İran’ın nükleer serüveni nasıl başladı? İran’ın nükleer programı 1957 yılında Tahran Üniversitesi’nde ABD’nin desteği ile başladı. Bu dönemde komünizmin yayılması ve SSCB’nin İran’a girme endişesi, İran’ın askeri kapasitesinin arttırılası için verilen desteklerin başlıca nedeni idi. Ancak ABD, sunduğu nükleer desteğin barışçıl amaçlar doğrultusunda olması gereğini hep vurguladı ve İran 1958 yılında Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’na üye oldu.
1974 yılında Şah Pehlevi, 20 yıl içinde, 20 000 MW(e) lık güce sahip, 20 adet nükleer reaktör hedefini ortaya koydu. 1973 yılında yaşanan petrol krizinin sağladığı ekonomik olanaklar, bu hedefler için, İran’a yeni fırsatlar sağladı ve çalışmalara hız verildi.
Alman KWU ve Fransız Framatome şirketleri ile anlaşmalar yapılarak, santral çalışmalarına başlandı. Bu arada İran, Fransızların, dünyanın en büyük uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff’in %10 ortağı oldu.
1979 da gerçekleşen İslam Devrimi, nükleer çalışmalara sekte vurdu. Yeni rejimin batı karşıtı olması ve bu programda batıya bağımlı olunması programın durdurulmasında en önemli etkendi. Yine dini gerekçelerle programın sakıncalı bulunması, İran’ın zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip olması ve İran-Irak savaşı, programın kesintiye uğramasının temel nedenleriydi.
Ancak, zamanla, Rafsancani, programa karşı çıkan Humeyni’yi ikna etti ve 1985 yılında çalışmalar yeniden başladı. İran’ın, özellikle Irak savaşından sonra nükleer çabalara hız vermesinin temel nedeni, askeri kapasitesini arttırma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Nitekim, SSCB ile 1992 yılında imzalanan teknolojik, ticari, ekonomik ve bilimsel işbirliği anlaşması, Buşehr nükleer santralin inşasının,1995 yılında Rusya’ya verilmesi ile yeni boyut kazandı. Bu sürecin devamında, Almanya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve Belçika ile işbirliği çabası içine giren İran, nükleer programını bir ulusal onur olarak kabul etmeye başladı.
İran, nükleer programını sürdürürken, bir yandan da uluslar arası anlaşmalara imza koydu. 1970 te, NPT (NÜKLEER SİLAHLARIN YAYILMASININ ÖNLENMESİ ANLAŞMASI) nı, ardından da, 1971-Model Protokolü imzaladı. Ancak,Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı tarafından her şeyin denetlenebileceğine hükmeden, 93+2 Program-Ek Protokolü imzalamakta uzun süre direndi. Programda alınan mesafeyle birlikte, ek protokolün imzalanması için uluslar arası baskılar giderek arttı ve nihayet, 25 Ekim 2003 te ek protokolü imzaladı. İran, bu imzanın, her türlü denetim için olanak sağladığını ifade etmesine rağmen, günümüze kadar meclisinde onaylamadı.
Son zamanlarda özellikle ABD den gelen baskılar nedeniyle, reaktif bir tavır içine giren İran’ın, ulusal onur kabul ettiği nükleer programla ilgili olarak, ek protokolü meclisinde onaylatacağına pek çok çevre ihtimal vermiyor. Nükleer programla ilgili politikalarda etkin olan muhafazakar bloğun, önümüzdeki dönemde, çalışmalara hız verme isteğinin olduğunu söylemek te, yanlış bir yargı olmaz.
İran’ın gerçek niyeti enerji mi?
Oldukça zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip İran’ın, bu kadar yüksek maliyetlerle nükleer enerji santralleri kurmaya ihtiyacı var mı?
Bu santraller için harcanan paranın, bilgi teknolojisi, istihdam, eğitim, sağlık ve alt yapı gibi önemli ihtiyaçlara harcanması akıllıca olmaz mıydı?
1955 yılından beri devam eden programda, bugüne kadar, enerji amaçlı bir santralin faaliyete geçmemiş olması düşündürücü değil mi?
Ek Protokolün mecliste onaylanmayışı, sayıları bilinmeyen ve önemli bir kısmının yer altında olduğu sanılan reaktörlerin denetime açılmayışı, bu programın enerji dışında başka amaçlarının da olduğunu düşündürmez mi?
Nükleer silah üretiminde en temel gerek olan uranyum zenginleştirme tesislerinden ısrarla vazgeçmemesi, şüpheleri daha da arttırmaz mı?
Tüm bunları alt alta koyduğumuzda, şüphesiz, İran’ın nükleer silah ürettiğine dair bir kanıt ortaya konamaz. Ancak, şeffaflık konusunda sergilenen direnç, nükleer programın barışçıl amaçlı olduğuna dair şüphelerin ortadan kalkmasına da engel olmaktadır.
İran’ı bekleyen gelişmeler
İran ve AB arasında nükleer programla ilgili görüşmeler devam ediyor. ABD ve İsrail tarafından yapılan açıklamalar ve Rusya’dan, İran’a gelen destek mesajları, AB-İran görüşmelerinin olumlu sonla noktalanma ihtimalini azaltıyor. AB ile memnun edici bir sonuç elde edilemezse, konunun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınacağına kesin gözüyle bakmak mümkün. Ancak bu süreçte ABD’nin istemediği bir gelişme olursa, bunun da veto edileceği oldukça açık. Bu kritik noktada, İran’ın önündeki seçenekler de oldukça azalıyor.
İran ya Libya modelini tercih edecek ve tüm nükleer çalışmalarını durdurarak denetim ve kontrollere açacak. Ya da Kuzey Kore gibi davranacak ve dünyaya, nükleer program konusunda kararlı olduğu mesajını verecek.
İran kamuoyu, nükleer programa sahip çıktığı ve bunu bir ulusal onur olarak kabul ettiği için, Libya modelinin tercih edilmesi pek olası görülmüyor. Henüz, Kuzey Kore gibi nükleer silah üretme kapasitesine ulaşamadığı için, uluslar arası baskılara kafa tutacağı da tahmin edilmiyor. En akla yatkın olan ihtimal, uranyum zenginleştirme ve plutonyum ayrıştırma teknolojilerine son verip, barışçıl amaçlı programına devam etmesi ve uluslar arası denetime açık olması. Bunun, hem İran, hem Türkiye hem de tüm Ortadoğu için en doğru seçenek olduğunu söylemek mümkün.
İran’ın programdan vazgeçmemesi halinde, bölgede güç dengelerinin değişeceği ve özellikle İsrail için önemli bir tehdit olacağı çok açık. 1991 yılında Körfez savaşında Saddam’ın attığı Scud füzelerinin İsrail’i vurduğu ve dar bir coğrafyaya sıkışmış olan İsrail’in hava savunma sistemlerinin bu saldırıları önlemeye yetmediği hafızalardan silinmedi. İran’ın son yıllarda sahip olduğu füze teknolojisi ile 1350 km yi vuracak kapasitede olduğu ve bunların denemelerinin de başarılı olduğu bilinen bir gerçek. Eğer İran, Şahap III füzelerine nükleer başlık takma kapasitesine ulaşırsa, bu tüm bölge için ve özellikle İsrail için çok önemli bir tehdit olacaktır. İsrail’in bu durumda, güvenli bir ön karakola sahip olması ya da İran’ın programını durdurmasından başka seçeneği görünmüyor.
Türkiye’nin pozisyonu
Yaşanan süreç Türkiye’nin uzunca bir süre, jeo-stratejik önemini koruyacağını gösteriyor. Bu süreçte kim ne söylerse söylesin, olayın aktörleri ile, özellikle de İsrail ve ABD ile, Türkiye’nin ilişkileri bozulmayacaktır. Ancak, kum saatinin işlemeye başladığını da görmek gerek. Bir süre sonra Türkiye’nin İran ile ilgili bir kriz yönetimine ihtiyacı olacak. Bu süreçte, İran’ın nükleer programını barışçı bir platforma çekmek için atılacak adımlara Türkiye destek vermelidir. İran’ın kapılarını Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı denetçilerine açması ve programına barışçı bir yön vermesi, tüm dünyanın arzu ettiği bir gelişme olacaktır.
Türkiye, şüphesiz ki, sürecin, barışçıl bir sonla noktalanması için, her çabayı gösterecektir. Ancak, yakın geçmişte İran tarafından PKK ya verilen desteğin ve rejim ihracı ile ilgili yapılan faaliyetlerin de unutulmadığı bilinmelidir.
Bu nedenle, Türkiye, gerek kendi güvenliği, gerekse bölge barışı için, en doğru adımı atmaya ve akılcı bir kriz yönetimine hazır olmalıdır.
Op.Dr. Turhan Çömez
AK Parti Balıkesir Milletvekili