Küreselleşme, insanlık tarihi boyunca farklı düzeylerde olagelmiştir. Ticaretin gelişmesiyle de hız kazanmıştır. 1815 yılında gerçekleştirilen Viyana Kongresi, uluslararası platformda bir kaç devletin birlikte harekât etme ve birbirlerine bağlı olarak ortak kararlar alma bağımlılığını getirmişti. Bu durum, insanların temel sorunlarını ve ortak sorunlarını ele alan birçok normun uluslararası alanda ortaya çıkmasına neden oldu. Teknolojinin gelişmesi, küreselleşmeye yeni bir boyut kazandırdı ve Batı’yı dünya finans merkezi haline getirdi. Ancak, son dönemde ABD merkezli ekonomik krizin ortaya çıkmasıyla birlikte, paranın Batı’dan Doğu’ya kayışına şahit olundu. Dolayısıyla, bugün artık ekonomisinin iyi olmasını isteyen her hangi bir ülke, doğu ülkeleri ile ilişkisini geliştirmek durumundadır. Çünkü bugünkü dünyamıza eski dünya mantığıyla yaklaşmak, bölgede ortaya çıkan yeni dinamiklerin doğru algılanmamasına yol açar. Aynı şekilde, gelişmeleri anlamak için siyasi ilişkilere salt siyasi olarak yaklaşmak da yanlış sonuç doğurur. Siyasi ilişkileri etkileyen ve yönlendiren ekonomi ilişkilerine de bakılması gerekmektedir. Çünkü küreselleşen dünyamızda ülkeler arası siyasi ilişkilere bakıldığında, ekonomi ağı üzerinde ülkeler arasında ekonomi bağımlılığı yaratıldığı görülmektedir. Bu durum, ülkeler arasında ekonomi işbirliği, serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak pazar ve iktisadi birlik gibi dünya ekonomisini bütünleştiren işbirliği anlaşmaları ile sağlandı. Bunun sonucu olarak, ülkelerin dış politikası ile iç politikası iç içe olmaya başladı. Ülke içi demokrasi dalgalarının varlığı, o ülkenin dış politikasının önünü bağımlılıklara açtığı için de demokrasi, insan hakları ve insani değerler ön plana çıktı.
Bedeli Kaybeden Öder
SSCB’nin dağılmasıyla birlikte dünya, iki kutuplu düzenden ABD egemenliğindeki tek kutuplu düzene geçti. Yaklaşık 13 yıl süre tek süper güç olan ABD önderliğindeki tek kutupluluk düzeni, Irak savaşıyla sona erdi ve ABD, “tek süper güç” olmaktan “tek küresel güç” olmaya kaydı. ABD’nin tek başına patlak veren hiçbir soruna çözüm getiremiyor oluşu, bu küresel gücün etrafında, bölgesel bazı güçleri ortaya çıkardı. Bu süreçte, hiçbir sorunun tek başına ABD tarafından çözülemeyeceği gerçeği ile hiçbir sorunun ABD’siz çözülemeyeceği gerçeği iç içedir.
ABD’nin Irak savaşını kaybettiğine dair yaygın bir görüş hâkim. Her yenilginin de bir bedeli vardır. Dolayısıyla, ABD’nin yenilgisinin nelere mal olacağını hesaplamak ve değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yenilginin gerçek kriteri, kimin ne kadar bedel ödediğidir. Osmanlı yenilmiştir ve terk ettiği topraklardan elde edilen petrol, yaklaşık yüz yıldan fazla bir süre dünya siyasetinin belirleyici faktörü oldu. Böylece Osmanlı, dünya siyasetinde belirleyici olamadığı gibi etkileyici de olmamıştı. Almanya ve Japonya savaşı kaybetmiş ve bedelini yıllar boyu ABD’ye mal satarak ve karşılığında mal alarak ödemişlerdir. Bu iki ülkenin ekonomisi ABD’ye kaynak aktarmaktan ibaret kalmıştı. Dolayısıyla da dünya siyasetinde etkileyici olmak yerine ancak belirleyen olma konumuna gelebilmişlerdir. Gerçek yenilgi ve bunun boyutu ancak ödenecek bedelin büyüklüğüyle ölçülür. Ayrıca, bir mücadele veya bir savaş sürecinde aslında toprak kaybı ve kazançları veya etki alanlarında değişiklik gerçekleşmez. Geleceğin şekillenmesinde büyük rol oynayan dönüşümler yaşanır. Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin zaferi sosyalizmin filizlenmesiyle sonuçlanmış ve İkinci Dünya Savaşı bu süreci pekiştirmiştir. Osmanlı ile birlikte tarihe gömülen de aslında ekonomi modeli olmuştur. Bu bağlamda, ABD’nin 11 Eylül’den sonra yürüttüğü mücadelenin etki alanlarında bir değişik yapıp yapmadığını ve yeni bir ekonomi ve düşünce sisteminin oluşup oluşmayacağını ayrıca değerlendirmek gerekir.1
Bu bağlamda, Kerkük meselesine yönelik doğru ve rasyonel yaklaşımlar geliştirmek gerekir. Ve Irak seçim yasasının onaylanmasının, Kerkük sorununu çözeceği algısına kapılmamak lazım. Böyle bir kanı, yanılgı olur. Doğru bir politika oluşturmanın yolu, Kerkük’ten Irak’a bakmak yerine Irak’ın içinde bulunduğu bölgeyi doğru algılamak ve sorunun ne olduğuna gerçekçi bir teşhis koymaktır. Asıl sorun ne etnik ne de mezhepsel çatışmadır. Bunlar asıl çatışmayı gizleyen kamuflajlardır. Örtü kaldırıldığında, altında egemen güçlerin çıkar çatışması olduğu görülür. Görüntüyle boğuşmak yerine asıl sorunun çözümündeki yerimizi ve tavrımızı belirlemek gerekir.
1-Mahir Kaynak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerinde Stratejik Analizler, Truva Yayınları, 2008