9 Eylül 2001’de yeni devlet başkanlığı seçimleri yapan Beyaz Rusya 1991’deki bağımsızlık ilanının ardından hep Rusya Federasyonu ile birleşmeye varan sıkı işbirliği girişimleri ve son birkaç seneden beri de Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’nun otoriter yönetimi, muhalefeti ve basını sindirmeye yönelik çabaları ile hafızalarda yer edindi.
Rusya’yla “Rusya’nın en iyi müttefiki” tanımını hak edecek bir işbirliği süreci ile Lukaşenko’nun ülke içindeki baskıcı yönetimi hususları bir araya gelince bu durum ülkenin Batı ile ilişkilerinin de belirleyicisi olmuştur. Lukaşenko yönetimindeki ülke ABD tarafından Avrupa’da kalan tek otoriter rejim olarak değerlendirilmiş, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi örgütler de bu ülke ile ilişkilerin geliştirilmesini siyasi rejimin değişmesi koşuluna bağlamışlardır. Lukaşenko da ABD, AB ve AGİT’i ülkenin içişlerine karışma gerekçesi ile suçlamıştır. Bu bağlamda karşılıklı ilişkilerde ciddi sorunlar yaşanmış ve AGİT’le ilişkiler kopma noktasına gelmiştir.
Bağımsızlığın ardından ikinci defa yapılan devlet başkanlığı seçimleri Beyaz Rusya’nın Avrupa’daki yerinin belirlenmesi, siyasi rejiminin geleceği bakımından önemli bir dönemeç olarak görülmüştür. Yeniden aday olan Lukaşenko’nun iktidarı kaybetmesi ve Beyaz Rusya’da yeni bir beyaz sayfanın açılması ise hem muhalefet hem de Batı tarafından önemli bir fırsat olarak değerlendirmekteydi.
Muhalif Demokrat İmajıyla Otoriter Devlet Başkanlığına Gidiş
25 Ağustos 1991’de SSCB’den bağımsızlığını ilan etmiş Beyaz Rusya’da geçen on yılın siyasal gelişmelerini Aleksandr Lukaşenko faktörünü ele almadan analiz etmek eksik ve büyük ölçüde yanlış bir yaklaşım olurdu. Tabii bütün bir ülkenin siyasal dönüşüm sürecini tek kişinin siyasal yükselişi üzerinden değerlendirmek normal koşullarda yadsınabilinir. Fakat son 10 yıl, eski Sovyet coğrafyasında totaliter siyasal yapıdan demokratik sisteme geçiş sürecinde liderlerin siyasal dönüşüm üzerindeki etkisinin köklü demokratik geleneklere sahip ülkelerden çok daha fazla olduğu, hatta bu dönüşümün kaderini, biçimini ve kıstaslarını belirleme iktidarına sahip olduklarını açıkça göstermektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki ulusal liderlere ve siyasal dönüşüme ilişkin bu değerlendirmeni kanıtlayacak çok sayıda örnek mevcut. Bu bağlamda Beyaz Rusya yukarıda yapılan değerlendirmenin dışında tutulamamalıdır ve hatta en iyi örneklerinden biri sayılabilir. 47 yaşlı Aleksandr Lukaşenko’nun siyasal çizgisinde üç önemli dönemeçten sözetmek mümkündür: 1975 yılında başkenti Minsk’in bir ilçesindeki okulda komsomol sekreterliğine getirilmesi, 1989’da parti nomeklaturasına açık cephe alarak muhalefete başlaması ve 1994’de bu aktif muhalefetinin ödülü olarak devlet başkanlığını kazanması. Lukaşenko’nun 1994’deki zaferinin esasında diğer eski SSCB ülkelerinin piyasa ekonomisine geçiş sürecinde yaşadığı sosyo-ekonomik zorlukların atlatılacağını vaat etmesi, IMF reçetelerinin ülke için faydalı olmadığını ve ülkenin kendine özgü gelişme yolunun olduğunu belirtmesi yatmaktaydı. Toplumu ideolojik ve psikolojik bakımdan halen Sovyet toplumu niteliğini taşıması ve nüfusun beşte birini oluşturan 2,5 milyon emekli Lukaşenko’nun seçimleri kazanmasını sağlayan önemli objektif koşullardı. Bu siyasal durum, ekonomik koşullar ve Lukaşenko’nun eski komünist mirasına dayanan siyasal çizgisi ülkenin otoriter bir siyasal yapıya kayması için uygun şartları oluşturmaktaydı.
Bu koşullarda iktidarı elinde toplamaya çalışan Lukaşenko muhalefeti baskı altına alma, basın üzerinde kontrol kurma çabalarına hız kazandırmıştır. Bu bağlamda Lukaşenko Kasım 1996’da muhalefetin itirazına rağmen 1999’da sona eren görev süresini 2001 yılına kadar uzatmak amacıyla halkoylaması yapmıştır. İster sol isterse de sağ çizgide bulunan muhalefete karşı baskılar bu halk oylamasının ardındaki dönemde daha da artmış, Ekim 2000 parlamento seçimlerinde sağ ve sol muhalefeti bile ortak bir cephede toplamaya zorlamıştır.
Yeni Devlet Başkanlığı Seçimleri Süreci
Beyaz Rusya’da 9 Eylül 2001’de yapılan seçim süreci resmen Mayıs 2001’de Beyaz Rusya parlamentosunun alt kanadının aldığı kararla başlamıştır. Seçim sürecinin resmen başlaması ile muhalefete yönelik baskılar da artmıştır. Muhalefetten devlet başkanlığı için aday olma kararını açıklayan liderlerin de dahil olduğu “Yeni Beyaz Rusya İçin” Toplumsal Koalisyon Hareketi Haziran’da bir bildiri yayınlayarak iktidarın seçim sürecinde süregelen yasadışı eylemlerini ve muhalefetin seçim süreci denetim mekanizmalarından dışlandığı belirtti. İktidarın Viktor Gonçar ve Anatoliy Krasovski gibi siyasi muhaliflerini öldürttüğü iddiaları da muhalefetin zaman-zaman gündeme getirdiği konulardan biriydi. Seçim sürecinin anti demokratikliğine ilişkin eleştirilerin bol olduğu ortamda, Beyaz Rusya’da aday olmak için başvuran 22 kişinin sadece dördü gerekli yasal koşullara uyduğu gerekçesi ile resmen aday kabul edildi: Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Beyaz Rusya Meslek Odaları Federasyonu Başkanı Vladimir Gonçarik, Liberal Demokrat Parti Başkanı Sergey Gaydukeviç ve Grodnenskoy vilayeti eski valisi Semen Domaş’tı. Sonuncu aday 23 Ağustos’ta Gonçarik lehine adaylıktan çekildiğini ilan etti. Öte yandan, resmi adaylık sürecinin yanısıra seçim sürecinde de muhalefet Lukaşenko’ya karşı ortak cephede birleşerek tek aday çıkarma çalışmaları hız kazandı ve 21 Temmuz’da bir araya gelen devlet başkanlığına aday muhalif liderler Semen Domaş, Mihail Çigir, Pavel Kozlovskiy, Sergey Kalyakin ve Vladimir Gonçarik sonuncunun ortak adaylığı konusunda anlaştıklarını açıkladılar.
Bütün bu gelişmeler ışığında Beyaz Rusya’da seçim süreci resmen üç adayın girdiği bir yarış halini aldı. Seçimlere “Güçlü ve Aydınlık Beyaz Rusya” sloganı ile giren Aleksandr Lukaşenko özetle mevcut seçimlerin ülke için hayati önem arz ettiğini belirtmekte, ekonomide ve sosyal kalkınmada beş yıllık gelişme süreci vadetmekte, halka ekmek ve ev vereceğini, ihracatta artışı sağlayacağını, insan haklarının korunacağını ve dış politika da çok vektörlü politika uygulayacağını, fakat Rusya ile ittifakın ana hedef olacağını belirterek halktan oy istemekteydi. İkinci aday demokratik muhalefetin ortak adayı Gonçarik özet olarak devletin yeniden demokratik ve milli bir yapılanmaya gideceğini ve dış politikada da ülkeyi izolasyondan kurtaracak ve Avrupa’nın bir parçası yapacak, aynı zamanda Rusya ve Ukrayna gibi ülkelerle siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirecek bir çizgi izleyeceğini vaat ediyordu. Üçüncü aday Gaydukeviç seçim programında ülkede sivil ve demokratik bir rejim, sosyo-ekonomik reform vaat etmekte, yatırımların artırılmasını, gelirleri artırmak için silah ihracatını artırmayı, toprak reformu yapmayı öngörmekteydi.
Nihayet 9 Eylülde seçimler yapıldı. 14 Eylül’de yapılan resmi açıklamalara göre Lukaşenko’nun oylarının yüzde 75,65, Gonçarik’in yüzde 15,65, Gaydukeviç’in yüzde 2,48 oy aldığı ve seçimleri Lukaşenko’nun kazandığı ilan edildi. Gonçarik’in liderliğini yaptığı muhalefet seçim sonuçlarını tanımadığını ilan etti ve 10 Eylülde Minsk’te bir gösteri düzenledi. AGİT temsilcileri de seçimlerin uluslararası kurallara aykırı olduğunu belirten açıklamalar yaptı.
Seçim Sürecinde Dış Faktörlerin Yeri
Beyaz Rusya’daki seçimleri dış faktörlerin etkisinden bağımsız olarak ele almak eksik bir değerlendirme olurdu. Bu bakımdan bu dış faktörlerden özellikle Rusya ve Batı’nın tavrı olarak ele almak gerekmektedir. Burada Batı kavramı ile Beyaz Rusya seçimleri konusunda birbirine çok yakın tavırlar sergileyen ABD’nin, Avrupa Birliği’nin ve bu konunun doğrudan mudahili olan AGİT’in yaklaşımını anlatmaya çalıştık.
Beyaz Rusya seçimlerinin en önemli dış aktörü Rusya’dır. Muhalif kaynakların iddiasına göre Lukaşenko’nun ayakta kalmasını sağlayan eskimiş ekonomik düzeninin sürdürülmesinde Rusya, ucuz petrol ve doğal gaz, borçların ertelenmesi ve ülkeye giren Rus mallarından alınan vergilerle Beyaz Rusya ekonomisine 1 milyar Dolardan fazla katkı sağlamaktadır. Burada çalışmanın sınırlı olması nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkilere daha fazla girmeden bu ilişkinin seçimlerle ilgili boyutuna değinilmeye çalışılacaktır.
Rusya’nın Beyaz Rusya devlet başkanlığı seçimlerine ilişkin tavrının ne olduğunu daha Mart 2001’de basında yayınlanan bir rapordan hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Bunun sebebi Rusya’nın seçimler dönemindeki politikasının bu rapordaki önermelerle büyük ölçüde örtüşmesidir. Kaynaklara göre, Ocak-Şubat 2001’de Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi ve güvenlik örgütü FSB’nin bir grup analizcisi Beyaz Rusya’daki ülkedeki bulunarak siyasi gelişmelerle ilgili gizli ve uzun bir rapor hazırladı. Raporda özetle, Lukaşenko’nun desteklenmesinin Rusya’nın uzun vadeli çıkarlarına zarar vereceği ifade ediliyor, fakat alternatif siyasal liderlerin de Rusya’ya yeterince yakın olmadığı hususuna yer veriliyor, bu bağlamda yönetime Beyaz Rusya’daki seçimlerde belirli bir tarafı desteklemeyen bir tavır sergilenmesinin uygun olacağı ve gelişmelere göre tavır alması öneriliyordu. Putin yönetimi seçim sürecinde buna uygun olarak uzun süre tarafsız bir konumda görünmeye çalıştı. 20 Haziran 2001’de Moskova’yı ziyaret eden Lukaşenko bütün çabalarına rağmen Putin’den açık destek alamadı. Fakat seçimden kısa süre önce Rusya yönetiminin Lukaşenko’ya kapalı destek verme durumunda kaldığını söyleyebiliriz. Putin’in bu desteğinin iki sebebi olduğu değerlendirmesini yapmak mümkündür. Bunlardan birincisi yani dış neden, diğer şanslı adayların Lukaşenko kadar Rusya’ya yakın durduklarını ortaya koymamış olmalarıdır. Desteğin diğer nedeni ise, Rusya’daki iç siyasal gelişmelerin bir sonucudur. Bilindiği üzere Rusya siyasetinde uzun süreden beri iki veya üç partili bir sistem tartışması yapılmakta ve buna ilişkin somut adımlar atılmaktadır. Bu adımlardan biri de Putin’in siyasal alandaki destekçisi olarak bilinen Yedinstvo partisi ile içinde Lukaşenkonu destekleyen Yevgeni Primakov ve Yuri Lujkov gibi kişilerin liderliğini yaptığı Oteçestvo Vsya Rossiya partisinin bir çatı altında birleşmesi sürecidir. Bu durum Putin yönetiminin Lukaşenko konusundaki tavrını etkileyen diğer bir unsur olmuştur. Putin yönetiminin son anlarda verdiği kapalı desteğe karşın Komünist lider Züganov Minsk’i ziyaret ederek Lukaşenko’ya açık destek verdiğini belirtmiştir. Rusya Sağ Güçler Birliği Partisi lideri Boris Nemtsov ise Gonçarik’i desteklediğini ifade etmiştir. Seçim sonuçlarına ilişkin Rusya’dan herhangi bir itirazın gelmemiş ve seçime katılan Rus gözlemciler seçimlerin demokratik olduğu yolunda açıklamalar yapmıştır. Putin Lukaşenko’ya kutlama mesajı göndermiştir.
Beyaz Rusya seçimlerinin diğer dış aktörü Batı’dır. 1994’den beri ABD ve AB ülkeleri ile ilişkiler giderek kötüleşmiştir. Batı Lukaşenko rejimini Avrupa’nın kalan en son baskıcı rejimi olarak değerlendirirken demokratik seçimler yapılmasından yana ve seçimlerde Gonçarik’in kazanmasını tercih etmiştir. ABD seçim sürecindeki anti demokratik uygulamalardan rahatsızlığını dile getirmiştir. Lukaşenko seçimlerden kısa bir süre önce yaptığı açıklamalarda ABD’nin seçimlerin hemen ardından ülkede “Yugoslavya senaryosunu” gerçekleştirmeye çalışacağını öne sürmüştür. Amerikalıların kendilerine nasıl yaşamayı öğretemeyeceğini sık-sık belirten Lukaşenko zaman-zaman Batı’yla ilişkilerini düzene sokmak ve seçimin ardından yeni devlet başkanlığını meşru kılmak için bazı adımlar atmaktadır. Seçimleri izlemek için AGİT gözlemcilerinin ülkeye davet edilmiş ve Lukaşenko Bush’a mektup yollayarak ilişkilerin düzelmesi için özür dilemeye bile hazır olduğunu belirtmiştir. Seçimlerin hemen akabinde ABD Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada seçimlerin sonucunun uluslararası camia tarafından tanınmayacağını açıklamış ve Beyaz Rusya’da demokrasinin yerleşmesi için AGİT’le görüşmeler yapacaklarını belirtmiştir.
Sonuç
Beyaz Rusya’daki devlet başkanlığı seçimlerini resmi açıklamalara göre Lukaşenko kazanmıştır. Lukaşenko 20 Eylül’deki ant içme töreninin yaparak göreve başlamış ve 1 Ekim’de de Gennadi Novitski’yi başbakan görevine atamıştır. Rusya’dan seçim sonuçlarının tanınması konusunda bir itiraz gelmediği görülmektedir. Öte yandan, ABD, AB ve AGİT seçim sonuçlarını tanımamaktadır.
Peki bundan sonra neler olablir ? 11 Eylül 2001’deki terör olaylarına kadar Batı basınında egemen olan görüş Lukaşenko’nun baskılarla, hatta Yugoslavya senaryosu ile gönderilmesiydi. Bu konudaki iddialar Lukaşenko’nun kendisi tarafından da bizzat dile getirilmekteydi. ABD’nin sert politikalarında da bunun belirtilerini görmek mümkündü. Hatta bu konuda Rusya ile bir gerginlik yaşanabileceği zaman-zaman Batı’da yapılan analizlerde yer almaktaydı. Buna karşın AB ülkelerin daha ihtiyatlı bir politika izlemekten yana gibi gözükmekteydiler ve Lukaşenko rejiminin değişmesini zamana bırakacakları gözlenmekteydi.
11 Eylül terör saldırısının ardından uluslararası gündem değişmiş ve Beyaz Rusya’daki rejimin demokratikliği konusu ABD için güncelliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bunun yanında uluslararası terörizmle mücadele başlattığını ilan eden ABD’nin Rusya’nın desteğine ihtiyacı çok önemli bir hususa dönüşmüştür. Bu gelişmeler çerçevesinde Beyaz Rusya nedeniyle Rusya ile bir gerginliğin yaşanması ABD’nin işine gelmemektedir. Öte yandan, Yugoslavya olaylarının baş aktörü olan halkın Beyaz Rusya örneğinde Lukaşenko’nun baskılarla zayıflatılmaya çalıştığı muhalefete hangi ölçüde destek vereceği de belirsiz gözükmektedir. Bu bağlamda mevcut dış ve iç dinamikler Yugoslavya benzeri bir rejim değişikliğini olanaklı kılmamaktadır.
Yeni dönemde Batı’nın Lukaşenko yönetiminin değişmesine ilişkin politikaları uzun vadeli bir sürece yaymasını beklemek gerekmektedir. Bu kapsamda Beyaz Rusya’nın Avrupa sisteminden izolasyonundan değil, bu sistemin içine alınarak devşirilmesinden söz edebiliniz. Bunun ilk işaretlerini AGİT’in Beyaz Rusya’ya ilişkin gelecekteki politikasına ilişkin açıklamalarda görebiliriz. AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi (Office for Democratic Institutions and Human Rights) Başkanı Stoudmann izolasyonun hiçbir yarar getirmeyeceğini, Irak, Küba ve Miloşeviç yönetimindeki Yugoslavya’nın bunun en iyi örnekleri olduğunu belirterek Beyaz Rusya’nın uluslararası topluma kazandırılması için işbirliği yolunu tercih edeceklerini işaretlerini vermektedir. Batı’nın uygulayacağı diğer bir araç muhalefete ve sivil toplum kuruluşlarına yaptığı desteği artırarak zaman içinde güçlenmelerini sağlamak olacaktır.
Bu arada Lukaşenko’nun seçilmesinin diğer bir etkisi Rusya’yla bütünleşme sürecinin aynı hızla sürdürülmesi anlamına da gelmektedir.
Özet olarak, çok sık kullanılarak adeta bir slogan haline getirilmeye çalışılan “11 Eylül’den sonra dünya eskisi gibi olmayacak“ değerlendirmesi Beyaz Rusya’nın siyasi geleceğini doğrudan olmasa bile dolaylı olarak etkilemiş gözükmektedir.