2010 yılı Ramazan ayının başlamasından bir süre sonra PKK terör örgütü 13 Ağustos-20 Eylül tarihleri arasında Ateşkes” uygulayacağını ilan etti. Kongra Gel “Başkanlık Divanı” ile “KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı”, 4 maddelik bir sözde barış planı açıkladı. Ayrıca 1.700 civarındaki tutuklu sivil siyasetçinin ve “Barış Grubu Üyeleri”nin serbest bırakılması, elebaşı Abdullah Öcalan’ın barış sürecine aktif katılma koşullarının yaratılması ve yüzde 10 seçim barajının düşürülmesi istendi. Terör örgütü, “demokratik özerklik modelinin en makul ve Türkiye’nin siyasi tarihine ve şartlarına en uygun bir çözüm modeli” olduğunu iddia ederek, önerilen çözüm modelinin “ayrılıkçılığı değil, gönüllü birliği esas alan ortak vatanda özgür iradeye dayalı” halkların karşılıklı hukukunun belirlenmesine dayandığını, isteklerinde devleti ortadan kaldırma ve sınırları değiştirmenin hedeflenmediği belirtildi. Bu açıklama her nedense Öcalan’ın avukatları İmralı’yı ziyaret ettikten sonra gerçekleştirilmişti.
[1]
Terör örgütünün bu girişimini “Eylemsizlik Kararı” gibi nitelendiren kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk tarafından da desteklendi ve bir adım öteye taşındı. Ahmet Türk “Kürt Sorunu”nun çözümünde gereken olgunlaşmanın sağlandığını ve Birleşmiş Milletlerin (BM) garantörlüğünde PKK’nın silah bırakabileceğini ileri sürdü. PKK’nın sözde “ üst düzey yöneticisi” Remzi Kartal da PKK’nın “eylemsizlik kararı” aldığını ifadeyle konu hakkında, “PKK’nın eylemsizlik kararının karşılık bulması durumunda, vicdanları tatmin edecek bir ortam söz konusu olursa ve demokratik talepler yerine getirilirse, örgütün silahları bırakması için BM devreye girebilir. Örgüt, silahları BM’nin göstereceği bir kampa teslim eder. Sorunun çözümü için diyalog şart. Hem Türk hem de Kürt analar ağlıyor. Bu sorunu çözelim!” dedi.
[2]
PKK Neden “Ateşkes” Kararı Alıyor?

Aslında PKK, 2008 yılı Ramazan Bayramı sırasında da sözde ateşkes ilan etmiş, ancak bayram sonunda yeniden menfur saldırılarına başlamıştı. Daha sonra aynı yılın Kurban Bayramı sırasında (8 Aralık 2008) PKK’nın yeni bir “Ateşkes”i daha duyuldu. O dönemde “Kürt sorununda silahsız çözüm girişimi” için “Kürt Konferansı” hazırlığı yapılmaktaydı. Bu maksatla Irak Devlet Başkanı Celal Talabani de Türk basınını “PKK ateşkes ilan etti ve sürdürüyor” şeklinde aydınlatmıştı. Talabani’nin o tarihlerde, “Kürtlerin kimlik ve dile ilişkin taleplerinin karşılanması durumunda PKK’nın silah bırakmaya hazır olduğu yolundaki açıklamaları” henüz kapatılmamış olan DTP’nin bazı milletvekilleri tarafından da desteklenmekteydi. Bunlar Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici, Siirt Milletvekili Osman Özçelik ve konu hakkında “Türkiye’deki asıl çözüm noktası TBMM’dir. TBMM, bütün siyasi partiler bu noktada bir proje sunmalıdır. Irak yöneticilerinin bu iyi niyeti değerlendirilmelidir. Tabii ki bizim de yıllardır söylediğimiz, Kürtlerin dili, kimliği, kültürüne Anayasa ve yasalar düzeyinde güvence istiyoruz. Dağdakilerin hayata dahil edilmesi için yeni bir proje sunulması gerekir!” diye konuşan Muş Milletvekili Sırrı Sakık’tı. Ateşkes tek yanlı idi ve TSK hava harekâtıyla da olsa Kandil’e harekât yapmayı sürdürmüştü.
[3]
Erbil’de “Kürt Konferansı” adıyla toplanan, aslında Gülen Cemaati’nin düzenlediği “Abant Toplantılarını”nın mekan değişikliğine sahne olan toplantı öncesinde, 22-24 Mart 2009 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Irak’a gecikmiş resmi ziyaretini yaptı. “Kürt sorununun çözümü, terör ve şiddetin sona erdirilmesi, kanın bitmesi ve PKK’nın silahsızlandırılması” yönündeki soruyu önce “Ümitliyim!”, diye cevaplayan Gül, daha sonra aynı anlamdaki sorulara “Kan, şiddet ve terörün artık bitmesi lazım, ümitliyim bu konuda. Bu devirde artık silahla, terörle çözüm olmaz!” diye cevap verdi.
[4]
Cumhurbaşkanı Gül daha sonra PKK konusunda “Kapalı kapılar arkasında kapsamlı bir çalışma var, umutluyum!” demiş ve PKK’nın silah bırakması için, terör örgütüne Iraklı Kürtlerin baskı yapmasının yanı sıra akıllara “Genel Af” da gelmişti. Cumhurbaşkanı Gül bu ziyaretinde Irak Kuzey Yönetimi liderlerinden Necirvan Barzani ile de görüşmüş, Barzani’nin PKK’ya afla ilgili konuyu açması üzerine, “Bu Türkiye’nin bir iç meselesidir, bunu sizinle konuşmam!” demişti. Ancak, konuşmanın devamında, “Kan, şiddet ve terör bitmeli, umutluyum. Siyasete geçme zamanıdır. Herkes yardımcı olmalıdır!” ifadeleriyle PKK’ya af gelebileceğini hatırlatmıştı.
[5] Ancak bu gelişmelerden yaklaşık bir ay sonra 29 Nisan 2009 sabahı Hakkari ili, Lice ilçesi Abalı Köyü yakınlarından 9 kişinin şehit haberi duyuldu.
[6] Yani, Tek yanlı Ateşkes” ancak bu kadar olabilirdi. Hele de ateşkes “güvenilirliği” olmayan terör örgütü tarafından ilan edilmişse…

PKK’nın bu terör faaliyetine rağmen, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu destek veren çıkışı, Irak ziyareti, Erbil’de “Kürt Konferansı” sonrasında AKP Hükümetinin bir “Açılım” projesi ortaya çıktı. Kimileri buna “Kürt Açılımı”, kimileri “Demokratik Açılım”, kimileri de AKP Hükümeti gibi “Milli Birlik ve Kardeşlik Açılımı!” adını verdi. Bu konuda hükümet tam olarak açıklama yapamadığı gibi, kamuoyu da hiçbir şey anlamadı. Yani ucu açık bir “Açılım!” vardı ortada. Açılımdan büyük beklentisi bulunan DTP sonunda, “Dağ fare bile doğurmadı” diyerek gelişmeleri eleştirdi. Aslında o dönemdeki DTP ve PKK yanlısı kesimin beklentilerine göre yol haritasında PKK’nın İmralı’da cezaevinde mahpus elebaşısı Öcalan’ın mutlaka bulunması ve dikkate alınması gerekliydi. O tarihlerde Öcalan’ın isteklerini şöyle sıralanmaktaydı:
“(1) Kürt kimliliğinin tanınması ve Türkiyelilik üst kimliği çatısı altında Kürt kimliğinin yeni bir sivil Anayasa çerçevesinde anayasal güvenceye kavuşturulması,
(2) Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim hakkı tanınması ve Bölgede Türkçe’nin yanında Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi ve bunun yanı sıra diğer azınlıkların kültürel haklarına saygı gösterilmesi,
(3) Düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü temelinde serbest siyaset ve örgütlenme hakkının tanınması, anayasa ve yasalarda başta cins ayrımcılığı olmak üzere, tüm toplumsal eşitsizliklerin kaldırılması,
(4) Demokratik Özerlik projesinin tanınması ve projenin hayata geçirilmesi için adımların atılması yönünde devlet ve hükümetin mutabakat vermesi,
(5) Genel siyasi af çıkartılması. Bir toplumsal uzlaşma projesiyle iki toplumun karşılıklı birbirlerini affederek barışı tesis etmek amacıyla, Öcalan dâhil tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasal ve toplumsal yaşama katılımlarının engellenmemesi,
(6) PKK kadrolarının Türkiye’ye dönmelerine ve siyasete katılmalarına izin verilmesi,
(7) Köy koruculuğu sisteminin lağvedilmesi ve halkın köylerine geri dönüşü için sosyal ve ekonomik projelerin gerçekleştirilmesi,
(8) Yukarıdaki maddelerin gerçekleşmesine paralel olarak gerillanın, her iki tarafın belirleyeceği bir takvim dâhilinde kademeli olarak silahlarını bırakıp yasal demokratik toplumsal yaşama katılım sürecinin başlatılması.”
[7]
Bu istekler tabii ki yerine getirilmedi. Ancak, hükümetin bu “Açılımı” ile ilgili ilk somut gelişme 19 Ekim 2009’da yaşandı. Öcalan’ın çağrısı üzerine Kandil’den ve Mahmur kampından 34 PKK’lı ya da destekçisi Habur sınır kapısından Türk kamuoyunu alabildiğine tahrik edercesine bir karşılama ile içeri girdi.
[8] Özel hukuki uygulamaların yer aldığı bu olay Türk kamuoyunda derin yaralar bıraktı. Bu arada hükümet 10 ve 13 Kasım 2009 tarihlerinde TBMM’de “Açılım” konusunda genel görüşme açtı. Ancak bunun sonucunda da ne kamuoyunu “aydınlatacak”, ne de çıtayı yukarıdaki gibi oldukça yükselten PKK ve yandaşlarını tatmin edebilecek bir “Açılım” gerçekleşmedi.
[9] Zaten bir süre sonra 7 Aralık 2009’da Tokat’ın Reşadiye kazası yakınında, uzun süredir hiçbir çatışmanın yaşanmadığı bölgede, siste pusuya düşürülen 7 asker terör örgütü tarafından şehit edildi. Böylece PKK da “Açılım”a inanmadığını anlatmış oluyordu. Ancak, her ne hikmetse bu olay başlangıçta TSK’yi zan altında bırakacak “komplo teorileri” ile de pompalanmış, ancak TSK üçüncü gün olayı açıklamıştı. Failler PKK’ydı
[10]
Daha sonra Nisan 2010’dan itibaren PKK’nın artan terör faaliyetleri toplumda büyük bir infial yarattı. Bir taraftan “Özel Ordu” ya da “Profesyonel Ordu” kurulsun diyenler, diğer taraftan “Bu kan dursun artık, gerekirse İmralı ile konuşulsun!” diyenlerin sayısı arttı. TSK ise hemen her karakol baskını sonrası kamuoyunu bilgilendirme iletişimindeki “amatörlüğü” sebebiyle bazı basın kuruluşları tarafından “Tu kaka” edildi. Akıl almaz derecedeki komplo teorileri ile terörle mücadele eden birlikler demoralize edilmeye çalışıldı. Tüm bu gelişmelere paralel olarak 31 Mayıs 2010’da İmralı’daki PKK elebaşısı yeni bir “silahlı saldırı”nın pimini çekti. Artık PKK, tüm Türkiye’de hedef tanımaksızın saldırıya geçmişti.
Artık şehit edilenler içerisinde polis memurları, uzman çavuşlar, astsubaylar ve subaylar gibi “profesyonel” güvenlik elemanları artış kaydedince, “Profesyonel ordu kurulmalıdır!” diye fetva verenlerin sesi daha az duyulmaya başladı. Tüm yurt çapında PKK’yla mücadele etmeye çalışan güvenlik güçleri vardı, ancak hükümetin hala “Terörle Mücadele Stratejisi”, hatta bu konudaki “Siyasi Kararlılığı” gözükmüyordu. Daha doğrusu TBMM’den sadece AKP’nin oylarıyla ve diğer tüm siyasi partilere “rağmen” geçen, 12 Eylül 2010’da halkoyuna sunulacak “Demokratikleşme Paketi” ile sorunun çözülebileceği inancı vardı. Bunun dışında henüz altyapısı hala doldurulamayan Terörle Mücadele Müsteşarlığı ve her kafadan çıkan “Sınırları Polisler koruyacak!” gibi sesler… Ama, Irak kuzeyinde yuvalanan terör örgütüne her nedense kara harekatı yapılamıyor, bu konuda gereken siyasi kilit bir türlü açılamıyordu. Sınırın herhangi bir yerinden içeri giren ve istediği hedefe saldıran PKK’nın her verdiği şehitten sonra “Terörü silahla sonuçlandırmak mümkün değil!” diye demeçler verilmektedir. Bu cevaba ancak “Günaydın!” denilebilir. Oysa Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki terörle mücadelesinde çok boyutlu bir mücadele sistemi belirlenmiş, ancak bunun sonucunda PKK elebaşıları yakalanmış, komşu ülkeler ikna edilmiş, PKK’nın destekleri kırılmış ve tasfiye süreci başlamıştı.
[11] Ancak, tüm edinilen tecrübelere rağmen, “Amerika yeniden keşfedilmek” isteniyor. Tabii Türkiye’ye hem kan, hem de can kaybediyor…
Terör Örgütüyle Ateşkes Mümkün mü? – IRA Örneği
Bunu görebilmek için dünyada benzer yöntemlerle terör faaliyetini söndürme girişimlerine bakmakta yarar vardır. Coğrafi, etnik-dini, tarihi ve bölgesel özellikleri farklı da olsa, bu konuda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nın tasfiye sürecini kısaca incelemekte yarar vardır. İkinci Dünya Harbi sonrasında Serbest İrlanda’nın bağımsızlığının ardından Kuzey İrlanda’nın eski yerlileri “Katolikler” arasında İngiliz kuvvetine ve sonradan yerleştirilmiş bulunan Protestan İngilizlere karşı terör faaliyetlerinde artış yaşanmıştı. Kanlı olaylar sonucunda hem Kuzey İrlandalı Katolikler ve Protestanlar hem de İngiltere büyük zararlara, can ve mal kaybına uğramışlardı.
Katolik ve Protestan örgütlerinin terör eylemleri, Kuzey İrlanda’daki yatırımları olumsuz etkilemiş ve bu durum işsizliğe yol açmıştır. İşsizliğin artması ise bu örgütlerin eleman sağlamasını daha kolay hale getirmiştir.
[12]
Terörü sona erdirebilmek amacıyla İrlanda Cumhuriyeti ve İngiltere hükümetleri 1985’de İngiltere-İrlanda Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşmaya göre Kuzey İrlanda sorununa çözüm bulmak amacıyla siyasi, güvenlik, yasal konularda düzenli olarak bilgi alışverişi sağlanacaktı. Ancak, bu antlaşmadan IRA süreç içerisinde olamadığı için rahatsız olmuş ve saldırılarını arttırmıştır. IRA’nın saldırılarına ise Protestan Ulster Özgürlük Savaşçıları (UFF), karşı saldırılarla cevap vermiştir.
[13]
Bu gelişme bir başka yeni gelişmeyi de beraberinde getirdi. IRA’nın “siyasi destekçisi” Sinn Fein içerisindeki birçok kişi, IRA’nın askeri mücadelesiyle İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çıkarılmasının mümkün olamayacağını görmeye başlamıştı. Keza İngiliz kuvvetleri de pek çok yerde çatışmayı kontrol altına alabilse dahi, toplumun IRA’ya verdiği desteğin dikkate alındığında IRA’yı askeri yolla yenmenin mümkün olmadığını da görebiliyordu. Bu duruma “Çatışmaların Çözümlenmesi” (Conflict Resolutions) sözlüğünde “olgunlaşma noktası” da denmektedir. Yani çatışan taraflar birbirlerini yenemeyeceklerini anlamış, çatışmayı sonlandırabilmek için iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm yolu arama dönemi başlamıştı.
İşte Sinn Fein bu tarihten sonra siyasi taleplerin yapısı değiştirilmeye, İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çekileceği takvimle ilgili tarih konusunda yumuşama başladı. Birleşik İrlanda için “Birlikçilerin”, yani Kuzey İrlandalı Protestanların onayının da gerekli olduğunu kabullenmeye başladılar. Ancak, her şeye rağmen 1985 tarihli bu anlaşma ile Kuzey İrlanda sorunu kalıcı olarak taraflarca bir çerçeveye oturtulmuştu. Bunu 1992 yılındaki başarısız bir siyasi müzakere izledi. Şiddeti desteklediği gerekçesiyle Sinn Fein müzakerelerden dışlandı.
[14]
1993 yılında Dublin ve Londra yönetimlerinin gelecekteki görüşmeler konusunda ortak bildiri hazırlaması tasfiye sürecine yeni bir boyut kazandırdı. IRA ve Protestan örgütlerinin silah bırakmayı reddetmesi her defasında denenen barış görüşmelerini sekteye uğratmıştır.
[15] Kuzey İrlandalı Sosyal Demokrat Liberal Parti (SDLP) Lideri John Hume ve Sinn Fein’in lideri Gerry Adams, şiddetin devam ettiği ve hiçbir siyasal seçeneğin görünmediği 1993 yılında yeniden görüşmelere başlayarak, düğümlenen sorunu aşma girişimini görüşmelerle başlattılar. Sonunda IRA’nın “onurlu” bir şekilde şiddeti sona erdirmesini mümkün kılabilecek önemli prensipler kabul edildi.
[16]
Bu barış sürecinde, sorunu “İngiltere’nin iç meselesi” gibi görmeye çalışan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın katkısı çok önemliydi. Zira ABD, gayrı resmi yollardan ABD’de yerleşmiş zengin İrlanda göçmenlerinin İrlanda’daki Cumhuriyetçilere verilen desteğe göz yummuştu. 1970’te IRA mahkûmlarının ailelerine yardım amacıyla ABD’de adı NORAID (İrlanda Yardım Komitesi) olan bir sivil toplum örgütünün kurulmasına da yardım etmişti. SDLP’li John Hume’ın devreye girmesiyle İrlanda kökenli Amerikalıların İrlanda sorununa yaklaşımı da değişmeye başladı. Hume’ın çabaları sayesinde IRA’ya silah ve para desteği vermek yerine, NORAID’e alternatif olarak kurulan “İrlanda Dostları (FOA) grubu kurularak desteklendi. 1985 tarihli İngiltere-İrlanda Anlaşması ABD tarafından da desteklendi. Bu maksatla Kongre’de 50 milyon dolarlık bir yardım paketi de onaylandı. Bill Clinton’ın Başkan seçilmesinin ardından ABD’nin konuya yaklaşımı daha da netleşti.
[17]
31 Ağustos 1994’te IRA ateşkes ilan etti, 1995’te Kuzey ve Güney İrlanda’nın birleşmesini amaçlayan iki tasarı hazırlandı. Birinci tasarı, hükümet yapısı ile ilgili olup 90 kişilik bir meclisin kurulmasını, ikincisi ise ticaret, kültürel faaliyetler, tarım, balıkçılık, endüstri, ulaşım, enerji, sağlık, sosyal refah ve eğitim gibi alanlarda İrlanda adasının kuzeyi ve güneyindeki kurumların işbirliğini öngörmekteydi. Ancak ateşkesin ilan üzerinden 17 ay geçmesine rağmen siyasi gelişme gerçekleşmeyince IRA, 9 Şubat 1996’da bomba yüklü bir arabayı patlatarak ateşkesi bozdu.
[18]
Silahların tekrar patlaması ve IRA terör örgütünün tasfiye sürecinde söz sahibi olabilmek isteği ABD’yi, Senatör George John Mitchell’i
* 1996’da harekete geçirtti. Mitchell, barış görüşmelerini isteyen her iki tarafın da kabul etmesi gereken şu prensipleri belirledi:
§ “Sorunların çözümünde barışçı ve demokratik yöntemler kullanılacak.
§ Silahlı örgütler silahlarından arındırılacak.
§ Silahsızlanma bağımsız bir komisyon tarafından izlenecek.
§ Görüşmeleri etkilemek amacıyla güç kullanımı ya da güç kullanımıyla tehdit reddedilecek.
§ Görüşmeler sonunda varılan anlaşmalara uyulacak.
§ Cezalandırma amaçlı saldırılar ve öldürmeler son bulacak.”
[19]
1997’de Başbakanlığa gelen Tony Blair’in, yaklaşık olarak 150 yıl önce birçok İrlandalı Katolik’in ölümüne neden olan ‘kıtlık’ dönemine İngiltere’nin ilgisizliği dolayısıyla özür dilemesi, barış sürecine önemli katkı sağladı. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti ile birleştirme amacından vazgeçmemesine rağmen ABD’nin arabuluculuğu ile IRA, ateşkes ilan etti, fakat karşılıklı silah bırakma gerçekleşmediği takdirde kendilerini güvende hissedemeyecekleri için silah bırakmadı. 1998 yılında Kuzey İrlanda’daki tüm örgütlerin silahtan arındırılması gibi konuları içeren “Kutsal Cuma Anlaşması” (Good-Friday Agreement) imzalandı.
[20]
1998 Kutsal Cuma Anlaşması ile taraflar, Kuzey İrlanda’nın geleceğine Kuzey İrlanda halkının karar vereceğini kabul etmişlerdi. Kuzey İrlandalılar İngiliz, İrlandalı ya da her ikisi dahil pasaport taşıma hakkına sahip olacaklardı. İrlanda Cumhuriyeti de Kuzey İrlanda’dan toprak talebinden vazgeçecekti. Buna karşılık anlaşma, Kuzey İrlanda’nın, halkın onayı ile İrlanda Cumhuriyeti’ne katılma hakkını da kapsamaktaydı. İngiltere de İrlanda adası genelinde İrlandalıların “Self Determination” (kendi kendini yönetme) hakkını tanımaktaydı. İrlanda Cumhuriyeti için de federal yönetim yolunu açmaktaydı.
Anlaşma ayrıca yönetimde güç paylaşımı, yetki paylaşımı, seçimlerdeki oran, toplumsal özerklik ve eşitlik, azınlık hakları, azınlık veto hakları gibi konularda da anlaşmaya açık ifadeler konmuştu.
[21]
28 Temmuz 2005 tarihinde IRA terör örgütünün siyasi kolu Sinn Fein lideri Garry Adams, IRA’nın silahlı mücadeleye son vereceğini açıkladı. İngiliz askeri birlikleri de 1 Ağustos 2007’de Kuzey İrlanda’dan çekilmeye başladı.
[22]
IRA tasfiye edilebildi mi? Henüz hayır! Çünkü her yıl değişik yerlerde Sinn Fein’in kontrolünde bulunmayan ve IRA’dan ayrılmış “marjinal” grupçuklar terör faaliyetlerini sürdürmektedirler. Sadece 2010 yılında çıkan bazı olaylar şöyledir:
· Nisan 2010 ortalarında İngiltere Gizli Servisi MI-5’in kuzey İrlanda’daki merkezi binası yakınlarında benzer bir bombayı daha patlattılar. Hemen bir hafta sonra bu kez gene Kuzey İrlanda’da Newtownhamilton’daki bir karakol önünde bomba yüklü araba patlatıldı, sadece iki polis yaralandı.
[23]
· Haziran 2010 ayı içerisinde ise 136 kilo ağır patlayıcı yüklü bir araç gene Kuzey İrlanda’daki sınır köyü Aughnacloy’da polis tarafından bulundu.
[24]
· 11 Temmuz 2010’da Belfast’ta gene IRA’nın kalesi olarak nitelenen Ardoyne bölgesinde Protestanların geleneksel, ancak Katolikleri tahrik eden yürüyüşünün ardından 4 gün süren bir kargaşa çıktı. Protestanlar tarafından geleneksel şekilde her yıl 12 Temmuz’da düzenlenen, Protestan Kral William’ın 1690’da Katolik rakibini üstünlüğünü simgeleyen yürüyüş üzerine çıkan kargaşada 82 polis yaralandı. Göstericiler polise taş, şişe ve Molotof kokteyl, polis de lastik mermi kullandı. 100’den fazla gösterici tutuklandı.
[25]
IRA’nın Tasfiyesi Bağlamında PKK’nın Tasfiyesi İçin Şartlar Uygun mu?
PKK’nın tasfiyesi konusunda şartlar henüz olgunlaşmamıştır. Çünkü Türkiye’de önemli bir kesim, 1999-2002 sürecinde PKK terör örgütünün tasfiye sürecinin başlatıldığını, örgütün yeniden yeşermesinin ise ABD’nin Irak müdahalesinden sonra, özellikle de Irak kuzeyinde “Kürt” devleti kurulmasına yeşil ışık yakılmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Yani Türkiye, PKK’nın “yenilebileceğine” olan inancını henüz yitirmemiştir.
Çatışmaların Çözümlenmesindeki “Doruk Noktası” diye bilinen, yani tarafların çatışma yerine, birbirlerini yenemeyeceklerini anlayarak, “onurlu” bir çözüm sürecine girmeleri durumu da söz konusu değildir. Türkiye PKK’yı yenebileceğini ileri sürerken, PKK da Irak kuzeyindeki yuvalanmasını sürdürebilmesi, Irak kuzeyindeki özerkliğe ABD’nin verdiği destek v e çeşitli sivil toplum kuruluşlarının desteği doğrultusunda, hele de İmralı’daki elebaşının adeta cezaevinden örgütü yönetebilmesi gibi imkanlar olduğu, maddi desteği kesilemediği gibi gerekçelerle henüz “pes etmeye” hazır olmadığı izlenimi vermektedir. Bu amilleri destekleyen bir diğer önemli etken de, PKK’yla mücadelede asli unsuru teşkil eden TSK’nin kamuoyunda “gözden düşürülmesine” adeta seyirci kalınması, bu büyük kurumun terörle mücadeledeki azim ve iradesine vurulan darbelerdir. Keza, terörle mücadele eden devletin çeşitli kurumları arasında koordinasyon olmadığı gibi, bir “güven bunalımı” bulunduğu izlenimi de mevcuttur. Tüm bunların ötesinde iktidar, terörü tasfiye konusunda ne siyasi kararlılığını, ne de stratejisini belirleyebilmiş gözükmemektedir.
PKK’nın bu tavrına karşılık büyük bir kan kaybı yaşadığı da ortadadır. Her yıl çatışmalarda büyük kayıplar verdiği gibi, kendiliğinden teslim olanların sayısında da artış mevcuttur. Son haftalarda Türkiye’nin birçok bölgesinde ses getiren saldırılar düzenlemişse de, oldukça çok zayiat vermiş ve kan kaybetmeye başlamıştır. Bu kan kaybını gidermek ve yaraları sarabilmek için sözde ateşkes, ya da “Eylemsizlik kararı” gibi bahanelerle kenara çekilmektedir. 1993, 1995, 2008 yılı sonlarında edinilen tecrübeye göre, bunun sonunda da ateşkese uymayacak olan PKK, çirkin yüzünü başka hain saldırılarla göstermeye çalışacaktır. Yani bu yeni girişim bir ateşkes değil, yaraları sarmak için uydurulan bir maskeye benzemektedir.
Sonuç
PKK terör örgütünün ister adı ateşkes olsun, ister eylemsizlik kararı olsun, bu son girişimi yaralarını sarmaya yönelik bir aldatmacadır. Nihai hedefleri bellidir. Bunu maskelemek için çeşitli bahaneler “demokratik özerklik” vb. uydurulmaktadır. Kelimeler açıldığında ise Anayasa’da “Değiştirilemez” maddelerin değiştirilmesi söz konusudur. Bu ise, Türk kamuoyunun bugün kabul edebileceği bir gelişme değildir.
“Kürt Sorunu”nun BDP’li ve daha önce DTP’den ayrılan bazı milletvekilleriyle PKK terör örgütünün tekeline bırakma gayretleri de bir maskelemedir. Çözüm yeri Meclis’tir. AKP ve CHP’de “Kürt” kökenli milletvekillerinin sayısı, PKK destekçisi ve sözcüsü gibi davranan diğer milletvekillerinin sayısından çok daha fazladır. Bir başka ifadeyle, “Kürt Sorunu” PKK’dan daha çok Kürt seçmeninin seçtiği milletvekillerinin katılımıyla daha kolay çözülebilir.
Türkiye, Osmanlı’nın son yüzyılından kalan acı tecrübeler sebebiyle, “çok uluslu” girişimlerin ülke içişlerine katılmasını sevmemektedir. Bu nedenle BM’nin “Kürt sorunu”ndaki arabuluculuğuna onay verilmesi mümkün değildir. Kaldı ki BM, bugüne kadar Irak ve Afganistan gibi otoritenin bulunmadığı ülkelerle bazı “muz cumhuriyetleri”nde bu türden “Barışı tesis ve koruma” görevlerine soyunmuştur. Türkiye, bu ülkeler sınıfına dahil değildir. Çözüm yeri Türkiye, çözecek aktörler TBMM’deki siyasi partilerdir. Yer ve aktörler başka yerde aranmamalıdır.
[1] “Terör Örgütü PKK, ‘Ateşkes’ İlan Etti!”, 13.08.2010, http://www.dha.com.tr/n.php?n=teror-orgutu-pkk-ateskes-ilan-etti-2010-08-13
[2] Hale Gönültaş, “BM Arabulucu Olsun, PKK Silahları Kampa Bırakır”, 16.08.2010, http://haber.gazetevatan.com/bm-arabulucu-olsun-pkk-silahlari-kampa-birakir/323335/9/Siyaset
[3] Nevzat Çiçek, Aylan Uncu, “Barış Adımı PKK’ya Ateşkes Uzattırdı”, 24.12.2008, http://www.taraf.com.tr/haber/baris-adimi-pkkya-ateskes-uzattirdi.htm
[4] Hasan Cemal, “Bu Devirde…”,
Milliyet, 24.03.2009.
[5] Celalettin Yavuz, “Cumhurbaşkanı Gül’ün Irak Ziyareti – PKK’ya Af mı Var?”, 24.03.2009, TÜRKSAM web sayfası, http://www.turksam.org/tr/a1614.html
[6] “Diyarbakır’da Hain Tuzak: 9 Şehit”, 29.04.2009, http://arsiv.sabah.com.tr/2009/04/29/haber,2F8252D51057499CB305AC9C18BEB0F8.html
[7] Ayrıntılar için bkz: Celalettin Yavuz, “PKK’nın ‘Açılım’la Oyunu!”, TÜRKSAM web sayfası, 16.09.2009, http://www.turksam.org/tr/a1788.html
[8] “34 PKK ‘lı Habur Sınır Kapısı’ndan Girip Teslim Oldu”, 19.10.2009, http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1151953&Date=19.10.2009
[9] Ayrıntılar için bkz: TBMM web sayfası, 10.11.2009 ve 13.11.2009 tarihli TBMM Tutanak Dergisi.
[10] Ayrıntılar için bkz: Celalettin Yavuz, “Tokat’taki Pusu: Terör ya da Karışıklık Yaratma”, TÜRKSAM web sayfası, 09.12.2009, http://www.turksam.org/tr/a1879.html
[11] PKK terörüyle mücadelede 1990’lı yıllarda tasfiye sürecine giden gelişmelerin ayrıntıları için bkz: Celalettin Yavuz, (1) “Terörle Mücadelede ‘Sorumlu Devlet Adamı’ ve ‘Sorumlu Medya’nın Etkileri”, 18.12.2009 ve (2) “Terörle Mücadele Stratejisi’nin Eksikliği ve Bunu Giderici Yollar”, 20.06.2010, TÜRKSAM web sayfası.
[12] Gürses, Emin Gürses,
Uluslararası Sistemin Kıskacında Etnik Terör, İstanbul, Profil Yayıncılık, 2007, s. 37. IRA’nın tarihi ve tasfiye süreci hk. ayrıntılar için ayrıca bkz: Muhittin Şahin, “Terör - Terörizmle Mücadele: PKK Örneğinde Özel Araştırma”, (Yayınlanmamış Y. Lisans Tezi), Ufuk Üniversitesi, Ankara, 2010, s. 39-48.
[13] Gürses,
a.g.e., s. 33.
[14] İbrahim Kapaklıkaya,
Kürt Açılımı: Kuzey İrlanda Perspektifi, Ağaç Kitapevi, 2009, s. 89.
[15] Gürses,
a.g.e., s. 38 - 39.
[16] İbrahim Kapaklıkaya,a.g.e., s. 89.
[17]İbrahim Kapaklıkaya,a.g.e., s. 90-92.
[18] T.G. Fraser,
Ireland in Conflict: 1922 – 1998, London, Routledge, 2000, s. 73 - 77.
[19] Levent Özçağatay,
Kuzey İrlanda ve IRA, İstanbul, Papirüs Yayınevi, 1998, s. 204 - 205.
[20] Gürses,
a.g.e., s. 47.
[21] İbrahim Kapaklıkaya, a.g.e., s. 100-103.
[22] Gürses,
a.g.e., s. 47.
[23] “Anschlag mit Autobombe auf Polizeistation”, 23.04.2010, http://derstandard.at/1271375045574/Anschlag-mit-Autobombe-auf-Polizeistation
[24] “Polizei entschärft Autobombe”, 18.06.2010, http://derstandard.at/1276413481241/Polizei-entschaerft-Autobombe
[25] Ayrıntılar için bkz: “Dritte Gewaltnacht in Belfast”, 14.07.2010, http://derstandard.at/1277338056492/Dritte-Gewaltnacht-in-Belfast. Ayrıca bkz: “Vierte Nacht lang Ausschreitungen in Belfast”, 15.07.2010, http://derstandard.at/1277338153582/Vierte-Nacht-lang-Ausschreitungen-in-Belfast