Günümüz Ermeni milli kimliğinin en önemli temellerinden birini 1915 olayları teşkil etmektedir. Sözde soykırım, dünyanın dört bir yanına yayılmış Ermenileri ortak bir bilinç ve hareket planı etrafında bir araya toplayan önemli bir unsur, ve özellikle diasporada “Ermeni” olmanın ve bu kimliği sürdürmenin en önemli referans noktalarından biridir. Bu bakımdan, Ermenilerin savunduğu soykırım tezinin, Ermeni milli kimliğini ve Ermeni siyasi düşüncesini nasıl şekillendirdiğini incelememiz, bugünkü Ermeni politikalarını ve milliyetçiliğini anlayabilmemiz açısından faydalı olacaktır.
Bu bağlamda, Ermeni tarafının ileri sürdüğü soykırım iddiasının Ermeni siyasi düşüncesindeki iki temel sonucu gözlerden kaçmamalıdır. Bunlardan ilki mitleştirilmiş, idealleştirilmiş ve soyutlaştırılmış, ve Ermenistan’ın şu anki konumuna pek de tekabül etmeyen bir anavatan düşüncesidir. İkincisi olarak ise, “sözde soykırım” Ermeni kimliğinde ebedi bir öteki, daha doğrusu ebedi bir “düşman” algısının doğmasına yol açmıştır. Kısaca “Türk sendromu” olarak adlandırabileceğimiz bu durum Ermeni siyasi yaşamında sürekli tehdit algılamasının değişmez kaynaklarından biridir.
Sözde soykırım, Ermeni tarihçiliğine damgasını vurmuş durumdadır. Böylece, Ermeni tarihi büyük ölçüde bu iddia üstünde temellendirilmiş, ve Ermeni halkı, “mağdur”, “haksızlığa uğramış”, “katledilmiş” bir ulus olarak resmedilmiştir. Ermenilerin 20. yüzyıla kadar bağımsız bir siyasi birlik kuramamış olması ve Ermenistan topraklarının tarih boyunca bölgedeki büyük güçlerin boyunduruğu altında kalması söz konusu anlayışı ayrıca pekiştirmiştir. Bu anlayışa bir de dini motif eklenmiş ve ulusal şehitlik mertebesi Ermeni milliyetçiğinin temel vurgularından biri olmuştur. Buna göre, Ermeniler, tarih boyunca, “yabancılar”, tarafından “çarmıha gerilmiş”, Ermeni toprakları ise istila edilmiştir. Tabii burada yabancılardan kastedilen büyük ölçüde bölgedeki Müslüman topluluklardır. Kısacası, sözde soykırım, merkez kaç kuvvet işlevi görerek belli oranda Ermeni tarihini kendine göre bükmüş, ve toplum psikolojisinde, mağduriyet psikolojisi olarak adlandırabileceğimiz kalıcı bir hasar bırakmıştır.
Öte yandan, Ermeni milliyetçiliği uzun bir geçmişe sahip Ermeni diaspora tarihini de 1915-16 yıllarını milat alarak yorumlamaya eğilimlidir. Buna göre, diaspora olgusu olarak 1915 sözde soykırımının direkt sonucu olarak görülmüş, ve bu durum Ermeni milli birliğini sekteye uğratan asıl sebep olarak algılanmıştır. Kuşkusuz 1915 tehciri sonrasında Ermeni diasporasının nüfusu artmıştır, ancak bu diasporanın oldukça tarihi bir diaspora olduğunu akılda tutmakta fayda vardır. Daha 5. yüzyılda, Anadolu’da, Bulgaristan’da ve Balkanlar’da Ermenilerden oluşmuş diaspora kolonilerinin varlığına rastlanmaktadır. Tarih boyunca bunların sayıları ve dünya üzerindeki dağılımı da artmıştır.
Anavatan miti de tamamıyla böyle bir anlayışın içinden doğmuştur. Anavatan miti genel olarak Nahçivan, Gürcistan’ın Javak bölgesini ve Yukarı-Karabağ’ı kapsamakla beraber, bunun asıl önemli ve nostaljik parçasını Doğu Anadolu oluşturmaktadır. Anavatan ve beraberindeki anavatana (en çok da Doğu Anadolu’ya) dönüş fikri yıllar boyunca özellikle diaspora tarafından beslenmiş, büyütülmüş ve ortaya efsanevi bir anavatan anlayışı çıkmıştır. Hatta bu anlayış öyle bir hal almıştır ki, Sovyetler Birliğinin dağılmasına yakın, yavaş yavaş Moskova karşıtlığına dönüşen Ermenistan’daki Karabağ hareketini şaşkınlıkla izlemiştir. Daha Ekim 1988’de üç diaspora partisi, Taşnak, Hınçak ve Ramkavar partileri, Karabağ hareketinin bir felakete yol açabileceğini bildiren ve Sovyet Ermenistan’ı merkeze karşı daha ılımlı bir politika izlemeye çağıran ortak bir bildiri yayınlamışlardır. Aynı şekilde, 1991’de Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanması da diasporanın hazırlıksız yakalandığı bir gelişme olmuş diyebiliriz. Çünkü bu diaspora açısından hem geleneksel Rus himayesinden kopuş, hem de coğrafi açıdan “tamamlanmamış” bir Ermeni devletinin bağımsızlığı anlamına gelmekteydi.
Daha önceden de belirttiğimiz gibi Türkiye “öteki” konumunda algılanması süreci, Ermeni kimliğinin inşasında büyük rol oynamıştır. Ermeni bakış açısına göre, sözde soykırım özellikle diasporadaki Ermenileri bir nevi “sağ kalanlar” konumuna taşımış ve bunun karşısında Türkiye ise soykırım iddialarına reddederek Ermeni ulusuna “hala eziyet eden” öteki olarak algılanmıştır. Bu basit bir kültürel, ve fiziki sınırlarla tanımlanan ötekilik durumu değil, tarihi, mistik ve varoluşsal bir ötekilik anlayışıdır. Çünkü Türkiye salt varlığıyla halihazırdaki Ermeni varlığına bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Aynı şekilde, Yukarı Karabağ sorunun baş gösterdiği yıllarda bu ezeli ve ebedi Türk tehdidi anlayışının yeniden uyanışına rastlayabiliriz. 20 Şubatta 1988’de Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Bölge Sovyeti’nin Ermenistan ve Azerbaycan Sovyetlerinden Yukarı-Karabağ’ın Ermenistan’a verilmesi hakkındaki kararı ile Azerbaycanlılar ve Ermeniler arasındaki etnik gerginlik iyice tırmanmaya başlamıştır. Ermenistan’daki Azerbaycanlılar Ermenistan’ı terk etmek zorunda kalmış, Azerbaycan’ın bir banliyösü olan Sumgayıt’ta ise Ermeni karşıtı gösteriler baş göstermişti. Bu gösterilerde 6 Azerbaycanlı, 32 Ermeni'nin ölmesi sonucu, Ermeni tarafı Azerbaycanlıları Türklerle eşleştirmekte gecikmemiştir. Ermeni tarafında “katliam”, “soykırım” gibi kavramlar telaffuz edilmeye başlanmıştır. Yıllarca nesilden nesile yapılan aktarımlar sonucu kalıplaşmış kolektif bilinçler en sonunda kendini Yukarı-Karabağ çatışması üzerinden gerçekleme imkanı bulmuştur. Bu ise kuşkusuz zihinlerdeki Türk düşmanlığını daha belirgin hale getirmeye yaramış ve böylece Türk tehdidi algısı sonunda güncellik kazanmıştır. Kuşkusuz şu anda ateşkesin hakim olduğu Yukarı-Karabağ savaşı pek çok denkleme dayanan bir savaştır. Ancak Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali ile sözde soykırım arasında kurulan bu sembolik ve tarihsel bağı kesinlikle göz ardı etmemek gerekir.
Bugün Ermenistan’ın bulunduğu durum, yani Azerbaycan ile savaşta olup, Türkiye ile diplomatik ilişkisinin olmaması Türk tehdidi algısını güçlendirmektedir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki yakınlık ise Ermenistan için durumu içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Ülkenin sınırlı doğal kaynakları ve elverişsiz coğrafi konumu da bunlara eklendiğinde Ermenistan’daki “kuşatılmışlık” hissi büyümektedir. Böylelikle, Ermenistan’daki milliyetçi söylem tehdit konusundaki temel yaklaşımını koruyabilmekte ve Ermeni politikalarında etkisini hissettirmektedir.
Sözde Soykırım konusunun Ermeni milli kimliğindeki yerini ve etkisini anlamaya çalıştığımız bu yazıda, soykırım meselesinin Ermeni siyasi düşüncesinin önemli bir hareket noktası olduğunu gördük. Sözde soykırım tartışmaları ayrı bir yazının konu olmakla beraber, Ermeni diasporasının iddialarından taviz verme olasılığı az görünmektedir. Ermenistan ise realpolitiğin gereklerine uygun olarak gelecekte Türkiye ile ilişkilerini düzeltme ihtiyacı duyabilir. Özellikle Türkiye’nin kendi tezini uluslararası platformda hukuki ve tarihi açılardan başarı ile savunması durumunda sözde soykırımın tanınmasına yönelik taleplerinden vazgeçebilir ya da en azından bu konuyu gündeminden çıkarabilir. Ancak şurası bir gerçektir ki sözde soykırım Ermeni milli kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmaya devam edecektir. Soykırımın gerçekliği tartışması bir yana, modern Ermeni milliyetçiliğinin merkezinde bu travmatik ortak bilinç yatmaktadır ve Ermeni siyasi düşüncesindeki tüm açılımları, arayışları, olası yenilenme çabalarını kara bir delik gibi yutmaktadır.
Not: Bu yazı 2005 senesinde yayınlanmış olmakla beraber yazının güncelliğiğ dikkate alınarak yeniden yayınlanmaktadır.