Üye Girişi | Yeni Üyelik
   08 Şubat 2012 Çarşamba
Enerji Enstitüsü
Terör Enstitüsü
Ermeni Enstitüsü
Göç Araştırmaları
Türk Dünyası Enstitüsü
Ekonomi Enstitüsü
Silahsızlanma Çalışmaları
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Klasik Diplomasi ve Dış Politikadan Çağdaş Diplomasi Uygulamalarına Geçiş
17 Kasım 2009 Güvenlik Stratejileri [10] [12] [14] [16]
Doç. Dr. Celalettin Yavuz
Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı
Terör Enstitüsü
Hakkında - Arşivi

Diplomasi; devletler hukukuna göre milletlerarası ilişkilerin düzenlenmesi ve milletlerarası münasebetleri yürütme ve yönetme sanatıdır. Birinci niteliği müzakeredir. Bütün dünyada devletler umumi hukuku kurallarına göre yürütülen diplomasinin amacı, devletler arasındaki anlaşmazlıkları zora başvurmadan ve barışçı yollardan çözmektir. Bu iş için devletler, başka ülkelerde elçi, orta elçi ve maslahatgüzar gibi çeşitli temsilciler bulundururlar.[1]
 
Diplomasi ve Diplomat Kavramı
 
Bir bakıma diplomasi, uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü ve bu kapsamda ilişkileri sürdürme becerisidir. Diplomat ise yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatı ile bu işte çalışan kimsenin görevi, mesleği anlamına gelen uluslararası ilişkiler terimidir.
 
Dış politikayı uygulama vasıtası olarak da tanımlanabilen diplomasi; antlaşmalar, temsilciler, temsilci mesleği, dış görevlilerin topluluğu, şeklinde dört anlamı da içermektedir. Mecazi anlamda, güç bir sorunun çözümünde gösterilen “politik ustalık” anlamı da taşımaktadır. Devletler, “diplomasi” olarak tanımlanan uluslararası ilişkilerin müzakerelerle yürütülmesi ve yönetilmesini genellikle resmi görevlileri olan “diplomatlar” vasıtasıyla gerçekleştirmektedir. Yani, dışişleri bakanlıklarında bu maksatla istihdam edilen “meslek memurları”, yabancı ülkelerdeki resmi görevleri sırasında, gönderen ülkenin diplomatları olup, uluslararası hukuk ve ikili anlaşmalar çerçevesinde bazı “dokunulmazlıklara” ve muafiyetlere sahiptirler.
 
Diplomasi tür olarak; ikili diplomasi, çoklu diplomasi, konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi, doruk diplomasisi, mekik diplomasisi gibi başlıklar altında da toplanabilmektedir.
 
“Diplomasinin bittiği yerde savaş başlar!” şeklinde yanlış bir anlayış da vardır. Oysa ünlü Stratejist Carl von Clausewitz, “Harp; politikanın başka vasıtalarla devamıdır, harbin başlaması ile politik faaliyet sona ermez, çünkü harp kalem yerine kılıç kullanan politik faaliyetin ta kendisidir.”[2] Diyerek, dış politika ya da diplomasinin sınırlarının, pek de o kadar dar çerçevede kalmadığını açıklamaktadır.
 
Gene birçok kez basında “diplomatik ilişkiler kesildi!” şeklinde yanlış ifadelere de rastlanmaktadır. Tıpkı Ermenistan-Türkiye arasında olduğu gibi, iki ülkenin birbirinde karşılıklı olarak temsilci bulundurmayışı, sanki iki ülke arasında diplomatik ilişki yokmuş gibi algılanmaktadır. Oysa iki ülkenin temsilcileri BM Genel kurulu’nda bir araya geldikleri gibi, Tiflis büyükelçilikleri vasıtasıyla da diplomatik ilişkilerini sürdürmektedirler. ABD-İran ilişkisi de böyledir. Yıllardır karşılıklı büyükelçiliklerini iptal eden bu iki ülke, bırakın diplomatik ilişki kurmamayı, aksine birbiriyle en fazla diplomasi ilişkisi kuran ülkelerin başında gelmektedir. Aşırı gergin “ilişkisizlik” içerisinde dahi, ya BM Güvenlik konseyi kullanılarak, ya da fiilen ABD’nin İran’a yaptırım uygulamalarıyla, bu diplomatik ilişki dostluk içirmese de” sürdürülmektedir. Ya da BM Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer enerji üretim tesislerinin denetlenmesi, gene ABD zoruyla gerçekleştirilen, “zorlama” da olsa, neticede bir diplomatik ilişkinin devamıdır.
 
Dış Politikanın Tayininde Milli Menfaatler-Milli Hedefler ve Hükümet İlişkisi
 
Devletleri yöneten hükümetler, ülkenin bekası (geleceği ve güvenliği) ile halkının refahı için önceliklerini belirler. Diplomasi, burada ülkenin bekası ve güvenliği ile doğrudan ilgilidir. Her devlet, uluslararası ilişkilerde saygın ve güvenilir bir konum edinmek, milli varlık ve bütünlüğünü, tüm menfaatlerini ve ahdi hukukunu[3] iç ve diş tehditlere karsı korumak üzere var oluşundan itibaren uygun bir milli güvenlik siyaseti oluşturmak ve uygulamak durumundadır. Tepkisel politikalardan kaçınmak için milli menfaatlerin önceliklerinin tespiti ve kullanılacak siyaset vasıtaları, devletin konuyla ilgili uzmanlarınca koordineyle sağlanmalı ve gelişmeler ortaya çıktıkça hangi makam/makamların hangi siyaset vasıtalarını yürürlüğe koyacağı, kimlerle koordine edeceği önceden tayin edilmelidir. Bu suretle güvenlik siyasetlerinde ön alınarak, inisiyatifi ele geçirmek mümkün olabilecektir.
 
Devletlerin değişmeyen görevi; ülkelerine daha fazla demokrasi, refah ve güven sağlamak ve bunları geliştirmektir. Devletler bu görevi, milli güç unsurlarını[4] uygun ve uyumlu şekilde kullanarak, milli menfaatlerin öngördüğü milli hedefleri gerçekleştirerek elde etmeye çabalarlar.
 
Milli menfaat; bir milletin kendi güvenliği, refah ve mutluluğu için gerekli olduğuna inandığı hususlar[5] olup, milli menfaatlerin neler olabileceği gerçekçi ve akılcı bir yöntemle, milletin genel istek ve yararı göz önünde bulundurularak çağdaş ölçülere ve milletin değerlerine ve beklentilerine uygun olarak, hükümetlerce saptanır. “Milli menfaat”; milli politikanın yalnız meşru nedeni değil, aynı zamanda esas sebebidir. Hükümetin vazifesi milli menfaatleri gerçekleştirmektir.[6]  
 
Milli hedef;  bir milletin milli menfaatlerinin gerçekleştirilmesinde ulaşılması gereken ve ulaşıldıktan sonra da korunup devam ettirilecek somut ve belirleyici hedeflerdir. Milli hedefler, milli menfaatlerden doğar. Milli hedeflerin saptanması, siyasal iktidarların sorumluluğudur. Siyasal iktidarlar değişse de, milli hedefler sık sık değiştirilmez. Milli hedefler, daha açık olarak çoğunlukla siyasal iktidarların hükümet programlarında ifadesini bulur. Ancak milli hedeflerin, devlet siyasetiyle ilgili olarak gizli olan yönleri de vardır. Bu gizlilik, onların devlet sırrı olarak gereken titizlikle korunmasını gerektirmektedir.
 
Devlet, milli hedeflerini gerçekleştirmek üzere genel bir stratejiye ve plana sahip olmak zorundadır. Devlet bunun için milli Gücünü kullanır. Milli siyaset; Bir milletin savaş ve barışta milli menfaatlerini geliştirmek ve milli hedeflerini elde etmek için siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri güçlerini geliştirmek ve kullanmak ilim ve sanatıdır. Milli Strateji ise, milli gücü kullanma şekli ve yöntemidir.[7]
 
Milli strateji; bir milletin varlığı ve refahı için kabul edilen genel siyasetin daha çok orta ve uzun vadeli uygulama şeklidir. Bu uygulama; çeşitli tutum, davranış ve hareket tarzları şeklinde ortaya konulur. Bu hareket tarzları milli siyasetin analizinden doğar.Bu analizde önce milli hedefler saptanır, bundan sonra da hedefe ulaştıracak hareket tarzları kabul edilir. Milletin maddi ve manevi tüm gücü milli stratejinin itici gücü olduğundan, bu güçlerin nasıl ve hangi önlemlerle geliştirileceği de milli stratejinin kapsamına girer. Milli stratejinin ayrıntılı bir şekilde saptanmasında; “ne, nerede, ne zaman ve nasıl?” sorularına cevap verecek bir planın hazırlanması tercih edilir. MGSB bu hususları içermek üzere hazırlanır.
 
Devletin ve toplumun iç ve dış güvenliğinin korunması ve kollanması, Anayasa gereği hükümetlere düşen başlıca bir görev olmaktadır. Bu görevin icrasında temel rehber MGSB’dir. Uygulamada; gizlilik ihlali, gerileme, zafiyet, engelleme gibi hususlar; telafisi devlete ve millete çok pahalıya mal olan ve bazen imkansızlaşan milli değer kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle milli güvenliğin korunması ve kollanması maksadıyla tasarlanacak milli güvenlik sisteminin; araştırma, inceleme, değerlendirme, karar alma, uygulama vb. işlemlerinin; demokratik düzen içinde ve gecikilmeden, gizliliğine zarar verilmeyecek bir şekilde ve özelliği nedeniyle ihtisas alanlarına saygı gösterilmesini esas alan bir yaklaşımla oluşturulması gerekmektedir.
 
Anayasa hükümlerine göre, Milli Güvenlik Kurulu; Devletin milli güvenlik siyaseti hakkında görüş oluşturmak ve Bakanlar kuruluna bildirmekle görevlidir. Devletin milli güvenlik siyasetinin tespiti sorumluluğu ve uygulama yetkisi ise, Bakanlar Kuruluna aittir. Bakanlar Kurulu, devletin milli güvenlik siyaseti esaslarını MGSB ile belirlemektedir. MGSB, MGK Genel Sekreterliğince, sivil veya asker, ilgili tüm makam ve kuruluşlarla koordine edilerek hazırlanmaktadır.[8]
 
Dünyada Güç Dengeleri ve Bu Dengeler Arasında Diplomasi Yönetimi
 
Bir ülkenin dış politikasını tayininde çeşitli güç dengelerinin dikkate alınması bir zarurettir. XX. yüzyılın başlarında diplomaside öne çıkan simalardan ABD’li HenryMorgenthau’ya göre, “güç dengesi ve onu korumaya yönelik politikalar yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda egemen devletler toplumunun istikrarını sağlayan hayati bir faktördür.”Bu nedenle devletler, böl ve yönet prensibini uygulamak, toprak ödünleri vermek, silahlanmak, ittifak ve koalisyonlar kurmak biçiminde stratejiler uygulama yoluna gidebilmektedirler.[9]
 
Öte yandan, kamuoyunda anlaşılanın aksine, güç dengesi sistemi krizleri, hatta savaşları önlemek iddiasında değildir. Düzgün işlediği zaman, hem bir devletin diğerlerini egemenliği altına alma arzusunu, hem de anlaşmazlıkları sınırlamak amacındadır. Bu sistemin amacı, barıştan çok istikrarın ve aşırılıklardan kaçınmanın sağlanmasıdır. Bir güç dengesi düzenlemesi, tanımı gereği uluslararası sistemin her üyesini tatmin edemez. Fakat hoşnut olmayan tarafın hoşnutsuzluğu, uluslararası düzeni bozmaya kalkışacağı düzeyin altında kaldığı sürece, sistem en iyi şekilde çalışmış demektir. ABD’li ünlü siyaset ve devlet adamı Henry Kissinger’e göre, “Gerçekte, insanlık tarihinde güç dengesi sistemleri çok seyrek olarak yer almıştır. Batı yarımküresinde hiç görülmemiştir. Çağdaş Çin topraklarında ise, iki bin yıl önceki savaşçı devletler devrinden beri güç dengesi sistemi olmamıştır. İnsanlığın büyük bölümü ve tarihin en uzun devreleri için tipik devlet modeli, imparatorluktur. İmparatorluklar ise, uluslararası sistem olmak çabası içindedirler. İmparatorlukların güç dengesine gereksinimleri yoktur. Birleşik Devletler, Asya’da Amerikalarda ve Çin tarihinin çoğu döneminde dış politikalarını böyle yürütmüştür. Batı’da güç dengesi sistemlerinin uygulandığı örneklere eski Yunanistan’ın ve Rönesans İtalya’sının şehir devletleri arasındaki sistemde ve 1648 Vestfalya Barış Antlaşması’nın ortaya çıkardığı Avrupa devlet sisteminde rastlanır. Bu sistemlerin ayırıcı özelliği, birbirine denk güçte devletlerin var olması gerçeğini yücelterek, dünya düzeni için yol gösteren bir ilke haline gelmek olmuştur.”[10]
 
Soğuk savaş sırasında dünya, belki de tam anlamıyla bir “güç dengesi” ortamında yaşadı. Doğu-Batı şeklinde beliren bu oluşumda belki taraflardan biri aynı güçte değildi. Ancak, karşı tarafa verilecek hasar dikkate alındığında, tarafları caydıran önemli bir güç dengesinin tesis edilmiş olabildiği de görülebilmekteydi. Zaten taraflardan biri bu güç mücadelesini sürdüremeyince, sonunda iflas etmiş ve denge bozulmuştu.
 
Bu dengenin bozulmasıyla birlikte, yani soğuk savaşın sona ermesiyle, bir ara dünyanın tek küresel gücü ve “patronu” konumuna erişen ABD, Bill Clinton döneminde bu hazzı tadabilme mutluluğunu yakalayabildi. Başka bir ifade ile ABD, Clinton döneminde dünyanın “tek patronu” olabilme zevkini sürdü. Hatta bu zevk George W. Bush’un ilk döneminde de bir süre geçerliliğini kordu. Bu sebepledir ki Bush yönetimi adeta “Ben kuvvetliyim, istediğimi yaparım!” mantığıyla hareket etti. Ancak bu “saltanat” özellikle Bush’un ikinci dönemiyle birlikte sona ermeye başladı. Irak’taki bocalamalar, Afganistan’da bir türlü başarının yakalanamayışı, İran’ın nükleer güç üretimine yönelik çalışmalarının her türlü ABD baskı ve tehdidine rağmen sürdürülmesi, Kuzey Kore’nin ABD’ye kafa tutarcasına nükleer denemeleri sürdürmesi, Venezuella’dan Hugo Chavez’in ABD’ye rağmen politikaları ve çıkışları, Çin ile Hindistan’ın ekonomik ağırlıklarını giderek siyasi ağırlığa dönüştürmeleri, 11 Eylül 2001’den sonra artan terör tehdidinin ortadan kaldırılamayışı, bu olayı takiben artan petrol fiyatlarıyla Vladimir Putin’in liderliğindeki Rusya’nın “yeniden” doğarak dünya siyasetine ortak oluşu ve nihayet 2007 yılında hissedilen dünya ekonomik krizinin ABD’nin bile belini büken etkileri ile ABD “küresel patron”luğa veda etmek mecburiyetinde kaldı. Buna rağmen ABD dünyanın ekonomik-siyasi-bilim ve teknoloji-askeri açılardan en büyük “milli gücü”ne sahiptir. Ancak, bu güç nispi (göreceli) bir şekilde aşınmaktadır.
 
Aslında ABD’nin bu nispi düşüşü yaşayacağı ABD’nin ünlü siyaset adamı Kissinger tarafından 1990’lı yıllarda açıklanmaya çalışılmıştı. Kissinger’e göre XXI. yüzyılda bir taraftan dünyada bölünmeler yaşanacak, diğer taraftan da küreselleşme alabildiğine yaygınlaşacaktı. Dünyada devletler arası düzen, soğuk savaş kalıplarından çıkarak, yeniden XVIII. Ve XIX. Yüzyıl Avrupa devlet sistemine dönüşecekti. Yeni düzende ABD, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya, Hindistan ile küçük ve orta büyüklükte birçok devletten oluşacak, uluslar arası ilişkiler ilk kez “gerçekten” küreselleşecekti. Haberleşme, ekonomi alanlarındaki eş zamanlı çevrim yanında, nükleer yayılma, çevre duyarlılığı, nüfus artışı ve ekonomik bağımlılık gibi pek çok yeni konuların su yüzüne çıktığını, bunlarla baş edebilmenin de küresel işbirliğinden geçtiğini ifade etmektedir.[11]
 
Soğuk savaş sonrası Doğu-Batı dengesinin bozulması üzerine ABD’nin tek, en etkili ve “orantısız” güç olarak ortaya çıkması, tüm dünyada yeni bir güç kavramının yerleşmesine sebebiyet verdi. Bunun adı “küresel güç”tü. Gelinen günde güç merkezleri şöyle sıralanabilir:      
     1. Küresel güç merkezleri: İlgi alanı uzay olup, etki alanı tüm dünyayı kapsamaktadır. ABD’nin Bill Clinton dönemi ve G.W. Bush’un ilk dönem başkanlığındaki ABD gibi.
     2. Kıtasal güç merkezleri: İlgi alanları genellikle tüm dünyayı kapsamakla birlikte, etki alanları bulundukları kıtayla, çevreyle, varsa deniz aşırı çıkarlarını içermektedir. İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi.
     3. Bölgesel güç merkezleri: Bulundukları coğrafya ve çevresinde etkili çekim alanları mevcuttu. Türkiye, Mısır, İran bu kategoriye giren ülkelerdir.
     4. Sınırlı güç merkezleri: Bulundukları coğrafyada etkileri mevcut, ancak uluslararası tesirleri sınırlı olan devletlerdir.[12]
 
Dış Politikanın Tayininde Rol Oynayan Etkenler ve Kurumlar
 
Aşağı yukarı tüm ülkelerin dış politikası, ismi farklı olsa da, yukarıda özetlenen güç dengesi prensibine ve “Milli” güvenlik siyaset belgesine göre tayin edilmeye ve yürütülmeye çalışılır. Bu milli güvenlik ve refah ağırlıklı dış politikanın belirlenmesinde yararlanılan kurum ve araçlar ise şöyledir: (1) Hükümet (Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı-Genelkurmay Başkanlığı, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanlığı, Enerji Bakanlığı), (2) Cumhurbaşkanlığı, (3) Meclis (Dış İlişkiler Komisyonu, Meclis Başkanlığı).
 
Dış politikanın oluşturulmasında doğrudan ya da dolaylı yararlanılan kurum ve oluşumlar da şöyle özetlenebilir: (1) Anamuhalefet ve muhalefet partileri, (2) Dış dünyada etkin sivil toplum örgütleri (Türkiye’de TÜSİAD, TOBB vb, muhtelif ülkelerde nükleer silah karşıtları, uluslararası fonları yöneten SOROS gibi kuruluşlar, Greenpeace vb…), (3) Düşünce kuruluşları (Türkiye’de TÜRKSAM, ORSAM, SAREM vb. ABD’de RAND Coop., Almanya’da Konrad Adenauer Stiftung gibi.), (4) Üniversiteler, (5) Sendikalar, (6) Saygın işadamları, bilim adamları, yazarlar, sporcular, evvelce çok üst düzey devlet adamlığı yapmış olan kişiler, (7) Silah endüstrisindeki firmalar, (8) Meclislerin çeşitli dış komisyon eşbaşkanlıkları ve dostluk gurupları (AB Komisyonu üyelikleri, NATO Parlamenter Asamblesi Türk Gurubu, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türkiye Gurubu, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Parlamenter Asamblesi “AGİTPA” Türk Gurubu, İslam Kalkınma Örgütü Parlamenter Asamblesi “İKÖPA” Türk Gurubu, Barış İçin Asyalı Parlamentolar Birliğinde “BAPB” Türk Grubu, İnsan hakları Gurubu, çeşitli ülkelerin meclisleriyle dostluk gurupları vb.), Yukarıdaki unsurların bir kısmının da içerisinde olabileceği çeşitli ülke ve uluslararası kuruluşlarındaki “Lobi”ler, (9) IMF ve Dünya Bankası gibi, güçlü ülkelerin etkisini, finans sıkıntısı sebebiyle sıkıntı çeken ülkeler üzerinde dış politika baskısı olarak kullanılması.
 
Dış Politika Oluşumunda Düşünce Kuruluşları
 
Dış politikanın oluşturulmasında devlet adamlarına yardımcı olmak maksadıyla eski Yunan’dan beri bir gelenek mevcuttur. Rönesans-Reform dönemleri ile Avrupa’da özellikle İngiltere olmak üzere, üniversitelerin geliştirilmesi, ABD’nin bağımsızlık savaşı, Fransız İhtilali sonrasında düşüncelerin tartışıldığı mekanlar artış kaydetti. Bir zamanlar Roma konsüllerinin tartışmaları ve Türklerde Kurultaylar ile divanlardaki tartışmalar-meşveredlerin konuları, profesyonel uzmanların araştırma-inceleme yaptığı, tartıştığı mekanlar haline getirildi. ABD’de XX. yüzyılın ilk yarısında, Avrupa’da ikinci yarısında, Türkiye’de ise son çeyreğinde ve son on yılında göze çarpan ölçüde düşünce kuruluşları da hizmete girmeye başladı.
 
Düşünce kuruluşları gerçekten devlete, ya da devlet adamlarına yararlı olmakta mıdır? Bu soruya “düşünce kuruluşlarının işlevi” başlığı altında şöyle bir cevap verilmektedir: (1) Hükümet politikalarının niteliğini yükseltebilirler. (2) Diğer insanların düşüncelerinin akacağı bir mecra olabilirler. (3) Toplumda politikalar üzerine yapılan tartışmaların niteliğini yükseltebilirler. (4) Hükümetlerin dile getiremedikleri düşüncelerin tartışmaya açılmasını sağlayabilirler.[13]
 
Düşünce kuruluşları, üniversitelerde araştırmalar yaparak dış politikada çözüm önerileri üretmeye çalışan “entelektüeller”, genellikle farklı fikir önermeleri açısından önemlidirler. Ancak, bunların pek çoğunda devlet tecrübesizliği ve olaylarla “sorumluluk” kapsamında tanışanlar yok denecek kadar az olduğundan, pratik çözüm önerileri gerçek hayata uymayabilmektedir. Bu sebeple kendisi hem bir “entelektüel”, hem de bir devlet adamı olan Henry Kissinger, dış politika uzmanı ile devlet adamı arasındaki farkı şöyle açıklamaktadır:
     “a. Entelektüeller, uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz ederler. Devlet adamları ise, bu sistemi kuran kişilerdir. Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır. Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir. Devlet adamı ise sorunları önünde bulur.
    b. Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir. Devlet adamı için asıl sorun zaman darlığıdır.
    c. Analist üzerine risk almaz. Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir. Devlet adamı ise, bir tek tahmin yapma hakkına sahiptir, yaptığı yanlışlardan dönüş yoktur.     
    d. Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entelektüel gücüne göre değerlendirilir. Devlet adamı ise, doğruluğu kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir. Kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir.”[14]
 
Dış Politikanın (Diplomasinin) Koordinasyonu ve  Başarı
 
Diplomaside bir diğer önemli husus da tecrübeli diplomatlardan Nüzhet Kandemir tarafından şöyle ifade edilmektedir: “Ülkeyi idare edenlerin, her şeyin başında devlet ciddiyetine vakıf olmaları, gereksiz yer ve zamanlarda görev alanları dışındaki konularda sırf medyada adları geçsin diye konuşup, temelsiz görüş beyan etme alışkanlığından kendilerini kurtarmaları beklenir. Hükümet adına açıklama ve beyanların resmi sözcüler tarafından yapılması usul haline getirilmelidir. Devlet, genelde sivil toplum kuruluşları, özelde düşünce kuruluşları ile eşgüdümden kaçmayıp, bir yandan onların görüş ve değerlendirmelerini alırken, diğer yandan kendilerini çeşitli konularda, perde arkasında olup bitenler hakkında bilgi ile donatıp çalışmalarını kolaylaştırmalıdır. İyi niyeti bile olsa, eksik ve yanlış bilgilere dayanılarak yapılacak çalışmalar beklenenin aksine sonuçlar vermeye mahkum olur.[15]
 
Çok yakın bir zamana kadar ülkelerin dış politikası, dışişleri bakanlıkları tarafından yönlendirilmekteydi. Gelinen günde ise bu iş “koordinasyon” şeklinde yürütülmeye çalışılmaktadır. Çünkü cumhurbaşkanlıklarının, Meclisin çeşitli etkinlikleri, küreselleşen dünyada çeşitli ekonomik kurumların (finans, ticaret, üretim vb.) baş döndürücü hızdaki faaliyetleri, üniversiteler ve bilim kurumlarının küresel etkileşim ve iletişimle sınır tanımayan ülkeler ve kıtalar arası faaliyetleri, tüm bunların tek bir merkezden “yönetilip, yönlendirilmesini” oldukça sınırlandırmaktadır. Tüm bu güçlüklere karşın, ülkenin milli çıkarları için gene de koordinasyonun sağlanması çok önemlidir.
 
Değişen Güç Dengeleri Ortamında Bölgesel Güç Türkiye’nin “Düzen Kurma” Arayışları
 
Gelinen günde, ülkeler arasındaki nispi güç dengelerinde de önemli değişimler yaşanmış, bu sebeple dünyaya, ya da çevre ülkelerin bulunduğu bölgelerde “düzen kurma” işlevine soyunan ülke sayılarında artış kaydedilmiştir. Henry Kissinger bu durumu, “…ortaya çıkan uluslararası düzende, milliyetçilik yeni bir hayat bulmuştur. Milletler, yüksek ilkeler yerine daha sık ve artan ölçüde kendi çıkarlarının takipçisi haline geldiler. Bu sebeple işbirliği, yerini daha çok rekabete bıraktı. Soğuk savaş döneminde en azından birçok ülke tarafından unutulan bu davranış biçiminin gelecek onyıllarda daha sık tekrarlanacağı beklentisi vardır!”[16] şeklinde açıklamıştır.
 
Özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’nin yanında ortaya çıkan ve “Altı Büyük Devlet” olarak bilinen, Avrupa’daki güç dengesini oluşturan İngiltere, Almanya, Rusya, Fransa, Avusturya-Macaristan ile İtalya, sadece Avrupa’ya değil, Avrupa’yı etkileyen yakın çevreye de çeki düzen vermeye, bu coğrafyalarda düzen kurmaya çalışmışlardır. İkinci Dünya Harbi’nden sonra bu yeni düzen kurma arayış ve fiili Batı-Doğu blokları arasında, bilhassa bu iki bloğun büyükleri ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çeşitli uzlaşmalarla gerçekleştirilmiştir. Bu ikiliye zaman zaman BM Güvenlik Konseyi üyesi diğer üç ülke (İngiltere, Fransa ve Çin) de katılmıştır.
 
Soğuk savaşın sona ermesinin ardından, yaklaşık 10-12 yıllık bir “tek küresel güç” dönemi yaşandıktan sonra Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve 2003 Irak müdahalesine “Hayır(!)” diyen Fransa-Almanya’nın tepkileriyle, bu tek küresel güç hegemonyası aşınmaya başladı. Bir diğer ifadeyle, ABD dışındaki bölgesel ve kıtasal güç odakları da kendi etki alanlarında “düzen kurma” görevlerini üslenmeye başladılar. Başlangıçta bu “başkaldırıya” soğuk bakan ABD, kendi gücünün sınırlarının, ya da güç eksikliğinin farkına vararak, bu tip oluşumları engellemek yerine destekleme kararı aldı. Bunlardan ilki belki de 2006 yılı sonlarında Bush yönetimine “Irak’a komşu ülkelerle ilişkileri geliştirme” öğüdü veren “Baker-Hamilton Planı” idi. Bu plan bile gecikmeyle ve ancak 2007 yılı sonlarına doğru yürürlüğe konabildi.
 
ABD, bilhassa Orta Doğu’da “düzen kurma” konusundaki inisiyatifini başka ellere bırakmaya başladı. Bunlardan biri de her şeye rağmen “ABD’nin müttefiki” Türkiye idi. 2006 yılı Ağustos ayında İsrail-Hizbullah çatışması sonrasında Türkiye, 1954 Süveyş Krizi’nden sonra ilk kez, bir Arap-İsrail çatışması sonrasında BM şemsiyesi altında “Barış Gücü” göndermesi için İsrail ve ABD tarafından davet aldı. Bunu takiben Türkiye, Afganistan-Pakistan, Pakistan-İsrail, Suriye-İsrail arasındaki ilişkileri düzeltmek maksadıyla kendine yeni görevler üstlendi. Hatta buna Suriye-İsrail aracılı görüşmeleri dahi eklendi. Türkiye, önüne çıkan her fırsatta komşuları ve yakın hinterlandındaki bölgelerdeki anlaşmazlıkları çözme ve istikrarı sağlama konusunda atılımlarını sürdürdü.
 
Türkiye’nin bu konudaki manevra alanının genişliği sadece kendi “diplomasi” becerisiyle gerçekleşmemişti kuşkusuz. Aslında dünya siyasi konjonktürü de buna yardımcı oldu. Bir zamanlar yakın tehdit olarak görülen Sovyetler Birliği ve Bulgaristan’ın bu özellikleri soğuk savaşın ardından sona erdi. 1970’li yıllarda Ege’deki deniz sahalarının paylaşılmasındaki anlaşmazlık sebebiyle son 30 yılda en büyük sorunun yaşandığı Yunanistan, 1993’te Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile “Ortak Stratejik Savunma Ekseni” kurmuş, daha sonra bu oluşuma Suriye, Ermenistan ve İran da dahil olmuştu. Ortak savunmanın kime karşı olduğu ise haritaya bakınca açıkça görülmekteydi. Bu ülkelerden Suriye ile 1998 sonlarında imzalanan Adana Mutabakatı ile ilişkiler süratle düzelmeye başladı. Yunanistan’la ise 1999 depremleri sonrası önemli bir düzelme yaşandı. 2000 yılı ilk çeyreğinde “Ege’de Güven Artırıcı Önlemler” paketini hazırlayarak, Yunanistan’a bir “barış taarruzu” sunan Türkiye, bu ülkeyle yaşanan gerginlikleri asgari düzeye indirdi. İran ise, Seyyid Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde rejim ihracını yavaşlatmış, hatta Refah-Yol Hükümeti döneminde İran’la ekonomik alanda önemli ilişkiler geliştirilmeye başlanmıştı. Ancak gene de İran’la ilişkilerin düzelmesinde PKK’nın 1999 yılında elebaşısının ele geçirilmesinden sonra başlayan çöküş dönemi, ABD’nin 2003 Irak müdahalesiyle iki ülkede yeşeren terör (Türkiye’de PKK, İran’da PJAK) sebebiyle artan işbirliği, Irak’ın kuzeyinde kurulması planlanan bir Kürt devletine karşı örtüşen çıkarlar, bununla bağlantılı olarak Kerkük’ün statüsü vb. iki ülkeyi birbirine yaklaştırdı. Üstelik Türk kamuoyu, İran’ın neredeyse yarı nüfusunun da “Türk” olduğunu gördü. Irak’la ilişkiler ise Saddam’ın gidişiyle birlikte düzelmeye başladı. Geriye sadece Ermenistan’la ilişkilerin düzelmesi kalmıştı. Bunun için de Ermenistan’ın 1992-1993 döneminde işgal ettiği Dağlık-Karabağ ile etrafındaki 7 Azerbaycan eyaletinden çıkması koşulu getirilmişti. İşte Türkiye, Eylül 2008’de Ermenistan’la “futbol diplomasisi” kanalıyla başlatılan bir ivmeyi devam ettirerek, bu ülkeyle de ilişkilerini geliştirme yolundadır.
 
Her ne kadar bon yıllarda Türkiye’nin “sıfır sorun” yaklaşımıyla komşularıyla ilişkilerini düzelttiği söylemi, yukarıdaki paragraftaki açıklamalara göre gerçeği yansıtmıyorsa da, bölgede Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda, yani istikrarı sağlayabilecek arayışların gayretle sürdürülmeye çalışıldığı da görülebilmektedir. Bu durum aslanda Cumhuriyet Türkiye’sinin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ana prensibine uygun bir hareket tarzıdır. Bu ilke hala devam etmekte, her nasılsa sanki bu ilke unutturulmak istenircesine “sıfır sorun!” diye yeni bir söylem yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
 
Son yıllarda dillendirilen “sıfır sorun” politikasının sonuçları henüz görülebilmiş değildir. Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin geleceği, Türkiye aleyhindeki Ermeni diasporasının olumsuz tavrının değişip değişmeyeceği, Kıbrıs sebebiyle AB’nin Türkiye hakkında alacağı kararın neler olacağı, İsrail’in Türkiye’nin Suriye-İsrail aracılı görüşmelerine yeni bir “evet!” cevabı verip vermeyeceği, İran-ABD ilişkilerinin düzelip düzelmeyeceği henüz birer soru işaretidir. Bu sorulara olumlu işaretler geldikçe, Türkiye’nin son yıllardaki Diplomatik atağının “başarılı” olabildiğine ilişkin değerlendirmeler artabilecek, yani bir bakıma son 6-7 yıllık dış politika uygulamalarının “rüştünü ispat ettiği” ileri sürülebilecektir. Aslında gelinen günde bu gelişme için siyasi konjonktür alabildiğince elverişlidir. Çünkü Türkiye, bilhassa Orta Doğu olmak üzere, etki alanına giren coğrafyada ABD’nin etkisinin azalması ve bu bölgeye girmesine “kerhen” de olsa izin verdiği için, Türkiye önemli bir “kuvvet boşluğu” fırsatından istifade imkanı yakalamıştır.
 
Sonuç
 
Uluslararası ilişkilerde etkinlik sağlamakta kuşkusuz her ülkenin milli gücü ve bu gücü kullanabilecek yetenekteki devlet adamları çok önemlidir. Öte yandan, bazen dünya genelindeki inisiyatif dışı önemli siyasi gelişmeler (soğuk savaşın sona ermesi, 2003 Irak müdahalesi vb.) de ülkelere, dış politikada ve diplomaside yeni fırsatlar getirebilmektedir.
 
XXI. yüzyılda, ülkelerin dış politika tayininde bilinen devlet kurumları yanında pek çok kurum ve uluslararası etkileşim yaratan kuruluşlar da önemli roller oynamaya başlamışlardır. Bu kurumların ve oluşumların diplomasiye etkilerinden azami verimin temini için, dışişleri bakanlıklarının etkili koordinasyon becerisi büyük önem taşımaya devam etmektedir. Günümüzde diplomasi sadece dışişleri bakanlıkları ve üst düzey meslek memurlarıyla sınırlı kalmayıp, onlara ilaveten cumhurbaşkanlarının, başbakanların, muhtelif bakanların, meclis başkanlarının, meclislerde uluslararası bağlantılı gurupların, küresel ilişki ağını geliştiren ekonomik, kültürel ve çevre organizasyonlarının ve üniversitelerin de kullanım alanına girmiştir.
 
Türkiye, yer aldığı coğrafyada, ABD’nin gittikçe azalan küresel etkisinin yarattığı “güç boşluğu”nu doldurmaya talip olmuş, bu talebe verilen olumlu cevap sayesinde de bilhassa Orta Doğu olmak üzere, bölgede “düzen kurma” rolüne soyunmuştur. Bu rolün başarısı ise ancak birkaç yıl içerisinde görülebilecektir. Türkiye’de diplomasinin resmi kuruluşları ve çağın gerektirdiği yeni diplomasi araçları da bu maksada hizmet edecek şekilde yönlendirilmeye çalışılmaktadır.
 
Not: Bu yazının orijinali için bkz: Celalettin Yavuz, “Dış Politika-Diplomaside Klasik Uygulamalardan Dinamik Değişimlere Geçiş”, Jeopolitik, Ekim 2009.


[1] “Diplomasi”, Rehber Ansiklopedisi, http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Diplomasi, (Erişim: 16.9.2009).
[2] Celalettin Yavuz, Askeri Strateji Ders Kitabı/Notu, Deniz Harp Okulu, 2003, s. 3.
[3] Ahdi Hukuk (Antlaşmalar Hukuku): Bir devletin var olması, bağımsızlığı, hükümranlık hakkı, sınırlarına ilişkin bir veya birden fazla devletle yaptığı karşılıklı beyan ve kabulleri ihtiva eden antlaşma ve antlaşmalarla gerçekleşen hukuku içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti için ahdi hukuk; Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi (20 Temmuz 1936) ile oluşmaktadır.
[4] Milli Güç; mevcut kuvvetlerin kullanılması ile elde edilen verimlilik “güç” olarak da tanımlanır. Devletler, milli hedeflerini elde edebilmek için mevcut bütün güç ve imkanlarını seferber ederler. Devletlerin kullandığı güç ve imkanların toplam verimliliğine “Milli Güç” denmektedir. Milli Güç; devletin milli menfaatlerini ve milli hedeflerini sağlamak için kullanabileceği insangücü, coğrafi, ekonomik, askeri, siyasi, sosyo- kültürel, bilimsel ve teknolojik güç gibi güçlerden oluşan maddi ve manevi unsurların tamamıdır.
[5] Süreyya Yüksel, “Strateji Kavramı ve Milli Stratejinin Tayini”, Harp Akademileri Komutanlığı (HAK) Yayını, HAK Basımevi, İstanbul, 1976, s. 5.
[6] Ünlü jeopolitikçi Amiral Alfred Thayer Mahan, milli menfaatlerin hükümet sorumluluğu olarak önemini bu şekilde vurgulamıştır. Bkz: Yılmaz Aklar, “Milli Güvenlik Siyasetinin Oluşturulması”, Stratejik Analiz, sayı 88, Ağustos 2007, s. 48.
[7] Yılmaz Aklar, agy, s. 47.
[8] Yılmaz Aklar, agy, s. 50.
[9] Deniz Ülke Arıboğan, Kabileden Küreselleşmeye, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1988, s. 176. Ayrıca bkz: Celalettin Yavuz, agk. s. 14-15.
[10] Henry Kissinger, Diplomasi, (çev: İbrahim H. Kurt), İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 1998, s. 4-5.
[11] Kissinger, agk, s. 7.
[12] Küreselleşen Dünyada Birlik Oluşturma Stratejisi ve Egemen Devletler Birliği, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2003, s. 157-158.
[13] Hüseyin Bağcı, Aziz Aydın, “Dünyada ve Türkiye’de Düşünce Kuruluşu Kültürü”, Türkiye’de Düşünce Kültürü ve Stratejik Araştırma Merkezleri: Başlangıcından Bugüne Türk Düşünce Kuruluşları, Nobel Yayınları, Ankara, Şubat 2009, s. 77-78.
[14] Henry Kissinger, agk, s. 11.
[15] Nüzhet Kandemir, “Stratejik Düşünme Alışkanlığı”, Türkiye’de Düşünce Kültürü ve Stratejik Araştırma Merkezleri: Başlangıcından Bugüne Türk Düşünce Kuruluşları, Nobel Yayınları, Ankara, Şubat 2009, s. 322.
[16] Kissinger, agk, s. 3.


http://www.turksam.org/tr/a1861.html
Arkadaşına Gönder 3644 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
49095 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
31748 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19056 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
17656 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
15976 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Gazze’ye Yardım Girişimi ve İsrail Saldırısının Soğukkanlı Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 4288 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.