Üye Girişi | Yeni Üyelik
   18 Mayıs 2012 Cuma
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Amerika
Avrupa Birliği
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Sivil Toplum Kuruluşları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Karadeniz
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Libya Krizi ve Türk-Amerikan İlişkileri
11 Nisan 2011 Amerika [10] [12] [14] [16]
Tuğgeneral (E.) Haldun SOLMAZTÜRK
Tuğgeneral (E.) Haldun SOLMAZTÜRK
Daire Başkanı
Amerika
Hakkında - Arşivi

Belki, Türk bakış açısından, birden ziyade ‘üç-buçuk’ kriz olarak daha doğru tarif edilebilir.. Biri, Türkiye ile Amerika Birleşik devletleri arasında, diğeri Fransa ile Türkiye arasındaki, bir diğeri NATO ile Türkiye arasındaki, ‘yarıma’ gelince de, Türkiye’deki hükümetle (daha doğrusu Başbakan Erdoğan’la) Libya’da Kaddafi’yi devirmeye çalışan muhalefet arasındaki.. Herhalde, Sayın Davutoğlu’nun büyük bir hevesle getirdiği ve uyguladığı, dış politikada ‘sıfır sorun’ denilen renkli prensibiyle pek uyum içinde olduğu söylenemeyecek bir başarı (!)
 
Amerika Cephesi
 
Amerika Birleşik Devletleri -daha doğrusu, Obama yönetimi- gerek insani gerekse ahlaki açıdan ne kadar haklı bir durum olursa olsun, bir savaşa daha girmeye istekli değildir. Buradaki durum, askeri açıdan çok karmaşık; belirsiz hedefler, muğlak stratejik amaçlar ve hiç de hevesli olmayan bazı ‘müttefikler’ nedeniyle siyasi açıdan da çok risklidir. Genelde geçerli yanlış algılamanın aksine, askeri operasyonlar işin kolay tarafıdır. Asıl soru; ‘Askeri harekatın hangi siyasi amaç(lar)a yönelik olacağı ve ne zaman çekilineceğiyle’ ilgilidir. Milletleşme –ki Libyadaki gibi toplumlarda, herhangi bir siyasi girişimin temel ve kaçınılamaz bir parçasıdır, Somali, Irak ve özellikle de Afganistan’dan sonra herhangi bir Amerikan yönetimi tarafından üstlenilemeyecek kadar zor bir görevdir. Buralarda, halk (hatta kabileler) bir yana, yerel liderlerde bile ‘millet’ olma kavramı ancak zayıf olarak gelişmiştir, o da varsa.. 
 
Ve, 2012’de Başkan Obama’nın aday olma niyetini daha şimdiden açıkladığı seçimler vardır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, Arap Birliği ve Körfez İşbirliği Konseyinden gelen sıra dışı Arap desteği hep umut vericiydi. Fakat karada yeterince ‘Amerikan botları’, yani kara unsurları olmadıkça, ki halen temin edilmeleri mümkün değildir, hiç bir devlet gelişmeleri kontrol edemez, sonucu belirleyemez. İşte bu nedenle, Başkan Obama, Avrupa’daki bir çok müttefikini şaşırtsa ve rahatsız etse de, açıkça alçak bir profil izlemekte son derece dikkatlidir. Bununla beraber, çabuk ve kesin sonuçlu olarak çözülebilecek bir Libya krizinin, Başkanın siyasi-askeri yeteneklerini ispatlaması açısından başkanlık seçim kampanyasına kritik bir katkıda bulunabileceği inkar edilemez. Ama, garantisi yoktur.
 
Libya Cephesi
 
Açıkça görünüyor ki söz konusu riskler hafife alınamayacak kadar ciddidir. Dünyanın bu bölgesinde dinin, yani İslam’ın, rolü sadece sosyal ve kültürel alanlarda değil, siyasette de her zaman çok güçlü olagelmiştir. Yakın tarihe aşina olanlar, modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün, İtalyanlar 1911’de Libya’yı (o zaman Trablusgarp) işgale kalkıştığında, onlarla başarılı bir şekilde mücadele etmek için Sünusilerin işbirliğini sağladığını hatırlayacaklardır. Bu etki, Kaddafi tarafından bastırılmış ama ortadan kalkmamıştır. Diğer aşiret bağları, sosyal ve dini ‘hassasiyetlerle’ beraber herhangi bir siyasi çözüme veya girişime etki edecek şekilde hala oradadır. En sonunda, Büyük Ortadoğu Projesi, ilerleme sağlamak için gerçek bir fırsat yakalamıştır. Bazı şüphecilerin dediği gibi, ‘problem’ şudur ki, bir kere İslam’a siyasi arenada bir yer verdikten sonra onun nasıl ‘ılımlı’ olarak tutulabileceğini kimse bilmemektedir. Bu durum başkasının parasıyla kumar oynamaya benziyor. 
 
Bingazi’de geçtiğimiz Şubat’ta oluşturulan Geçici Milli Konsey (TNC), ‘radikal’ olmak bir yana, ‘İslamcı’ olmaktan uzaktır. Yerel boyutta, kesinlikle, en azından bir ölçüde meşruiyeti vardır ve Fransa tarafından resmi olarak da tüm Libya’daki tek meşru güç olarak tanınmıştır. Başka bir çok ülke de resmi olarak olmasa da fiilen böyle yapmışlardır. Fakat ‘tanınma’ başka şeydir, gerçek güç, yetenek ve otonomi başka bir şey.. Dış desteğe gerçekten ihtiyaçları vardır, fakat herkes ‘Muhtemel sonucun veya sonuçların neler olabileceğini?’ sormaktadır. Kaddafi’nin ilk saldırısının sebep olduğu panik geçtikten ve herkesin izlediği ilk hava bombardımanlarından sonra, dünyadaki bütün liderler şimdi iki kez düşünmektedirler.
 
Amerika’da daha fazla askeri müdahale taraflısı olanlar vardır. Kaddafi’yi iktidardan uzaklaştıracak ve yerine güvenilir ve muhtemelen ‘ılımlı’, belki de liberal (demokrat olması şart değildir) bir yönetim getirecek çabuk ve kesin sonuçlu bir zafer şansı olduğuna inanmaktadırlar. Fakat bu ‘karada-botlar’ olmasını gerektirmektedir. Askeri olarak bu yaklaşımda bir mantık vardır; çünkü kara unsuru olmaksızın hiç bir askeri harekatın başarı şansı yoktur. Bunun mutlaka yabancı bir kara gücü olması gerekmez; fakat mevcut durumuyla muhalefet ‘ordusunun’ Kaddafi’nin eğitimli ve organize ordusu karşısında hiç bir şansı yoktur. NATO hava gücü ‘korudukça’ mağlup edilemezler ama aynı şekilde Kaddafi’’nin ordusunu da mağlup edemezler.
 
Hem Körfez ülkeleri hem de Arap Birliği, ‘muhalefeti’ Kaddafi’nin katliamından korumak üzere, bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı çıkmasını istemişlerdir. Fakat ilk hava taarruzlarının televizyonlarda görünmesinden sonra konuşmalarındaki vurgu değişmiştir. Bu liderlerin kendi ülkelerinde karşı karşı oldukları iç problemler, Obama’nın Amerika’da karşı karşıya olduklarından çok daha ciddidir.
 
Sonunda, Kaddafi hala iktidardır. Muhalefet ‘Batı’dan daha fazla sonuç alıcı destek -yani Kaddafi’nin ordusunu hedef alan taarruzlar- talep etmektedir, ama bu olmamaktadır. Bir ‘haçlı seferi’ tartışması devam etmektedir. Geride, Başbakan Erdoğan’ın ‘Libya’nın bağımsızlığına ve Libya halkının meşru haklarına saygı’ söylemi (dolaylı olarak, açıkça, müttefiklerinin gizli ajandaları olduğu ithamı) ve bölünmüş bir NATO kalmıştır
Bütün bölgede, yaygın yolsuzluklarla özdeşleşmiş iktidarlara ve artık kronikleşmiş yoksulluğa bakılarak, bu ’tsunami’ uzun zamandır kaçınılamaz olarak bekleniyordu. Fakat hiç kimse, bütün bölgeye yayılan halk hareketlerinin çapını ve gücünü öngöremedi. Bugün temel kaygı, bu hareketleri kontrol altında tutmak ve bu tarihi değişim sırasında bir istikrar havasını sürdürmek için en iyi yolun ne olduğunu bulmak konusundadır.
 
Türk Cephesi
 
Türkiye’nin (daha doğrusu Türk hükümetinin?) bu krizdeki rolü kendine özgü ve Türkiye-Amerika ilişkilerinin mevcut durumu ve gelecekte alacağı yön açısından belirleyici olmuştur.
Amerikan karşıtlığı Türkiye’de her zaman yüksek olmuştur. 2003 yılından beri zirveye çıkmış olduğu gerçeğini, sadece AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) ile açıklamak doğru olmayacaktır. Çok daha önemli sebepler vardır. Bununla beraber AKP liderliği tarafından benimsenmiş olan ideolojik söylem bunu daha da teşvik etmiştir. Bu durum, Türkiye’nin siyasi anlamda Doğu’ya –Batı’dan uzağa, kaydığı tartışmasıyla daha da pekiştirmiştir. Bu, Başbakan Erdoğan’ın sıkça dile getirdiği ‘bizim medeniyetimiz’ (yani ‘İslam’ medeniyeti) ve öngörülen ‘İslam dünyası’ söyleminde en iyi şekilde yansıtılmaktadır. Ve, bir de iç siyaset boyutu vardır. Avrupa Birliği üyeliği doğrultusunda atılan ciddi adımlara ve hayata geçirilen önemli reformlara rağmen, 2011 Türkiye’si sadece Batıdan uzağa değil, aynı zamanda demokratik gelişmeden de uzağa düşüyor algısı başlamıştır. Bu algı, en açık şekilde, Avrupa Parlamentosu 2010 Türkiye İlerleme Raporu (1) ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı 2010 İnsan Hakları Raporunda (2) yansıtılmıştır. Türk hükümetinin son Libya krizi sırasındaki genel tutumu, ki bazıları tarafından ‘tutarsız’ ve ‘önceden kestirilemez’ olarak tanımlanmaktadır, zaten oluşmuş bir ‘kanaati’ pekiştirmiş veya katkıda bulunmuştur. Türkiye’nin davet edilmediği Paris Konferansı sürerken, Türk Başbakanının Cidde ve Mekke’de Arap liderlere ‘demokrasi’ üzerine dersler veriyor olması, Türkiye’nin Batı ile Doğu arasında giderek belirsizleşen kimliği ve bu statüsüyle özdeşleşen tereddütlerin etkileyici bir fotoğrafı olmuştur.  
 
Avrupa Cephesi
 
Bunlar doğru mudur; yoksa genelde Batı, özel olarak da Amerika Birleşik Devletleri açısından doğru iletişim eksikliğinden kaynaklanan bir algılama hatası mıdır? Kesin bir cevap vermek zor.. Fakat şayet doğruysa, Başkan Sarkozy’nin gelecek yıl yapılacak seçimler yaklaşırken iç siyasette puan kazanmak için yaptığı umutsuz girişimler ve kendisinin ‘haçlı’ bakanının sözleri Başbakan Erdoğan’a çok yardımcı olmuştur.
 
Bununla beraber, Mösyö Gueant’ın ifadelerinde gizli, temel bir kaygıyı anlamak gerekir; “Fransızlar artık kendilerini, sanki kendi ülkelerindeymiş gibi hissetmiyorlar”. Bu sadece bir politikacının ‘boş konuşması’ değildir. Burada duran, dünyanın uzun zamandır karşı karşıya olduğu ve varlığını ancak son zamanlarda kabul etme noktasına geldiği, Amerika Birleşik Devletlerinden Londra’nın dış mahallelerine, oradan Rusya’ya, Suudi Arabistan’a, Endonezya’ya ve Paris’in caddelerine uzanan temel bir problemdir. Bu İslam DEĞİLDİR, fakat her iki –şayet bu doğru ifadeyse- tarafta da, algılandığı şekliyle, ya kendilerine dayatılan ya da kısa bir zaman sonra dayatılacak olan farklı kimlikler ve ideolojiler karşısında, kimliklerini ve yaşam tarzlarını kaybetme korkusu ve bir tür çaresizlik duygusudur. Çözüm, yaratıcı ve gerçekçi çözüm önerileri olan mantıklı ve iyi niyetli fertler gerektirmektedir. Artık tarihin sonunun gelmediğini bildiğimize göre, herkesin ortak çabaya katkıda bulunmak ve önce durumu rahatlatmak, sonra da tedricen, barış içinde birlikte yaşamanın yollarını bulmaya katkıda bulunma konusunda bir rolü ve sorumluluğu vardır. Çünkü bu durum herkesle ilgilidir.
 
Ümit edelim ki, bu dönem, gelecekte, Türkiye’nin daha demokratik, bölgedeki rejimlerin daha liberal ve dünyanın farklı karakterlerdeki global tehditlerle baş etmek için işbirliği ve uyumlu hareket etmeye daha yatkın olduğu bir dönem olarak hatırlansın. Bununla beraber, kendi kendimizi ütopik beklentilerle aldatmamalıyız. Bütün ihtiyacımız olan, herşeyden önce, gerçek bir misyon duygusu ve berrak vizyonu olan sorumlu ve yetkin liderlerdir. Bunlar, halklar siyasi sürece, hem içeride hem de uluslararası arenada, gerçekten dahil olmadıkça, kendiliklerinden ortaya çıkmayacaktır.
 
İşler Yolunda mı?
 
Hayır, hiç birşey yolunda değildir.. NATO forumlarında, Paris’te, Londra’da, Ankara’da ve Washington’da bir başka sınava daha tabi olduktan sonra, Türk-Amerikan ilişkileri daha zor fakat aynı zamanda potansiyel olarak kesinlikle daha umut verici bir döneme girmiştir. Ufukta, daha dengeli, daha gerçek bir ‘stratejik ortaklık’ için, somut bir şans vardır. Kolay değildir, aksine her iki taraf için de risklidir (belki Türkiye için daha fazla), fakat ‘zamanın ruhu’ her iki tarafı da denemeye zorlamaktadır. Alternatif hareket tarzı, şayet varsa ne olabilir ki?
 
Belki; gerek Türk gerekse Amerikalı liderler için, son İnsan Hakları Raporunun Türkiye bölümünü geriye dönük olarak, bölgedeki mevcut gelişmeleri de ileriye dönük olarak okumak iyi bir fikir olabilir; başlangıç olarak, o kadar çok işaret ve ipuçları var ki.. İnsanın sadece biraz açık fikirli olmaya ihtiyacı vardır. İç siyasetle dış siyaset arasında, ikili ilişkilerle uluslararası ilişkiler arasında, her zaman var olmuş irtibat, bugün her zaman olduğundan daha güçlüdür.
 
Notlar:
 
(1) Avrupa Parlamentosu 2010 Türkiye İlerleme Raporu. 09 Mart 2011.
(2) A.B.D. Dışişleri Bakanlığı 2010 İnsan Hakları Raporu: Türkiye. 08 Nisan 2011.


http://www.turksam.org/tr/a2378.html
Arkadaşına Gönder 1176 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
51356 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
36704 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19809 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
18373 kez okundu.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
16907 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Türk-İsrail İlişkileri Kopma Noktasında
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 2104 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.