Ahmedinejad’ın ilk kez cumhurbaşkanı seçildiği 2005 yazından beri ABD-İran, İsrail-İran ve BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri ve Almanya (kısaca 5+1) ile İran arasındaki çekişmeleri süreklilik halinde işitmeye başladık. “Ezber” ve “görünen” Sebebi ise, “İran’ın nükleer silah ürettiği” yönündeki kuşkular ve bu kuşkulara karşı İran’ın inandırıcı bir açıklama yapamayışıydı.
İran’da Nükleer Silahlanma “Faaliyetleri” ve Dünya kamuoyunun Tepkisi
Aslında İran’ın 2003 yılından itibaren nükleer silah ürettiğine ilişkin kuşkular, daha 2004 yılında dünya kamuoyuna duyurulmaya başlandı. Üstelik de adı “reformcu”ya çıkan Muhammed Hatemi döneminde yayıldı bu söylem. Ahmedinejad ise, 2005’te cumhurbaşkanlığına ilk kez seçildiğinde önce İran’ın nükleer silah üretmediğini ileri sürdü. Ardından “dışarıdan baskı” görünce, İran’ın da diğer nükleer silah üreten ülkeler gibi, nükleer silah üretme hakkına ve egemenlik hakkına sahip olduğunu savundu. Bu arada İran, üyesi bulunduğu BM Atom Enerjisi Kurumu (AEK)’nun denetlemelerine zaman zaman ayak diredi. Bu direnişler, bir zamanlar Irak diktatörü Saddam Hüseyin’inkileri çağrıştırdı. Saddam da, Irak’ta “Kitle İmha Silahları” (KİS) olduğu propagandası karşısında, olmadığı gerekçesiyle zaman zaman AEK’nin denetimlerine karşı çıkmıştı. Ancak, başta ABD Başkanı George W. Bush yönetimi ve İngiliz Başbakanı Tony Blair hükümeti, Irak’ın “bir şeyler sakladığını” bahane ederek, bu ülkeyi dünya kamuoyu nazarında bırakın “zanlı” ya da “şüpheli” olmayı, düpedüz “suçlu” konumuna sokmuşlardı. Sonuçta 20 Mart 2003’te Irak’a askeri müdahale gerçekleşmiş, müdahaleden bir süre sonra Irak’ta KİS bulunmadığı bizzat “işgalciler” tarafından açıklanmıştı…
Aynı “sudan” bahaneler İran için de üretilmeye başlandı. Hele de Ahmedinejad’ın, İran’ın lehine olması mümkün olamayacak İsrail çıkışı üzerine. Ahmedinejad, İsrail için “İsrail dünya haritasından silinmelidir!” şeklinde tüm dünyayı tedirgin eden bir ifade sarf etti. Şayet bu ifade Irak müdahalesinden önce söylenmiş olsaydı, Irak’tan önce İran müdahalesi bile mümkün olabilirdi.
Ahmedinejad’la birlikte ABD-İran söz düellosu Ahmedinejad-George W. Bush ağız dalaşına dönnüştü. ABD sık sık İran’a BM şemsiyesi altında yaptırımdan söz etti durdu. Ne zaman ki dünya kamuoyunun İran’a karşı ayranı kabardı, İran AEK yöneticilerine nükleer tesislerin denetimi için kapılarını açtı. İran hemen hemen her denetimden sonra, AEK’nin 2010 yılı başına kadar başkanı bulunan Muhammed el-Baraday tarafından aklandı. Sonuç; İran’ın nükleer silah üretmediği yönündeydi. Ancak, bu denetim raporları ne ABD’yi, ne de İsrail’i tatmin etmekten uzaktı. ABD’nin etkisiyle İran’la ticaret yapan firmalara yaptırım uygulanmasına bile başlandı.
Ancak, İran sıradan bir ülke de değildir. İran, Basra Körfezi ve Hazar havzası gibi dünyanın en önemli iki enerji hammaddelerinin (petrol ve doğalgaz) en yoğun bulunduğu coğrafyaya hakim bir coğrafyaya sahiptir. Üstelik İran’ın kendisi de dünyanın sayılı petrol ve önemli doğalgaz üreten ülkelerinden biridir. Üstelik askeri müdahalelerle kısa sürede sonuç alınması mümkün olamayacak derecede geniş ve zor bir coğrafyaya sahiptir. Şii ağırlıklı halkı yönetim aleyhine çevirmek de pek kolay değildir. İran’ın olası bir müdahalesi ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması söz konusudur. Bu ise Avrupa’nın ihraç ettiği petrolün %40’ının temin edildiği kaynakların kesilmesi demektir. Keza, Çin ve Japonya’nın da bu kesintiden olumsuz etkileneceği de açıktır. İran’a bir müdahale halinde petrol ve doğalgaz fiyatlarının kısa sürede üç rakamlı hanelere çıkması kaçınılmazdır. Bu ise, küresel ekonomiyi, özellikle de üretimi olumsuz etkileyebilecek bir sonuçtur. Bu sebeple BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin) ve Almanya “5+1” şeklinde sık sık bir araya gelerek, hem İran’ı “nükleer silahlanmadan caydırma” işi, hem de gerektiğinde ne gibi yaptırım uygulanacağı konusunda görüşmeler yapmaya başladılar.
5+1 oluşumu, kısmen de olsa başarılı oldu. En azından İran’a müdahalenin ayak seslerinin duyulduğu 2007 yılı sonlarında, bunu geçiştirmeyi başardılar. Hele de Kasım 2008’de ABD’de Demokrat Aday Hussein Barack Obama başkan seçilince, İran gibi 5+1 de derin bir nefes aldı. 20 Ocak 2009’da başkanlık yemini ile göreve başlayan Obama, “Dost elini” İran’a da uzattığını söyledi. Ancak bu elin “samimiyetini” test eden İran, olumsuz fikre kapıldığı için kendi “dost” elini uzatmadı. İran’da Haziran 2009’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine şaibeler karıştığı iddiası tüm dünyada yankılandıktan sonra, ülkede zaman zaman Cuma namazlarının ardından gösteriler çıkınca ve bunlar kanlı bir şekilde bastırılınca, Ahmedinejad’ın ikinci cumhurbaşkanlığı döneminin de Obama’nın “Değişim” rüzgarına rağmen, pek rahat geçmeyeceği anlaşıldı.
Bush – Ahmedinejad Çekişmesinden Ahmednejad-Obama Söz Düellosuna
Ahmedinejad’ın Eylül 2009’da New York’da bulunduğu BM’nin 64. Genel Kurulu sırasında, İran’ın ikinci bir uranyum zenginleştirme tesisinin varlığından haberdar olunması, İran’ın bir an için “yalancı çoban”a benzetilmesine sebebiyet verdi. O döneme kadar İran’a yakın duran Rusya bile, Devlet Başkanı Dimitry Medvedev vasıtasıyla İran’a tavır takınmaya başladı. Obama’nın da dost eli yavaş yavaş “düşman” eli haline dönüşüyordu. Çünkü İran, bu haberin hemen beş-altı gün sonrasında menzili 2.000 km’yi bulan Şahab-3 ve Seçil gibi orta mesafeli balistik füzelerinin denemesini yapmıştı.
İran yeniden 5+1 tarafından sıkıştırıldı. AEK Başkanı el-Baraday o sıkıntı içerisinde İran’a bir can simidi uzattı. Önerisi, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu “güvenilir” ülke Türkiye’de depolaması, hatta uranyum takasının da Türkiye’de yapılması yönündeydi. Başlangıçta bu öneriye sıcak bakan İran, “egemenlik haklarına ters” olduğu gerekçesiyle yanaşmadı. Yaptırımla ilgili mekanizmalar hızlandırılırken, bu kez de Çin yeniden devreye girdi ve İran’a sert yaptırımlar uygulanmasını istemediğini bildirdi. Zira 2008-2009 dünya finans ve ekonomik krizine rağmen büyüme hızından kaybetmeyen Çin, İran’da 100 milyar doların üzerinde yatırım yapmıştı. İki ülkenin yıllık ticaret hacinin de 100 milyar doları geçmesi bekleniyordu. Ayrıca olası bir müdahale ile İran’dan petrol ithal edemeyeceği gibi, petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi de söz konusuydu. Bu ise, Çin sanayisinin planlanan büyümesini olumsuz etkileyebilirdi.
İran, gene “dört ayak üstüne düştü!” diye düşünülürken, “dost” elli Obama’nın “hasım” haline düşen yumruğu da Şubat 2010 başlarında göründü. Çünkü İran, uranyumu %20 oranında zenginleştirmeyi başardıklarını biraz da kışkırtıcı bir tarzda tüm dünyaya bildirmişti. Bu açıklamaya en sert tepki ABD ve İsrail’den sert tepki geldi. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran’ı bozguna uğratacak “ivedi” yaptırımlar uygulanması çağrısında bulundu. Obama yönetimi de acil yaptırım çağrısı yaparken, Rusya da İran’a dostça bulunmayan bir yaklaşım sergiledi. Rus Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Andrey Nesterenko, bu kararın Tahran’ın nükleer programındaki samimiyetine yönelik kuşkuların artmasına “daha fazla haklı zemin” hazırladığını söyledi. Bu üç ülkeyi Almanya, İngiltere ve Fransa da izlediler.
ABD’nin sert önlemler alınması öneren istekleri içerisinde, İran’a rafine edilmiş petrol ürünü satışının engellenmesi de yatmaktadır. Bunun anlamı, İran’a benzin satan Türkiye’nin ticaretinin önlenmesi demektir. Türkiye, İran’la “orta yolu” ve uzlaşmayı bulacak formüller üzerinde görüşmek üzere Dışişleri Bakanı’nın İran’a göndermeye karar verdi. Ancak aynı günlerde Ahmedinejad’dan yeni bir ses duyuldu: “Gelin tüm dünyayı bu nükleer silah belasından kurtaralım!”
Bu çağrı kuşkusuz önemli ve gerekli. Ancak, ne yazık ki, dünya siyaseti iyi niyetler üzerine değil, güç dengeleri üzerine kuruludur. Genellikle de bu güç dengesini sağlayan terazinin çoklu kefelerinde BM Güvenlik Konseyi’nin Daimi Üyeleri, G-7 Ülkeleri, bazen G-20 Ülkeleri bulunmaktadır. Yani Ahmedinejad bu çağrıyı “samimi” olarak yapmış olsa bile, gerçek dünya kuralları bunu kabullenemeyecek kadar farklı, hatta hukuk dışıdır. Ya da dünya egemenlik kurallarının gereğidir. Üstelik İran’ın bu çağrısına, kendisine en yakın 5+1 üyesi Çin’in bile “evet” demeyeceği açıktır.
İran – ABD Nükleer Geriliminde Türkiye’nin Durumu
İran’ın nükleer silah üretmesi halinde Türkiye’ye etkisi neler olabilir? Bu soruyu “Türkiye için büyük tehdittir!” şeklinde düşünenler mevcuttur. Ancak, olayın farklı bir boyuttan değerlendirilmesi halinde farklı bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Acaba daha önce nükleer silah sahibi olan ülkeler (BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ile İsrail, Hindistan, Pakistan) ne için bu silaha sahip oldular? Bunun cevabında iki önemli gerekçe vardır: (1) Savunma güvenliği için düşmanı caydırmak, (2) Diğer ülkeler tarafından itibar ve saygı görmek.
O halde, İran’ın nükleer silaha sahip olması demek, bunu mutlaka bir ülkeye karşı kullanacağı anlamına gelmemektedir. Üstelik kullanırsa da ilk kullanacağı kuşak ülkeler içerisinde Türkiye yoktur. Unutulmasın ki, İran nüfusunun en az yarısı Türk (Güney Azerbaycan Türkü, Türkmenistan Türkleri ve Kaşkay Türkleri gibi) odaklıdır. Bu bile Türkiye’ye karşı nükleer silah kullanımını önleyici bir faktördür. Kaldı ki, Türkiye bir NATO üyesi olarak NATO’nun da nükleer şemsiyesi altındadır. Yani, Türkiye’ye nükleer füze gönderen, karşılığında da kendi ülkesinde misilleme görmeyi göze almalıdır. Ayrıca, Türkiye’de patlatılacak bir nükleer bombanın olumsuz atmosferik etkileri İran’ı da olumsuz etkileyebilecektir. İslam dünyası içerisinde izole edilmesine bile sebebiyet verebilecektir.
Öte yandan Türkiye, gelinen günde İran’la en yakın siyasi ilişkiler içerisinde bulunan bir ülkedir. Şayet ABD’nin “yaptırım zinciri” kırılabilirse, İran doğalgazının Türkiye ile işbirliğiyle tüketici Avrupa’ya ulaştırılması mümkün olabilecektir. Yani ticari ortaklık için zemin müsaittir.
Türkiye, hem İran’la gittikçe artan orandaki dış ticareti, hem İran üzerinden Orta Asya’daki Türk devletleriyle Tır zincirine dayanan ulaştırması, hem de bu ülkedeki Türk nüfusunun varlığı sebebiyle iyi ilişkiler içerisinde bulunma mantığıyla hareket etmeye mecburdur. Üstelik İran’a olası bir müdahale en azından petrol fiyatlarını yükseltecek, bu da Türk ekonomisini ve sanayisini olumsuz etkileyecektir. Türkiye için en uygun hareket tarzı, olası bir İran müdahalesinin engellenmesidir.
Türkiye’de uzun bir süredir dillendirilen bir yorum mevcuttur. O da şayet ABD-İran ilişkileri düzelirse, Türkiye’nin kaybedeceği endişesidir. Bu düşünce tarzı sanki biraz da Atlantik ötesinden yönlendirilmiş gibi gelmektedir. Ya da bu düşünceyi samimiyetle savunanlar, biraz “Kraldan çok kralcı!”, yani “Amerika’dan çok Amerikancı olmuş gibi!” değerlendirmede bulunmaktadırlar. Aslında hala ABD’nin tek küresel güç ve “ABD’nin üstünlüğü tartışılmaz” görüşünü muhafaza edenlerdir. Gerçi ABD, her ne kadar artık zirveye ulaştığı Bill Clinton dönemindeki kadar tek küresel güç değilse de, hala en büyük güç olma özelliğini sürdürmektedir. Ama kan kaybetmeye de devam etmektedir.
Türkiye, Türkiye merkezli düşünmek ve hareket etmek mecburiyetindedir. Şayet ABD-İran ilişkileri düzelirse, bunun anlamı Türkiye-ABD ilişkileri bozulacak demek değildir. Böylesi bir gelişme ile İran’ın doğalgaz ve petrol kaynaklarının Türkiye üzerinden değerlendirilmesinde iki ülke çıkarları, hatta üç ülke (İran-ABD-Türkiye) örtüşecektir. Oysa olası bir İran-ABD yakınlaşması en çok Rusya tarafından arzu edilemez. Zira böylesi bir gelişme ABD’nin, Rusya’nın “ön bahçesi” gibi gördüğü Hazar havzasına ve Orta Asya’ya girmesi için tüm yolların açılması demektir.
Sonuç
İran-ABD ve İran-İsrail ağız dalaşı ilerde neler getirebilir kesin olarak bilmek mümkün değildir. Ama bilen odur ki, tansiyon yükselmekte, tansiyonu yükselen bu iki ülkeye AB ülkeleri gibi Rusya da yaklaşmaktadır. Ancak, Afganistan’da Taliban’la mücadele sürerken, İran’a askeri bir müdahale şansı da pek fazla değildir. Belki İsrail’in sınırlı bir hava harekatı ile nükleer tesisler vurulmak istenebilir. Bu durumda da tesisler yok olmamakla birlikte, üretim zamanı geciktirilebilir. Ancak bu hareket bile petrol-doğalgaz fiyatlarını yükselteceğinden, İsrail’in 2008 sonunda beri tüm dünya kamuoyunda başlayan zemin kaybını hızlandırabilir. İsrail, ABD dışında tamamen yalnızlık politikasına sürüklenebilir. Ama gene de Türkiye için en uygun hareket tarzı, olası bir İran askeri müdahalesinin ve Türkiye’yi ekonomik kayıplara uğratabilecek yaptırımların engellenmesi için çalışmak, bu yönde inandırıcı ve ikna edici politika ve propaganda hizmetlerini yoğunlaştırmaktır.