Üye Girişi | Yeni Üyelik
   08 Şubat 2012 Çarşamba
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Amerika
Avrupa Birliği
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Sivil Toplum Kuruluşları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Karadeniz
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Quo Vadis Lukaşenko?
28 Şubat 2010 Beyaz Rusya [10] [12] [14] [16]
 Davut Han Aslan
Davut Han Aslan
Konuk Yazar

Hakkında - Arşivi

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden ayrılarak 1991 yazında[1] bağımızlığını ilan eden Belarus’un 1994 yılından beri cumhurbaşkanı olan Aleksander Lukaşenko dünya kamuoyunda sıradışı kişiliği, Batı karşıtı ya da anti kapitalist duruşu ile adından sıkça söz ettiren nev - i şahsına münhasır bir şahsiyet. ABD ve AB karşıtı çizginin sembolleşen isimleri arasında yer alan Ahmedi Necad, Hugo Çavez, Muammer Kaddafi ve şimdilerde inzivaya çekilen Fidel Castro gibi muhalif liderler ile birlikte ismi zikredilen Lukaşenko özellikle ABD işgali esnasında Saddam Hüseyin ve oğulları Uday ile Kusay’a Belarus pasaportu vererek Belarus’a kaçırma girişimlerinde bulunmakla da suçlanarak[2] Amerikan yönetiminin sert tepkisinin hedefi olmuştur. Neo-Con iktidarı döneminde Avrupa’nın son diktatörü ilan edilen ve Batı dünyası tarafından tecrit edilerek Batıya girişi yasaklanan Lukaşenko anti semitist ve Nazi yanlısı söylemlerde adeta okları üzerine çekerek Batı dünyasında adeta bir nevi perosna non grata ilan edilmiştir. Peki medyada daha ziyade popülist ve biraz magazinsel bir boyutta ele alınarak çizilen Lukaşenko imajı gerçeği ne kadar yansıtmakta? Aleksander Lukaşenko gerçekten de ne yapacağı tahmin edilemez çılgın bir diktatör mu yoksa kendi iktidarını korumak için paragmatik politikalar geliştiren ve ülkesinde halk desteğine gerçektende sahip olan bir siyasetçi mi?
 
1954 yılında Kopys kentine bağlı bir köyde dünyaya gelen Aleksander Lukaşenko[3] babası olmayan bir çocuk olarak dünyaya gelmesinin acısını daha küçük yaşlarda yaşıtları tarafından alay konusu olarak yaşamış ve mutsuz bir çocukluk dönemi geçirmiştir.[4] Karşıtları tarafından
aleyhinde en çok kullanılan malzemelerden bir tanesi de kendisinin “temizkan” bir Belarus olmadığıdır, buna neden ise babaanne tarafından Ukrayna asıllı olduğu iddiasıdır.[5] Üniversitede pedogoji ve ziraat eğitimi alan cumhurbaşkanı siyaset sahnesine atılmadan önce kollektif çiftliklerde ve orduda görev almıştır. 1990 yılında Belarus Yüksek Şurasına milletvekili olarak seçilmesi ile siyasi kariyeri başlayan Lukaşenko, 1991 yılında SSCB’nin dağılması ve onun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulmasını öneren yasa teklifi aleyhinde oy kullanan yegane milletvekili olması ile daha o günlerde gelecek politik kariyeri ve siyasi duruşu ile dikkat çekmeye başlamıştır. Aleksander Lukaşenko’yu halk nazarında daha müspet bir yere taşıyan ve ona cumhurbaşkanlığı yolunda en güçlü referans olan hadise ise Sovyetlerin dağılması esnasında baştan ayağa yolsuzluğa gömülen ve geçiş döneminde bulunan Belarusta yolsuzluk soruşturma komisyonu başkanı olarak iki başbakan yardımcısının ve o dönemki savunma bakanın görevlerine son vermesine neden olan komisyonun başında yer alması olmuştu. Dahası Lukaşenko tarafından yönetilen komisyonun görev süresi dolmadan hükümet tarafından dağıtılması da ona duyulan güven duygusunu pekiştirirken kamuoyu desteğini artırmıştır. İşte bu referans ile girdiği seçimlerde sabık başbakan ve Batının da desteğini alan Vyacheslav Kebich’i ikinci tur Cumhurbaşbakanlığı seçimlerinde oyların yüzde 80 gibi muazzam bir oranını alarak geride bırakan Lukaşenko, Belarus Cumhuriyeti’nin 1994 yılında cumhurbaşkanı seçilmiştir. Yolsuzluk karşıtı söylemi yanında halktan biri gibi kabul görüşü ve halk nezdinde sempatik biri olarak algılanması da bu galibiyette belirleyici bir faktör olmuştur.
 
Aleksander Lukaşenko, 1994 seçimlerinde adaylığını resmi olarak ilan ettiğinde hatta resmi sonuçlar açıklandığında dahi Batıda çokta tanınan bir sima değildi. Seçimlerden sonra uluslararası politikaya entegre edilmesi için yoğun cabalar sarf edildi. O zaman ki Amerikan başkanı Bill Clinton ile görüştü ve Batı ülkelerine ziyaretlerde bulundu. Rusya ile olan ilişkilerine gelince, kimilerine göre o Rus gizli servisinin elamanı idi, bazıları ise Lukaşenko’nun Rusya’ya olan bağının sadece serdeki solculuğundan olduğunu savundular. Lakin Rusya’daki Komunist Partisi ve özelde Parti birinci genel sekreteri Gennady Zyganov ile olan şahsi yakınlığı Rus solu tarafından aldığı desteğin bariz örneği olarak kabul edilebilir.
 
1990’lı yıllar kelimenin tam manası ile diğer Post-Sovyet ülkelerinde olduğu gibi, Belarus içinde tam bir felaket ve yıkım süreci idi. Ülke ekonomisin neredeyse tamamı çökmüş, insanlar maaşlarını alamaz duruma gelmişti. Yüzde 400’lere varan enflasyon halkın alım gücünü tamamen zayıflatırken, belirsizlik ortamında devletin her kademesi adeta talan edilmiş, yolsuzluk ise bütün ülkeye sirayet etmişti. Diğer taraftan da ise Sovyetlerin çöküşü döneminde diğer sosyalist devletlere nazaran biraz daha şanslı idi Belarus, bu süreçte homojen etnik ve dinsel yapısı sayesinde din ya da etnik temelli bir çatışmaya tanık olmamış ve demir perdenin çöküşü ile Yugoslavya ve Kafkaslarda meydana gelen türden bir gerginlik yaşanmamıştır. Dahası petrol ya da gaz gibi stratejik öneme haiz yeraltı zenginliklerine sahip olmaması ve jeostratejik açıdan da merkezi bir konuma nazır olmaması Belarus’u güç çatışma alanlarından uzak tutarak II. Dünya harbindekine benzer bir diyet ödemeye mecbur edilmemistir.
 
İşte böyle bir durumda iki seçenek arasında kalan Aleksander Lukaşenko’nun, ülkesini düzlüğe çıkarmak için ciddi bir mali desteğe ihtiyacı vardı Dünya Bankası ve IMF ile görüşerek belki de bu yardımı elde edebilirdi fakat IMF’in herhangi bir ön koşul olmaksızın böyle bir yardım için muslukları açması tabi ki mümkün değildi böyle bir destek için IMF ve Dünya Bankasının olmaz ise olmaz şartı merkezi ekonomiye sahip olan Belarus’un bir an evvel liberalleştirilerek serbest piyasaya uyum sağlaması idi. Soyvet döneminde ciddi ağır sanayi yatırımı çeken Belarus için bu geçimini devlet destekli küçük, orta ve büyük ölçekli sanayilerden sağlayan orta sınıf ile yine devlete ait tarım kombinelerinde çalışan tarım sınıfının nerede ise yarısının işsiz kalması manasına gelecekti ki, buda ülkenin içerisine olduğu mevcut kaosun daha da derinleşmesi ve sosyo-politik bir soruna dönüşmesi demekti. Öte yandan bu seçeneğin müspet yönü herhangi bir şekilde işini koruyan ve iş bulanların daha fazla ücret alması manasına geliyordu ve ülkede çalışanlar için göreceli bir ücret iyileşmesi olacağı kuşkusuz idi ama ya sosyal adalet?
 
İkinci seçenek ise SSCB zamanında ki Moskova odaklı merkezi ekonominin devamı idi böylece zaten var olan ekonomik alt yapıyı tekrardan kurmak için ekstradan bir sermaye gerekmeyecek, sadece sistemin ıslahı ve modernleştirilmesi ve halihazırdaki dünya şartlarına adapte edilerek rekabet gücü artırılacaktı. Bu şıkta kütlesel işten çıkarılmalar olmayacaktı tabii ki maaşların artışında da en azından yakın gelecekte drastik değişiklikler beklenmiyordu. Yapılması gereken yalnızca Rusya ve Bağımsız Devlet Topluluğu yani Post-Sovyet ülkeler ile geçmişte var olan ekonomik, siyasal ve ticari ilişkileri berpa etmek idi ve Cumhurbaşkanlığının ilk yılları olan 1994 - 1995 yıllarında ülkesi adına Lukaşenko hayati derecede öneme vakıf stratejik bir seçim ile karşı karşıya kaldı Batı ittifakı mı yoksa Rusya mı? Aleksander Lukaşenko halkı adına ikinci şıkkı şeçti ve Belarus tercihini Rusya’dan yana kullandı yani doğu eksenine kaydı.
 
Başkanlığının ilk döneminde 1994 yılında Lukaşenko’ya Liozno kasabasında düzenlenen suikast ile[6] iç ve dış siyasette daha sert bir tutum izlemeye başlayan Lukaşenko, Rusya ile Belarus arasında ortak bir devlet kurma fikrini ortaya attı. 1995 yılında yapılan referandum ile Rusça, Belarus dili ile ortak devlet dili olarak kabul edildi. Yavaş yavaş Batı ile köprüleri atan Lukaşenko liderliğindeki Belarus, Rusya ile birleşme planları çerçevesinde gümrüklerin kaldırılması, ortak sınırlar ve ortak para birimi gibi köklü reformlar yapmaya hazırlandı ve kamuoyunun da desteğini belli ölçüde yanına almaya başardı. Tabii Batıda ve ülkesinde ki liberallar tarafından sert eleştirilere uğradı ama bütün yapılanlar faydasız idi. Arkasına medya desteğini alan cumhurbaşkanı muhaliflerini Rusya’daki gibi bir oligarşi sınıfı oluşturarak özelleştirmeden medet ummak ve halkı soymak maksadı gütmek ile suçladı ve halk ona bu konuda her daim inandı. İşte tam bu noktada, dar bir perspektiften Rusya teslimiyetçisi bir politika üreten bir siyasi izlenimi veren Aleksander Lukaşenko büyük resme yansıyan tabloda o dönemde sağlığı bozulan Boris Yeltsin ile liderlik arayışına giren Rus elitlerine mesaj göndermek istediği anlaşılmakta. Yani Lukaşenko o günün şartları düşünüldüğünde olması pekala mümkün olan bir planın peşinde idi. Amacı Belarus - Rus birleşik devletinin ya da birliğinin başkanı olarak hem Rusya hem de Belarusta mutlak bir hakimiyet sağlamaktı ki, o günlerin Rusyasında dahi Lukaşenko dürüst ve yolsuzluğa prim vermeyen bir siyasi olarak yolsuzluklardan bunalan Rusyada, hem kamuoyunda hem elitler nezninde hatırı sayılır bir yere sahipti. Lakin, Rus elitinin o dönemde başbakan olan eski KGB’li ve derin devlet yapısı tarafından da adaylığı müspet karşılanan Vlademir Putini cumhurbaşkanı adayı olarak göstermesi Aleksander Lukaşenko’yu tam manası ile hayal kırıklığına uğratmış ve iki devlet arasında ortak para birimine geçme fikirleri bu dönemden sonra zaman zaman alevlense de sadece söylemde kalarak farklı bir boyut kazanmıştır. Bugün bile hala diplomatik kulislerde Lukaşenko’nun Putin’den pekte haz etmediği ve buna sebep olarak da yukarıda bahsettiğimiz gerekçenin olduğu konuşulmakta.
 
Amerika’da yaşanan 9 Eylül saldırıları ile yükselen petrol ve enerji fiyatları ve Rusya – Ukrayna arasında gerçekleşen gaz krizinden dersler çıkaran Lukasenko, her geçen gün daha da fazla Rusya’ya bağımlı hale gelen ekonomisini bağımsız hale getirmek istemiş ve bu yönde politikalar geliştirmeye başlamıştır. Bu arada Rusya’nın Belarusa sattığı doğal gaz fiyatlarında zam talep etmesine Belarus kendi üzerinden Batı Avrupa’ya sevk edilen gazlardan daha fazla kira alma tehdidi ile karşılık vermiştir. İki devlet arasında yaşanan ve Rusya’nın, Belarus’dan yaptığı süt ithalini bürokratik engelleri bahane ederek durdurması ise iki devlet arasında yaşanan krizi daha da derinleştirmiştir.[7] Gaz krizi sonrasına rastlayan dönemde siyasal ve basın tutuklularının serbest bırakılması ve bunları bazı liberal reformların takip etmesi Brüksel ve Vaşington yönetimleri tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu sürede diplomatik isolasyonuda kalkan Lukaşenko, Vilnusta Belarus mallarının tanıtıldığı bir fuara katılarak AB topraklarına girmiş ve Batı – Belarus ilişkileri göreceli olarak yumşama evresine giriş olarak yorumlanmış ve Belarus, Moskova’dan bağımısz ve özgün politikalar geliştirebileceğini herkese kanıtlamıştır.
 
İşte burada altı çizilmesi gereken husus bu süreç ile birlikte mülti - vektorel bir karekter kazanan Belarus politikasının ideolojik temellerden daha ziyade paragmatik neticelere yönelik rasyonel bir karakterde olduğu sonucuna çıkarmaktadır ve Lukaşenko’nun reelpolitiğe karşı tamamen kör olmadığını kanıtlar. Tarihinde sürekli olarak dış güçlerin etkisi altında kalan Belarus için, Brüksel yada Moskova ekseni arasında yapacağı seçimde ekonomik ve sosyal faktörler ne kadar önemli olursa olsun, ulusal egemenliğine azami derecede önem atfedeceği de ayan beyan göstermiştir bu süreç.
 
Şuan için Avrupa ile Rusya arasında ünlü Amerikan stratejisyeni Kennan’ın uluslararası literatüre kazandırdığı Cordon Sanitaire konumunda olan Belarusun gelecekte hangi tarafta yer alacağı tamda netlik kazanmamış gibi görünmekte. İngiltere – Polonya ve Litvanya tarafından Avrupa ittifakına çekilmeye çalışılan Belarus, Almanya ve Fransa tarafından pekte hissedilmese de Rusya eksininde bırakılmaya çalışılmakta, tabii ki bunda özellikle Almanya ile Rusya arasında ki enerji işbirliği hasebi ile Almanya daha da çekingen bir tavır sergilemektedir. Hülasa Belarus’un yakın yada orta gelecekte hangi safta yer alacağı Avrupa Birliğinin kendi içerisnde ortak ve tutarlı bir politika üretememesi ve henüz askeri ve siyasi manada tam bir güç olamaması sebebi ile daha çok Moskova – Waşington hattında netlik kazanacaktır. Baltık ve Doğu Avrupa’da mevcut konjonktörü kabul eden Rusya’nın Belarus refleksi henüz sınanmış değil, lakin Ukrayna ve Gürcistan tepkileri bir ipucu olma mahiyeti taşıyabilir gibi görünmekte. Tabii bu arada uluslaşma sürecinde olan Belarus halkının kendi kaderini tayin hakkı da göz ardı edilmemesi gerek. Batı tarafının zamanında Güney Avrupa’da özellikle Portekiz ve İspanya için yaptıkları ve bu halkların liberal demokrasiye ehil olmadıkları yönünde ki genellemeleri, cuntandan demokrasiye hızlı bir geçiş yapan iki ülkede de bu tür genellemelerin ne kadar yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Polonya ve Litvanya ile ırksal ve dinsel bazda büyük benzerliğe sahip Belarus ta bu iki komşusu gibi Avrupa sistemine kısa bir sürede entegre olarak ait olduğu Avrupa medeniyetinde yerini pekiştirebilir. Şuan ki cumhurbaşkanı Aleksander Lukaşenko ulusu adına bu paradigma çercevesinde karar verecek ve halk her ne kadar da iktidarın elinde olan basın yayın aracılığı ile manipüle edilirse edilsin kendisi için en doğru kararı verecektir. Bu arada yadsınmaması gerek bir diğer noktada Lukaşenko’nun halktan aldığı destek ile meşrutiyetidir ki bu ona hem Rusya hem de Batı karşısında elinde güçlü bir koz olarak diplomatik bir manevra alanı kazandırmaktadır. Demokrasinin işlevselliğinin vazgeçilmez unsuru olan muhalefet ise üzerlerinde kuşku oluşturan angajman ve ilişkilerden kaçınarak daha yapıcı politikalar üretmeli ve Lukaşenko’nun karşısında halk desteğine mazhar olacak bir muhalif çıkmadıkça o tek adam olmaya devam edecektir. En son yapılan ve hem muhalif kanattan hem de Batı medyasından yoğun şekilde eleştirilen referandum neticesinde cumhurbaşkanlığı sürecini uzatan Aleksander Lukaşenko’nun bu yetkisini Orta Asya ülkelerinde yapılanlar gibi ömür boyu cumhurbaşkanlığı sürecine çıkarmasının önünde şuan itibari ile herhangi bir engel yok gibi görünmekte. Bu açıdan da bakılınca Lukaşenko yönetimindeki Belarus yakın gelecekte de tartışmaların odağında olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.


http://www.turksam.org/tr/a1931.html
Arkadaşına Gönder 5166 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
49095 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
31748 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19056 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
17656 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
15977 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Gazze’ye Yardım Girişimi ve İsrail Saldırısının Soğukkanlı Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 4345 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.