebilecek bir anlaşmanın yapılması hali, sadece iki ülke arasında değil, Türkiye açısından da önemli gelişmeleri beraberinde getirebilecektir. Irak’la Türkiye’nin “Stratejik İşbirliği Konseyi”nin, Suriye ile gelişen bir hızda mesafe kat etmesi beklenmemekle birlikte, Suriye-Irak sorununun giderilerek, üçlü bir “stratejik işbirliği” mekanizmasının kurulması, her üç ülkedeki sorunların çözümünde bir sinerji yaratabilecek potansiyel taşımaktadır. En azından üç ülkedeki terör ve güvenlikle sorunlar karşılıklı işbirliği ile minimize edilebilecek, güvenlik ve istikrarın bulunduğu yere de ekonomik yatırımlar yerleşebilecektir. Şu anda Orta Doğu ve Hazar havzalarının enerji hammaddelerinin boru hatlarıyla Avrupa’ya ulaştırılması için, bu yönde siyasi konjönktör de oldukça elverişli hale gelmiştir. Bu yöndeki en önemli engel, muhtemeldir ki İsrail-Arap anlaşmazlığıdır.
Suriye-Türkiye Stratejik İlişkilerinde Madalyonun Arka Yüzü
Türkiye ile AB arasında “Gümrük Birliği” anlaşması olduğu gibi, Suriye ile de “Arap Birliği” arasında benzer bir gümrük birliği anlaşması mevcuttur. 13 Ekim’i takiben Suriye ile atılacak ticaret ve ekonomik anlamdaki her adım, bir bakıma AB ve Arap Birliği’ni de etkileyecektir. Zira özellikle taraflar arasında vizesiz sınır geçişine, bir de gümrük kolaylığı getirilirse, bu sadece iki ülke ticari ilişkilerini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda AB ve Arap Birliği ülkelerinin ürünlerinin de karşılıklı ve “gümrüksüz” ticaretini gerçekleştirecektir. Şayet Suriye-Türkiye ilişkilerinin geleceğinde, AB ve Arap Birliği ürünlerinin ticareti büyük boyutlara ulaşırsa, AB ve Arap Birliği’nden taraflara yükselen dozda eleştiriler yükselecektir…
Türkiye-Suriye ilişkilerinde ikinci olumsuz beklenti, mülteciler meselesidir. Suriye’de halen çoğunluğu Irak’lı olmak üzere oldukça önemli sayıda mülteci bulunmaktadır. İki ülke sınırlarında vize uygulamasının kalkmasıyla, bu mültecilerin Türkiye’ye, ya da Türkiye üzerinden AB ülkelerine geçmesi için “mafyavari” bir yapılanmanın Suriye’de devreye girmesi kaçınılmazdır. Yani, Suriye’de bu mülteciler ve yeni gelecekler için bir Suriye pasaportu çıkaran mafya türeyecek ve bu Suriye pasaportlu insanlar Suriye-Türkiye sınırından Türkiye’ye akın edebileceklerdir. Bir kısmı Türkiye’de kalırken, bir kısmı da Türkiye üzerinden AB ülkelerine geçmek isteyeceklerdir. Bu mülteci “akınının” gerçekleşmesi hali, Türkiye’de özellikle İstanbul, İzmir, Antalya ve Edirne gibi şehirlerde sosyal rahatsızlıklara (hırsızlık, kapkaç, uyuşturucu ticareti, kadın ticareti vb.) sebebiyet vereceği gibi, devlet bütçesine de yük getirecektir. Keza, AB ülkelerine geçmelerinin önlenmesinde ilave güvenlik önlemlerini gerektirdiği gibi, illegal geçişlerin artması halinde, başta Yunanistan ve Bulgaristan’dan olmak üzere, AB ülkelerinin şimşekleri çekilebilecektir.
Bir diğer ve nispeten daha küçük sorun da Türk üretim tesislerinin sökülerek Suriye’de kurulması halinde yaşanabilir. Zira Türkiye bu gelişmeyle, hem vergi getiren tesisleri kaybedebilecek, hem de işsiz sayısında artış kaydedebilecektir. Keza, vize kolaylığı ile Suriye’den Türkiye’ye geçen mevsimlik işçi sayısının artış kaydetmesi hali de, Türkiye’de işsizlikle ilgili sorunlarda tırmanışa, dolayısıyla da sosyal sorunların artışına sebebiyet verebilir.
Suriye gibi, Irak ve İran’la siyasi ilişkilerin “sıfır sorun” esasına göre geliştirilmesi, buna karşılık İsrail’le ilişkilerin tam tersine ve “sıfır sorundan çok soruna” dönüştürülüyor olması, İsrail’de daha büyük tepkiyle karşılanmaya başlanmıştır. Her ne kadar İsrail’de ABD’nin Obama yönetimi ve AB ile pek yıldızı barışmayan Netanyahu hükümeti mevcutsa da, ABD’deki Yahudi lobisinin etkisi unutulmamalıdır. İsrail, Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak ve Türkiye-İran ikili ilişkilerinin gelişmesinden, hele de Türkiye’nin İran’ın nükleer silah üretimiyle ilgili çalışmalarına duyarsız kalmasından pek rahatsızdır. Keza, Türkiye’nin Irak-Suriye sorununda arabulucu olması hususunda da pek mutlu olacağı söylenemez. Zira Suriye’ye ilaveten, Suriye ile yakın ilişki içerisinde bir Irak ve hemen onun yanı başında bir İran, İsrail’in hiç de arzu etmediği bir senaryodur. Bu üç ülkenin bir araya gelmesi demek, Hint Okyanusu ve Orta Asya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir “Şii kuşağı” demektir. Dahası, hedefleri içerisinde İsrail’e yönelik Saddam Hüseyin tehdidinin ortadan kaldırılması da mevcut bulunan, 2003 Irak müdahalesinin boşuna yapıldığı anlamına gelecektir.
İran-Irak-Suriye işbirliğinin yükselmesi, Suriye’yi İsrail karşısında daha güçlü kılabileceği gibi, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerdeki “Müslüman kardeşler” oluşumunu da yönetimlerine karşı Hamas gibi bir silkinişe sevk edebilecektir. Dolayısıyla Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan’da rahatsızlıklar artabilecektir.
Türkiye açısından bakıldığında, kuşkusuz Türkiye’nin bu komşu ülkelerle ilişkilerini düzeltmesinin ardında yatan niyet, İsrail ya da Mısır veya bir başka ülke karşıtlığı değildir. Türkiye açısından önemli olan, bölgeye istikrar gelmesi, istikrarın da bölgeye ekonomik yatırımları ve zenginlikleri çekmesi, böylece bölge ülkelerinin birbirleriyle didişerek mevcut varlıklarını boş yere harcamaları yerine, ortak çıkarlar etrafında birlikte kalkınmanın yolunu açabilmektir. Bu ise, uzun vadede bölgedeki sorunların silahsız ve terörsüz çözümünde büyük kolaylıklar sağlayabileceği gibi, bölgenin demokratikleşmesine de yarar sağlayabilecektir. Ancak bu denklemi gelinen aşamada İsrail’in, Türkiye gibi anlamasını da beklememelidir. Zira 1996 yılında Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması ile evvelce kurulan Yunanistan-GKRY-Suriye (daha sonra Ermenistan ve İran) Stratejik Savunma Konsepti’ne karşı bir ittifak oluşturulmuştu. Bu ittifaka paralel, terörle mücadelede ve PKK elebaşının yakalanmasında İsrail’den önemli destekler görülmüştü.
Ancak, 2003 ABD’nin Irak müdahalesi ve ardından Musevi asıllı “Yeni Muhafazakarlar” (neocon)’ın ABD’deki G.W. Bush yönetimindeki etkinliği, üstelik Irak’ta Türkiye-ABD çıkarlarının çatışması gibi hususlarla başlayan bir güven bunalımı, gelinen günde zirve yapmıştır. Türkiye, İsrail’in son Gazze Şeridi saldırısı, ardından Ocak 2009’da Davos’taki Gazze Paneli’nde yaşanan “one minute” krizi ardından, neredeyse İsrail’le pek çok alanda ilişkilerin ucunu bıraktığı izlenimi vermektedir. Bunlardan sonuncusu, 12-23 Ekim 2009 tarihlerinde Konya’da icra edilmesi planlanan “Anadolu kartalı” adlı uluslararası hava tatbikatına, tabir yerindeyse son anda İsrailli uçakların katılmasının önlenmesiyle yaşanmıştır. Bu durum, neredeyse her ülkeyle “sıfır sorun” yaşamaya özen gösterdiğini söyleyen AKP Hükümeti’nin, İsrail’e karşı ayrımcı bir yaklaşımı gibi algılanmaktadır. Gazze Şeridi ve Davos’ta yaşananların, 29 Mart 2009 Mahalli seçimleri nedeniyle içe dönük bir siyasi yatırım olduğu sıkça bahsedilmişti. Ancak gelinen günde, hala İsrail karşıtı bir görünüm sergilenmesi, akla “Acaba yakında erken genel seçimler mi var?” sorusunu getirmektedir.
Sonuç
Suriye-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi, geç olsa da 1998 Adana Mutabakatı’nı takiben her hükümetin ve her Türk devlet adamının ihtimamla yaklaşımı sonucunda büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Mülteciler sorununa, gümrükle ilgili mevzuata ve yöresel ancak muhtemel bir işsizlik sorununa çare bulunması halinde, hem iki ülkenin kalkınmasında, hem de Orta Doğu’daki istikrarın yerleştirilmesinde çok önemli bir gelişmedir. Bu gelişmenin artarak devamı için, Suriye-İsrail arasındaki Golan Tepeleri sorununun çözülmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerine benzer gelişmenin Türkiye-Irak-Suriye arasında üçlü işbirliğine dönüştürülmesi gerekecektir.