29 Nisan 2010 tarihli basın haberlerinde Irak Kuzey Yönetimi Lideri Mesut Barzani’nin Türkiye’ye “resmi” bir ziyaret düzenleyeceği bildirildi. Bilindiği kadarıyla bu daveti yapan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bizzat kendisi imiş. Davet mektubu ise Nisan sonlarında Irak’a giden Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu tarafından Barzani’ye iletilmiş. Bu ziyaretle ilgili protokol hususları ise, ziyaretin öneminin önüne geçmiş durumdadır.
Barzani’ye Uygulanacak Karşılama-Uğurlama Protokolü
Aslında davet yeni sayılmaz. Eylül 2009’da Irak’ı ziyareti sırasında Barzani ile de görüşen Davutoğlu, davetini o zaman iletmişti. Bu arada kısa bir süre önce Erbil’de açılan Türk Başkonsolosluğu’nun henüz resmi açılışı da yapılmadı. Muhtemeldir ki, Irak’ta yeni hükümet kurulduktan sonra ve en azından Türk Dışişleri Bakanı’nın katılımıyla (belki ilave bakanlar ve bazı sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile) açılacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla Dışişleri Bakanlığı, Irak’ta tüm kesimlerle başlatılan diyaloğu sürdürme kararlılığındadır.
Barzani’nin Mayıs ayının ikinci haftasında gelebileceği değerlendirmeleri vardır. Anca, daha Türkiye’ye gelmeden çeşitli ve farklı yorumlar yapıldı. Bunlardan önde geleni, Barzani’ye uygulanacak karşılama ve uğurlama ile ilgili protokol hususlarıdır. ABD ve İtalya dahil bazı ülkelerde “Devlet başkanı” gibi ve kırmızı halılarla karşılanan Barzani, acaba Türkiye’de hangi tip protokole tabi tutulacaktır?
Bu tip bir protokol tartışması Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin, Mart 2008 içerisinde, “Cumhurbaşkanı” sıfatıyla ilk Türkiye ziyareti sırasında da yaşamıştık. Kimilerine göre “Dünkü Peşmerge”, cumhurbaşkanlarına uygun protokol kaidelerine göre karşılanamazdı. Hele de PKK terör örgütünün faaliyetleriyle şehit sayılarının arttığı dönemde… O zamanlar, Talabani’nin meşru bir devletin meşru bir “Cumhurbaşkanı” olduğunu, bu sebeple de iki ülke arasındaki “karşılıklılık” esasına uygun ve cumhurbaşkanları protokolü çerçevesinde karşılama-uğurlama yapılması gerektiğinin altını çizmiştik.
[1] Neticede böyle yapıldı.
Barzani ise bir “Cumhurbaşkanı” değil. Barzani ile de bir zamanlar sınırdaki kaymakam, vali, bölgedeki komutanlar, hatta bazen üst rütbeli olmayan subaylar bile görüşebiliyordu. Çünkü o zamanlar KDP’nin başı ve son Irak Anayasasında belirtilenin aksine, henüz “meşruiyet kazanmamış” bir yapının başıydı. Mart 2003’te ABD’nin Irak müdahalesi, Saddam Hüseyin ve Baas rejiminin devrilmesi ve ardından Irak Anayasası’nın yenilenmesiyle, Irak’ın kuzeyinde bu kez “meşru” bir federal yönetim (Irak Kuzey Yönetimi) ortaya çıktı.
Irak Kuzey Yönetimi’nin bayrağı, Meclisi, bakanlar kurulu, başbakanı, kendi “milli marşı”, güvenlik kuvvetleri (peşmergeler) bile var. Hani bir de “para”sı olsa, “bağımsız” devlet diyebilmek için geriye sadece bu bağımsızlığı “ilan” ve diğer devletlerin “tanıması” kalacak… Şayet Türkiye, İran ve Suriye gibi komşu ülkelerden en azından ikisinden olumlu sinyal almış olsalardı, bunu da yapabilirlerdi. “Bir başka bahara kaldı!” diyerek, şimdilik bu hevesi içlerine attılar.
Ama Irak Anayasası’na göre Irak Kuzey Yönetimi ve bu yönetimin lideri Mesut Barzani “meşru” gerçeklerdir. Üstelik bu bölgede seçimler yapılmakta, seçimle yönetim ve başkan belirlenmektedir. Irak kuzey Yönetimi’nde son yapılan mahalli seçimler Temmuz 2009’da gerçekleşmiş, Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin KYB’sinin oluşturduğu “Kürt İttifakı”, ya da “Kürdistan Listesi” özellikle KYB’nin etkin olduğu Süleymaniye’de “Değişim” (Goran) gurubuna karşı önemli bir oy kaybına uğradı. Kürdistan İttifakı” 2005 seçimlerine oranla 23 sandalye kaybederek, 55 milletvekili çıkarabildi. Nevşirvan Mustafa’nın “Değişim” gurubu 28, Hizmet ve Reform Listesi de 17 milletvekili çıkardı. Buna rağmen seçimde yeterli çoğunluğu sağlayan KDP-KYB ittifakı, Irak Kuzey Yönetimi’nde Barzani’yi yeniden “Bölge Başkanı” seçerken, Irak Merkezi Hükümeti’nde “Başbakan Yardımcısı ve Talabani’ye yakın bir isim olan Behram Salih’i de Başbakan seçmiştir.
7 Mart 2010 tarihli Irak Genel Seçimleri sonrasında KDP-KYB bir arada ve “Kürt İttifakı” adıyla seçeme katılmış ve 325 üyeli meclise 43 milletvekili sokmayı başarmıştır. Seçimlerden önde çıkan Iyad Allavi’nin el-Irakiye gurubu (91 milletvekili) ile Başbakan Nuri el-Maliki’nin Irak Hukuk Devleti (89 milletvekili)’nin bir araya gelerek koalisyonu oluşturmaları pek mümkün görülmemektedir. Bu durumda içlerinden birinin hükümeti kurması halinde Irak kuzey Yönetimi’ni temsil eden Kürt İttifakı “Anahtar” parti konumunu sürdürebilecektir. Bu ise Barzani’nin de Irak’taki konumunu güçlendirebilecek bir gelişmedir.
Barzani gibi bir “Federal ülke Başkanı”na karşı ne tarz bir devlet protokolü uygulanabilir? Bu sorunun cevabı zor olmasa gerekir. Zira Türkiye’ye Almanya başta olmak üzere, evvelce Yugoslavya’dan, günümüzde ise Rusya gibi “federal” yapıya sahip ülkelerden eyalet başkanları (ya da başbakanları) da ziyarette bulunmaktadırlar. Bu eyalet üst düzey yöneticilerine hangi protokol kuralı uygulanıyorsa, Barzani’ye de benzeri uygulanmalıdır.
Sonuç
Türkiye Cumhuriyeti, yerleşmiş bir devlet geleneği olan bir devlettir. Böylesi köklü devlet geleneği bulunan ülkelerde uygulanacak protokol kuralları da karşılıklılık esasına göre ve ziyarete gelenin önceki kimliğine bakılmaksızın uygulanır. Artık karşımızda bir zamanlar “karakol komutanı”nın karşısında “el pençe” duran peşmerge lideri Barzani değil, bir devletin meşru federal yöneticisi (başkanı) Barzani mevcuttur. O halde ona uygun protokol uygulanmalıdır.
Eğer Barzani’nin, PKK terör örgütünü desteklediği yönünde kuvvetli kuşkular varsa, o zaman zaten davet edilmiş olması bile doğru değildir. Aslında bu ziyaret sırasında PKK’nın Irak kuzey Yönetimi topraklarında aldığı destek biliniyorsa, bunları açıklama ve “Artık istemiyorum. Bundan kimin zararlı çıkabileceğini de biliyorsun!” diyerek, bir bakıma “Aba altından sopa göstermek!” yararlı dahi olabilir. Hele de Nisan ayı sonlarında PKK terör faaliyetleri artış kaydetmişken…
[1] Bkz: Celalettin Yavuz, “Peşmerge Talabani mi, Cumhurbaşkanı Talabani mi?”, TÜRKSAM Sitesi, 08 Mart 2008.