Üye Girişi | Yeni Üyelik
   18 Mayıs 2012 Cuma
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Amerika
Avrupa Birliği
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Sivil Toplum Kuruluşları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Karadeniz
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Kıbrıs'ta Yeni Planlar
09 Ocak 2005 Kıbrıs [10] [12] [14] [16]
 Gözde KILIÇ YAŞIN
Gözde KILIÇ YAŞIN
Bölge Uzmanı
Balkanlar
Hakkında - Arşivi

Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler çerçevesinde, Gümrük Birliği’ni Kıbrıs’ı kapsayacak şekilde genişletmek zorunda kaldığı 17 Aralık’taki AB zirvesinde “başarılı” bir manevra yaparak bu konuda on aylık zaman kazandı. Türkiye'ye şart koşulan 'ek protokole 24 saat içinde paraf atma' talebi geri çekildi ve Türkiye’nin Ankara Antlaşması’ndaki ek protokolü 3 Ekim 2005’e kadar imzalayacağına dair bir 'bildirimde' bulunması yeterli görüldü.

Buna göre değiştirilen Kıbrıs’a ilişkin paragrafta ''AB, Türkiye'nin tam üyelik müzakereleri başlamadan önce Ankara Anlaşması'nı 10 yeni üyeyi kapsayacak şekilde onaylayacağını bildirmesinden memnuniyet duyar” ifadesi kullanıldı. AB yolunda ilerlemek açısından mevcut şartlar altında başka bir seçeneğinin olmaması gerçekse de, istenilen şekliyle tanıma KKTC’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin bir parçası olduğunu kabul etmeyi doğuracaktı. Böylece “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin işgal altındaki bölgesi” şeklindeki resmi Rum söylemi ve Türk askerinin “işgalci” olduğu iddiası Türkiye tarafından da kabul edilmiş olacaktı. Türkiye’nin kendi güvenliğinin güney kanadında bir açık bırakması bir yana KKTC de AB görünümünde Rumlara teslim edilmiş olacaktı. Annan Planı’nın sağladığı göstermelik koruma maddelerinden dahi yoksun bir şekilde, karşılıksız büyük bir feragatte bulunulmuş olacaktı. Bu anlamda 30 yıllık “KKTC’nin devlet olarak tanınmasının sağlanması” stratejisi tamamen çökmüş olacaktı. Tüm bu sonuçları doğurması ise, Türkiye’nin Ankara Anlaşması’nı GKRY’yi kapsar biçimde AB’nin on yeni üyesi için genişletmesinin bir “tanıma” olup olmamasına bağlıdır.

Şimdiden on ay sonraki muhtemel imza için yapılan yorumlar, 17 Aralık’ta gerçekleşmemiş imza için de geçerli olacağına göre bunlara göz attığımızda Türk Hükümeti’nin Kıbrıs konusunda neyi “başarmış” olduğunu tartışmak gerekmektedir. Kimi liderler ''Türkiye'nin Ankara Anlaşması'nı AB'ye yeni üye ülkelerle imzalayacak olmasının, Rum Kesimi'nin de facto olarak tanınması anlamına geleceğini'' belirtirken İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw başta olmak üzere AB’li çoğu yetkili ise 'ek protokolün imzalanmasının uluslararası hukukta, Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanıma anlamı taşımayacağı”nı ve “anlaşmanın imzalanmasının Ada'nın statüsünde bir değişiklik yaratmayacağı”nı vurguluyor. Avrupa Komisyonu sözcüsü Françoise Le Bail’in de protokolün “tanıma” anlamına gelmeyeceği ve -zirve kararına atıfla- “Belgelerde resmi tanımaya dair bir ifadenin bulunmadığı” yönündeki açıklaması da AB’nin konuya bakışını yansıtıyor. Türkiye’deki yetkililer ve uzmanların da genel görüşü bunun bir tanıma olmayacağı yönündedir. Türkiye’nin AB yolunda ilerleyebilmesi için, Kıbrıs Rum Yönetimini tanımasını şart koşan Rum ve Yunan yetkililer de Ankara Anlaşmasının GKRY için de genişletilmesinin bir “tanınma” sayılmayacağını belirtiyor. Rum Yönetimi’nin açıklamalarından anlaşılıyor ki, Türk yetkililer “bu bir tanımadır” diyerek ek protokolü imzalasa bile GKRY bunu “tanıma” olarak kabul etmeyecektir. Rum Yönetimi “gerçek bir tanıma” çerçevesinde, Türk limanlarının ve havaalanlarının Rumlara açılmasını, Rum mallarının ticaretinin sağlanmasını, büyükelçilik açılmasının sağlanmasını ve elbette Türk askerinin çekilmesini de istiyor. Esasen hukuki anlamda, Gümrük Birliği’ni GKRY’yi kapsar biçimde genişletilmesinde Türkiye’nin bunu bir “tanıma” olarak beyan edip etmemesi ve “tanıma” niyetini taşıyıp taşımaması temel belirleyici olacaktır. Bu durumda bunun on ay sonrasında yapılması ile 17 Aralık’ta yapılması arasında bir fark bulunmamaktadır. Türkiye bu konudaki tezlerini oluşturmak ve geliştirmek için vakit kazanmış olsa da olay, Gümrük Birliği’nin on yeni AB üyesi için genişletilmesinden daha farklı bir içerik taşımaktadır. Kıbrıs’ın Rum şartları ile AB çatısı altında bir oldu-bitti yöntemiyle birleşmesini kabul edilemez bulanın sadece Türkiye olmaması ise fazlasıyla Türk görüşmecilerin lehine olmuştur. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan’ın görüşmeler sırasında Brüksel’de bulunması da yeterince manidardı. Nitekim, zirvede alınan kararların hemen ardından “Annan Planı” yeniden gündeme geldi ve Kıbrıs’ın BM arabuluculuğu ile birleştirilmesi çabasının kaldığı yerden devam edeceği anlaşıldı.

24 Nisan’dan sonra Kıbrıs

24 Nisan’da Ada’nın iki kesiminden de istenen Annan Planı çerçevesinde birleşmeyi kabul etmeleri ve referandumda oylarını ‘evet’ten yana kullanmaları olmuştu. Ancak, özellikle Türk kesiminin her şartta ‘evet’ demesi baskı grupları açısından, çok daha fazla önem arz etmekteydi. Bu nedenle Rum tarafından ‘hayır’ çıkması halinde dahi Türk kesiminin mutlaka ‘evet’ demesinin gerekliliği bir yandan Rum tarafının 1 Mayıs’ta tek başına resmen Avrupa Birliği(AB) üyesi olduğunda Türk kesiminin daha zor bir durumda kalacağı tehdidi ile bir yandan da Rum tarafının ‘hayır’ demesi halinde bile Türk kesiminin ‘evet’ diyecek olması halinde KKTC’nin üzerindeki ambargo ve baskının hafifleyeceği yönündeki vaatlerle Kıbrıs Türk kamuoyu ikna edilmeye çalışılmıştı.

Referandum sonrasındaki dönemde Kıbrıs’ın her iki tarafına da belli bir sessizlik hakim olmuş tezlerine destek sağlamaya dönük uluslararası temaslar oldukça kısa sürmüştü. Kıbrıs Rumları referandumda “hayır” demekle, milli duruşlarını değiştirmemiş ve “haklı davaları”ndan vazgeçmemiş olmuştu. Nitekim, referandumdaki Kıbrıs Rum “Hayır”cılarına göre Kıbrıs Türklerinin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altına alınıyor olmaları ve üstüne üstelik “hak etmedikleri halde” Kıbrıs Rumları ile birlikte AB üyesi olmalarının karşılığı olarak daha fazla taviz vermeleri gerekiyordu. Her durumda kazanan taraf olmalarının getirdiği rahatlıkla, Rum Yönetimi bir adım dahi geri gitmeden kendi perspektifi ile işin içinden çıkmak arzusundaydı. Ada’nın Kuzeyi’ndeki halk ise “evet” demiş olmaları nedeniyle “her halükarda birleşmeyi istiyor” olarak kabul edilmiş ve BM raporları dahil her fırsatta bu şekilde lanse edilmişlerdi. Kıbrıs Türkleri’nin “evet”e yüklediği “ekonomik sıkıntılardan, dışlanmaktan ve yok sayılmaktan kurtulma” anlamı ise kasıtlı bir şekilde göz ardı edilmişti. Kıbrıs Türk halkı ekonomik iyileşme ve ambargoların bir şekilde kaldırılması beklentisini taşırken Rum Yönetimi, Annan Planı’nın kendi kazanımlarına ilişkin yönlerini yürürlüğe sokmak istedi. Üstelik, herhangi bir taviz vermeksizin ve yeni bir anlaşma ya da referandum olmaksızın. Referandum öncesinde KKTC’ye dönük ambargoların kaldırılacağı ve Kıbrıs Türklerinin durumunun iyileştirileceği sözleri 24 Nisan’dan sonra unutulmuştu. İyileştirme sağlayabilecek kimi adımlar da Rum kesiminin güçlü lobi faaliyetleri ve engellemeleri nedeniyle ya hiç gerçekleştirilememişti ya da Rum Yönetiminin belirlediği şartlara bağlı kalmıştı. Annan Planı doğrultusunda yapılan müzakerelerde “iki toplumlu” yapıdan rahatsız olan Rum Yönetimi, KKTC’nin “devlet” olmaktan kendiliğinden vazgeçmesini beklemiş ve bunu kolaylaştırıcı kimi zorluklar ya da sahte kolaylıklar yaratmıştı. Bu ara dönemde KKTC’li yetkililerin “egemenlik”ten vazgeçme olarak yorumlanabilecek söylemlerden kaçınmayı tercih etmesi ve aksine “devlet”lerine sahip çıkan açıklamalarda bulunmaları da Rum yönetiminin GKRY’ye “Plan”sız katılması hedefini sekteye uğratmıştı.

Kıbrıs’la yeni(!) dönem

Her biri aynı zamanda BM üyesi de olan AB üyesi ülkeler, Kıbrıs sorununun BM tarafından çözülmesinden rahatsız olmayacaktır. ABD’nin fütursuz ve sınır-kural tanımaz tavırlarını engellemenin yolunu revize edilmiş BM’nin ön plana çıkması olarak gören AB ülkeleri açısından BM’nin itibarını –BM’ye öncelik tanıyarak- arttırmak da iyi bir adım olarak kabul edilecektir. Üstelik böylesine çetrefilli bir sorunla BM’nin uğraşması ve sorumluluğu yüklenmesi de AB açısından tercih edilir bir çözümdür. Öte yandan, kendi sistemlerine aykırı bir biçimde üyelik başvurusunu kabul ettikleri GKRY’nin AB üyeliğini legalleştirmek ve bunun yarattığı sorunları azaltmak için “sınır anlaşmazlığı”nı Türkiye üzerinden çözmek kadar çözümün “daha geniş” bir çevrede kabul görmesi açısından BM gibi “daha uluslararası” bir örgütün arabuluculuğu da oldukça önemlidir. ABD’nin AB içindeki eli olarak görülen İngiltere’nin Kıbrıs konusundaki son yaklaşımının AB -ama özellikle de Almanya- tarafından desteklenmesinin gerekçesi de bunlar olsa gerek. Çözümü BM’ye bırakmak aslında ABD’nin Ada hakkındaki projelerinin önünü açmak anlamına da geliyor. ABD’nin BM üzerindeki etkisini ve Kıbrıs konusundaki –masa altı- müdahalelerini biraz olsun azaltmanın yolu da BM’deki AB perspektifinin arttırılması olacaktır. Nitekim, Rum Yönetimi’nin “Rum Ulusal Konseyi” toplantısı ardından verdiği “müzakerelerde BM Genel Sekreteri’nin temsilciğini yürütecek arabulucu Avrupalı olsun” yönündeki mesaj bunu sağlayabilecek nitelikte bir taleptir. ABD’ye ve İngiltere’ye dolayısıyla BM’ye ama özellikle de Kofi Annan’a güvenmeyen GKRY’nin –haksız bir şekilde- üyesi bulunduğu AB’nin çözüm planındaki etkisinin arttırmak istemesi anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Öte yandan, Kıbrıs Özel Temsilciği için ilk teklif edilen isim olan AB’nin Ortak Dış Politika ve Savunma Konularından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Javier Solana AB tercihleriyle de örtüşme sağlamaktadır.

AB zirvesinde alınan kararlar Kıbrıs’ta yeni bir dönemin başladığını göstermektedir. Yeni dönemde, görüşmeler yeniden başlayacak ve iki toplumlu federatif bir devlet temelinde birleşmeye yönelik yeni planlar oluşturulacak. Sıkıntı, endişe ve çözümsüzlük adına ise değişen pek bir şey olmayacak. KKTC’de Şubat’taki parlamento seçimleri ve Nisan’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri Ada’nın kaderinin belirlenmesinde belirli ölçüde etkili olacaktır. Egemenliği paylaşmak istemeyen Rum Yönetimi, KKTC’de birleşmeyi “her halükarda” kabul edecek ve “milli çıkarlar” gerekçesi ile Rum şartlarını zorlamayacak bir yönetimi tercih ediyor. Birleşme planına dönük taleplerini dile getirmek için KKTC seçimlerinin sonuçlanmasını bekleyen Rum Yönetimi müzakere biçimine ve sürecine ilişkin beklentilerini dile getirmeye başladı. Rum Yönetimi, New York Görüşmeleri’nin BM’ye ve Annan’a verdiği yetkileri bu kez kabul etmeyeceğini açıkça ifade etmektedir. İki toplum arasındaki mutabakatın esas olması şart koşulurken Annan’ın Bürgenstock’ta tarafların üzerinde kesinlikle anlaşma sağlayamadığı konuları “orta yol” formülüyle düzenlemesi gibi bir dayatmanın bir kez daha tekrarlanmaması sağlanmak isteniyor. Rum Ulusal Konseyi toplantısından çıkan “müzakerelerin bitiş tarihi ve referandum tarihi için şart koşulmasın, son tarih olarak Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlayacağı 3 Ekim gösterilmesin” yönündeki mesaj da görüşmelerin bir öncekine göre oldukça uzun sürebileceğini gösteriyor. On ay sonra çözüm amaçlı görüşmelerin devam ediyor olması da 3 Ekim’de Türkiye’ye GKRY’yi BM planlarına uygun biçimde “kurucu devlet” olarak tanıma fırsatı yaratacaktır. Kendisini Kıbrıs’la ilgili gören her bir aktör oyununu sergilerken Türkiye de hem kendi adına hem de KKTC adına –dilerse milli politikalarını sürdürebileceği- yeni açılımlar sağlayabilecek bir konumda bulunmaktadır. Küresel güçler çoğu zaman doğrudan müdahale yerine konunun esaslı tarafı olup da talep de bulunması daha makul olanları öne sürerek politikalarını onların sözcülüğünü(!) üstlenmek yoluyla yürütmeyi tercih etmektedir. Bu anlamda, KKTC ve Kıbrıs Türkleri de gerçek isteklerinin “tanınmış bir egemenlik ve dünya ile entegre olmak” olduğunu dile getirmek için yeni bir fırsat yakalamıştır. http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=132&sayfa=0



http://www.turksam.org/tr/a45.html
Arkadaşına Gönder 6719 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Kıbrıs 
Ençok Okunanlar
Kıbrıs'ta Yeni Planlar
6719 kez okundu.
Rusya'nın Kıbrıs'a Bakışı
5716 kez okundu.
KKTC'nin Seçimi
5679 kez okundu.
Kıbrıs Laboratuvarı
5240 kez okundu.
Azerbaycanlı İşadamlarının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Ziyaret Etmesi
3671 kez okundu.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
51357 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
36704 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19809 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
18373 kez okundu.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
16908 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Türk-İsrail İlişkileri Kopma Noktasında
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 2099 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.