Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin suçu neydi de Arap baharı başlayınca “Mal bulmuş Mağribi” gibi, önce Fransa “4. Napolyon”luğa uğrayan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin komutasında Libya’ya askeri müdahalede bulunacağını açıkladı. İngiltere ve ABD, Fransa’ya “Bu iş tek başına olmaz!” diyerek, onlar da müdahaleye ortak oldular.
Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu NATO’nun müdahale karşıtı Almanya gibi ülkeler, bu üçlü “yağma”yı önlemek üzere, BM Güvenlik Konseyi’nin kararını zemin sayarak, Libya’daki direnişçileri korumak üzere NATO şemsiyesi altında sadece hava ve deniz harekâtına cevaz veren bir müdahaleyi benimsediler.
NATO’nun müdahalesi başlayıncaya kadar Fransa direnişçilerle temasa geçmişti bile. Fransa’da bu kadar “İslabifobi” ve yabancı düşmanlığı yükselmişken, Sarkozy’nin Libya gibi Müslüman bir ülke halkına duyduğu aşkın sebebi neydi? Kuşkusuz ki dünyanın en temiz petrolü olarak bilinen Libya petrolü idi. İşte Sarkozy’nin açgözlülüğünü gören ABD ve İngiltere de Libya petrolünü Fransa’ya tek başına “yedirmemek” için kerhen de olsa askeri müdahalede bulunmuşlardı.
Suriye’de Kan Gövdeyi Götürürken Esadı’nı Reform Yanlısı Olduğu Yanılgısı
Mart 2011 ortalarında Suriye’de de halk hareketi cılız da olsa başladı. Ancak, bu hareketin çıkışıyla birlikte Baas rejiminin ve Beşşar el-Esad’ın “Demir Yumruğu” inmeye başladı. Buna rağmen Suriye’de direnişler hemen her hafta artış kaydetti. Hele de Haziran 2011 başlarında Türkiye’nin Hatay’a yakın sınır bölgelerindeki ünlü “4. Tümen”in harekâtı başlayınca, bu bölgedeki insanlardan kaçıp Hatay’a sığınanların sayısı 12 bini aştı. Bu hengameli günlerde BM “Barış Gönüllüsü” ve ünlü aktris Angelina Jolie de, Hatay’da kurulan üç “Sığınmacı” kampından Altınözü’ndeki çadır kente uğradı.
Suriye yönetimi, sadece “Demir Yumruk” indirmedi. Hemen her Cuma namazını müteakip giderek artış kaydeden kalabalıklar sebebiyle, önce 1973’ten beri süren olağanüstü hal kaldırıldı. Bu arada vatandaşlıktan çıkarılan, çoğu Suriyeli Kürt vatandaş haklarına yeniden kavuştu. Hatta iki kez genel af bile ilan edildi. Keza, Ağustos 2011’de “Parlamento Seçimi” yapılacağı, Eylül’de ise yeni Meclis’in reform kanunlarını çıkaracağı söylendi.
Beşşar Esad, bizzat televizyonlarda üç kez konuşarak, reform yapılacağının sözünü verdi. Buna rağmen gösteriler durmadı. Bunun üzerine Temmuz 2011 sonlarına doğru ilk kez ülkede Baas dışında da serbest partilerin kurulacağı müjdesi verildi. Ama gene de direnişçileri tatmin etmek mümkün olamadı. Zira gelinen gün itibariyle Esad’ın Baas rejimi, Suriye’de artık “sempati” ile bakılan bir tablo olmaktan çıktı. İki kez Türkiye’de toplantı düzenleyen Esad ve Baas karşıtları, bundan böyle “Esad ya gider, ya gider!” demeye başladılar.
Esad gider mi? Asıl mesele de budur zaten. Baas’a ilaveten yeni siyasi partilere onay verilmesine rağmen, ya diğer partiler oyların çoğunluğunu alır da Meclis’te Cumhurbaşkanlığı seçilme ve süresiyle ilgili yeni bir yasa çıkarırsa ne olur? Yani Esad’a “Artık git!” derlerse, buna Esad rıza gösterir mi?
Kimi “uzmanlar” aslında “Esad’ın reform yanlısı” olduğunu, ancak yanındakilerin ve Baas’ın buna izin vermediğini ileri sürüyorlar. Bu düşünce olsa olsa kafayı kuma gömmekle eşdeğerdir. Zira cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Beşşar el-Esad, aslında Baas’ın ta kendisi demektir. Yani Esad makam ve meşruiyetini Baas’a borçludur ve Baas’ın da en tepesindeki kişidir. Hiçbir insan bile bile kendi ipini çeker mi?
Baas ve Esad’a Batı’nın Kaygısızlığı Neden?
Kaddafi ve Libya konusunda birden bire “İnsan hakları savunucusu” kesilen ABD, İngiltere ve Fransa her nedense çok daha büyük “insanlık dramı”nın yaşandığı Suriye’ye karşı fazlaca “Güvercin” kaldılar.
ABD’nin sesi ilk kez Temmuz 2011 içerisinde Hama’yı ziyaret eden Şam Büyükelçisi’nin konutuna, Baas yanlılarının tecavüzü ile duyuldu. Önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ilk kez Esad için “Esad vazgeçilmez değildir!” diyerek ses çıkardı. Bunu ABD Başkanı Barack Obama’nın aynı anlamdaki ifadesi izledi.
Almanya da Suriye’ye askeri olmayan müdahaleler uygulanması gerektiğini söyledi. Fransa ve İngiltere’den yükselen sesler de ABD ile örtüşmekteydi. Sadece Rusya7dan duyulan ses farklıydı: Başkan Dimitri Medvedev “Suriye ikinci bir Libya olmayacaktır!” diyerek, hem Suriye konusundaki hassasiyetini vurgulamış hem de Libya’da yapılan yanlışlığı hatırlatmıştır.
Esad rejimi 29 Temmuz 2011 Cuma günü namazı müteakip yaşanan direnişler sırasında yaklaşık 22 kişiyi katletti. Gösteriler 31 Temmuz günü devam ederken, Suriye kuvvetleri Hama’ya girdi. Bugüne kadar çeşitli rakamlar verilse de, ölenlerin sayısının 120’yi geçtiği ileri sürülmektedir. 1 Ağustos 2011 itibariyle İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’dan “Askeri müdahale ihtimal dâhilinde” olacağı açıklaması duyuldu.
Suriye’de Esad rejiminin yaptıkları ayyuka çıkarken, her hafta onlarca kişi hükümet kuvvetleri tarafından katledilirken, Batı’nın bu sessizliği anlaşılır gibi değildir. Libya’daki direnişçilere hemen yardım gönderilirken, hatta onlarla devletler arası ilişkiler kurulurken, Suriye’deki bu müsamaha nedir?
Birincisi; Suudi Arabistan, Sünni olmasına rağmen, Suriye’deki Nuseyri-Alevi ağırlıklı Baas rejimini “kerhen” de olsa desteklemektedir. Bir bakıma ABD’nin elini tutmaktadır. Zira Arap Baharı’ndaki Suriye halkasının çözülmesi demek, artık Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın da tası tarağı toplaması demektir. Herhalde bu ülkede ABD ile daha iyi koşullarda “işbirliği” yapacak yeni bir yönetim bulmak kolay değildir.
İsrail de iyi bildiği ve ezberlediği bir “Baas” rejimi yerine, istikrarsız ve ne olacağı bilinmeyen bir Suriye istememektedir. Yani, Müslüman Kardeşlerin hâkim olduğu bir Suriye, giderek güçlenen Hizbullah’lı bir Lübnan, Müslüman Kardeşlerin giderek güçlendiği Mısır ve HAMAS’ın güçlendiği bir Filistin bir arada düşünüldüğünde, İsrail de kerhen Esad’dan yana tavır almaktadır.
ABD ise, hem Rusya’nın kuvvetli itirazı, hem de Amerikan halkının 2001 yılı sonlarından itibaren devam eden Afganistan, Irak ve Libya askeri müdahalelerinden duyduğu bıkkınlık sebebiyle, Suriye konusunda isteksizdir. Üstelik 2012’de ABD’de başkanlık seçim kampanyaları vardır. Bu sebeple OBAMA, Suriye müdahalesini “Bir başka bahara” bırakma düşüncesindedir.
Türkiye de Suriye konusunda kararsız kalan ülkelerden biridir. Suriye’ye müdahale konusunda “sessiz” kalınması, ya da “cılız” ses çıkarılmasının sebebi, zannedildiği gibi Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın Esad’la yakıştırılan “Kanka”lığı değildir. Kaddafi gibi Esad’la da kanka dönemi sona ermiştir. Esad’ın bölgedeki tek kankası İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’dır.
Suriye’ye olası bir askeri müdahaleden en büyük zararı görecek ülkelerden biri Türkiye’dir. Bu sebeple de müdahale konusunda fazla yüksek ses vermemeye çalışılmaktadır.
Sonuç
Suriye’de akan kanın şiddeti giderek artmaktadır. Bundan sonra Esad’ın geri dönüşü ve direnişçilerin de uzlaşma umut ve arayışları kalmayacaktır. Öte yandan, ekonomik sorunlarla boğuşan ABD ve AB açısından bakıldığında, Suriye’ye askeri müdahale şansı fazlaca da değildir. Üstelik Suriye’de emperyal ülkelerin ağzını sulandıran “petrol” de göz kamaştıracak boyutta değildir. Bu sebeple de müdahaleye canı gönülden atlayacak ülke de bulunmamaktadır.
Tüm olumsuz koşullara rağmen, eğer bir iki kez daha son olayların benzeri yaşanırsa, Suriye’ye bu kez “kerhen” de olsa BM şemsiyesi altında müdahale edilebileceğini de dikkate almak gereklidir. Belki bunun için Rusya’nın yardımı bile talep edilebilir.
Türkiye de, Suriye’ye olası bir dış müdahale için kamuoyunda moda terim haline gelen bir “B Planı”na hazırlıklı olmalıdır. Bu ise Türkiye’de iç güvenlik endişelerini artırıcı (PKK terörü gibi) gelişmeleri de beraberinde getirebilir. Tabii ki yükselecek petrol fiyatları ile turistik bölgelerdeki rezervasyon iptalleri de ekonomiyi olumsuz etkileyecektir.