Üye Girişi | Yeni Üyelik
   18 Mayıs 2012 Cuma
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Amerika
Avrupa Birliği
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Sivil Toplum Kuruluşları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Karadeniz
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Türkocağı Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Kıbrıs Laboratuvarı
25 Kasım 2004 Kıbrıs [10] [12] [14] [16]
Doç. Dr. Şenol KANTARCI
Doç. Dr. Şenol KANTARCI
Konuk Yazar
Türkiye
Hakkında - Arşivi

8 Ağustos 2004’teki bir konuşmasında Rum lideri Tassos Papadopoulos, Rum kesiminde 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu”nda “Evet” oyu kullanan yüzde 24’ü kapsayan Rumlar için, “Nenekides” sıfatını kullanmış. “Nenekides” Rumca “hain” anlamına geliyor. Kıbrıs’ın tamamını isteyen yüzde 76’lık Rum milliyetçiliğinin gerçekten takdire şayan başarısını ikinci plana koyarak yüzde 24’lük kesimi “Nenekides” (hain) olarak masaya yatıran Papadopoulos, acaba Kıbrıs Türk kesiminde, Kıbrıs’ı kendilerine altın tepside sunan yüzde 65’i ve referandum sırasındaki “Ver – kurtul” yayınlarıyla kamuoyunu yönlendirmeye çalışan İstanbul basını için hangi sıfatı layık görürdü?

 

Dr. Şenol KANTARCI·

 

TÜRKİYE ve KIBRIS: Velazquez ve Picasso’nun “Las Meninas”ları

 

“Kıbrıs Laboratuarı” başlıklı bir yazıyı kaleme almayı, 2004 yılı Nisan ayında Kıbrıs’ta tasarlamıştım. Konu başlığının içeriği ile ilgili oldukça geniş bir bilgiye –gerek kaynak gerekse uygulamalı bir altyapıya- sahip olduğum halde, bugün yazarım yarın yazarım derken aradan aylar geçti. Oysa söz konusu yazıyı, mutlaka kaleme almam gerekliliğinin vicdani sorumluluğunu daima hissettim yüreğimde. Çünkü, Türkiye’de her geçen gün yaşanan siyasal gelişmeler “Kıbrıs Laboratuarı”ndan çıkan sonuçları birebir doğrulamaktaydı. Yazmalıydım… Ve sonuçta: Yazdım…

Konu başlığının “Kıbrıs Laboratuarı” olmasının elbette anlamlı bir sebebi var. Özelde, Kıbrıs’taki Türk toplumunun bir “laboratuar” olarak adlandırdığım Kıbrıs’taki yaşamlarını ve o “laboratuar”dan elde edilen bilgileri, dolayısıyla sonuçları irdelemek; genelde ise, Türkiye Cumhuriyeti toplumu ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toplumu arasında karşılaştırmalar yaparak bir sonuca ulaşmaktır.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümü hocalarından Prof. Dr. Muhan Soysal’ın “Strateji Yönetimi” adlı dersinde göstermiş olduğu önemli bir örnekleme vardır.

Prof. Dr. Soysal, derste tepegöze Picasso’nun “Las Meninas” adlı resmini koyar. Resim kübik ve oldukça karışık bir resimdir. Dikkatlice bakıldığında dahi resmi çözümleyebilmek oldukça zordur.

Resimde, bozuk perspektifli bir oda, resmin sol tarafında karmaşık şekiller, odanın içerisinde uzun saçlı yaratığa benzeyen bir figür, etrafında başka yaratıklar. Yerde yine bir yaratık ve arkada bozuk şekilli içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir figür.

Beş – on dakika boyunca hiçbir şey söylemeden resme odaklanan sınıfı gözlemleyen Prof. Dr. Soysal, tepegözün yanına giderek Picasso’nun resmini çıkartır ve yerine İspanyol ressam Velazquez’in “Las Meninas” adlı resmini koyar. Bu tabloda, resmin sol tarafında önündeki büyük tuvale resim çizen Velazquez’in kendisi, onun hemen yanında uzun sarı saçlı güzel bir aristokrat kız çocuğu, etrafında dadıları, yerde oturmuş bir halde sevimli bir köpek, hemen arkasında köpeğe tekme atan küçük bir kız çocuğu ve arka fonda ışık sızan kapıdan odaya bakan bir adam.

Ancak, ikinci resmi görünce Picasso’nun tablosundaki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Velazquez’ın tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu fark eder bütün sınıf.

Prof. Dr. Muhan Soysal, sınıfa yönelerek: “Hayatta hiçbir şey Velazquez’ın tablosu gibi belirgin değildir. (Aslında, Velazquez’ın tablosu bile oldukça gizemlidir.) Hayat, gerçekleri size Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso’nun resmine bakıp Velazquez’ın resmini görebilenler (Velazquez’ın resmini dahi çözebilenler) başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecektir.”[1] der.

Aslında, Velazquez’ın “Las Meninas” adlı hemen bütün figürlerin açık seçik belli olduğu tablosuna baktığınız zaman dahi tabloyu çözümlemeniz oldukça zordur[2]. Örneğin, Velazquez’in tablosunun sol tarafında yer alan ressam Velazquez, kimin resmini çiziyor? Velazquez’ın arkasındaki aynaya resimleri yansıyan (ihtimal dahilindedir) kralın ve kraliçenin mi? Velazquez’in tablosunda yer alan Velazquez, diğerleri ve kapının arkasındaki adam da dahil olmak üzere yer alan bütün figürler, sanki bir objektife bakıyorlarmış gibi görünürler. Oysa, Velazquez’ın yaşadığı dönem olan on yedinci yüzyılda, henüz fotoğraf makinesi yoktu.

Son dönem Türk dış politikasındaki olaylar/sorunlar Picasso’nun “Las Meninas”ı gibi karmaşık tarzda görünse veya gösterilmeye çalışılsa da, Velazquez’in “Las Meninas”ı kadar en azından gözlemlenebilir ve/veya doğru ya da yanlış fikir teatilerinde bulunulabilir düzeydedir.

Türkiye’den Kıbrıs’a bakıldığında Kıbrıs, Picasso’nun “Las Meninas”ını, Türkiye’den içeriye, yani Türkiye’ye bakıldığında ise; Türkiye, Velazquez’in “Las Meninas”ını andırır. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’den Kıbrıs’a bakıldığında Kıbrıs, sorunlarıyla gizemini korurken, Türkiye’den Türkiye tablosu net bir şekilde görünüyor gibi görünse de, tıpkı Velazquez’in “Las Meninas”ı gibi az da olsa gizemlidir.

 

Hayallerimdeki Kıbrıs

Bir Erzurumlu olarak çocukluğumda dedemden Ermenilerin Türklere yaptığı katliamları dinledim. Babam ise, yakın tarihten başka bir olayı, her konusu açıldığında hararetle anlatırdı: “1974 Kıbrıs Barış Harekâtı”…

Televizyondan izlememiştim savaş sırasında Beş Parmak Dağları’nda zirveye tankı çıkartan Türk askerinin kahramanlığını, çünkü henüz o zaman Televizyon yoktu Erzurum’da. Ama ben Beş Parmak Dağları’nı, kahraman Türk askerinin çıktığı noktayı, hatta tankın zirvede duruşunun şeklini bile hayal edebiliyordum.

Henüz ilkokul yıllarındayken Türk ordusunun denizden ve havadan düzenlediği harekâtı oldukça iyi biliyordum. Fakat ilginç olan nokta şuydu ki, bütün bu bildiklerimin hiç birisi bana ne ilkokulda ne lisede ne de üniversitede öğretilmişti.

1993 yılında üniversiteden mezun olduğumda, bırakın Kıbrıs konusunda bir kelime duymak, Türkiye’nin yıllardır en önemli sorunları arasında yer alan Ermeniler konusunda bile -tarih eğitimi almış olmama rağmen- hiçbir şey öğrenmemiştim. Daha doğrusu, öğretilmemişti… Ne ilkokulda… Ne lisede… Ve ne de üniversitede…

Ama ben, Ermeniler konusunu dedemin; Kıbrıs konusunu ise babamın anlattıklarından biliyordum.

Kuzey Kıbrıs, Türk toprağı olmasına rağmen Girne’de, Lefkoşe’de nasıl bir tarımın yapıldığını, hangi tür sebze-meyvenin yetiştiğini bilmiyordum. Çünkü, yine Türkiye’de bana verilen eğitimde ve o eğitimin müfredatında ne Girne ne de Lefkoşe vardı. Güzelyurt hiç yoktu. Oysa Kıbrıs benim “Güzel Yurdumdu”.

Harita’dan bir gitarı andıran şekliyle Akdeniz’de olduğunu belirlediğim Kıbrıs’ın bitki örtüsünün “maki” olabileceğini; sıcak iklimiyle, Antalya’da, Alanya’da yetişebilecek her tür meyve ve sebzenin orada da yetişebileceğini tahmin ediyordum.

2000 yılından itibaren televizyondaki televole programlarında Kıbrıs’ın cennetvari bir yer olduğunu görüyordum. Kıbrıs’ta birçok ünlünün gazinoları, eğlence merkezleri gösteriliyordu bu tür programlarda. Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında cennetin diğer adıydı benim rüyalarımda…

Ve Kıbrıs benim “Güzel Yurdumdu”…

 

İÇLER ACISI BİR VATAN TOPRAĞI!

2004 yılı Nisan ayında Kıbrıs’ta Ercan Havaalanı’na indiğimde heyecanlıydım. İlk defa geliyordum Kıbrıs’a. Ve oradan yemyeşil, düzlük bir ova olan Güzelyurt’a.

Güzelyurt’taki köylerden birisinde, bir köy evine girdiğimde, bütün hayallerim yıkılmıştı. Kıbrıs’ta sefalet içerisinde bir Türk köyü ve köylüsü… Dahası Lefkoşe’ye, sonra Girne’ye gittiğimde büsbütün şok halindeydim. Sözüm ona, büyük şehirler olarak bildiğim/tahmin ettiğim bu yerler, Türkiye’deki en gelişmemiş bir kasabadan daha kötü bir görünüm içerisindeydiler.

Lefkoşe’de gezerken devletin resmi postanesinin tabelasının “Postoffice” olduğunu; Kıbrıs’ta arabaların plakalarının Türkiye’deki plakaların neredeyse yarısı büyüklüğünde ve sarı renkte olduğunu gördüm. Kıbrıs’ta, arabaların direksiyonları sağdaydı ve trafik soldan işliyordu. Önce anlam veremedim. Rum tarafında da plakaların Türk tarafındaki gibi arabalarının direksiyonun sağda olduğunu, trafiğin ise soldan işlediğini gördüğümde…

Hep kafam karıştı ve hep kafam karıştı. Kaldığım otel yeni olmasına rağmen, sahip olduğu alafranga tuvaletlerinde taharet suyu akıtan kısım bulunmuyordu. Sorduğumda İngilizlerden kalma bir adet olduğunu söylediler.

Kıbrıs’taki mahkemelerde dahi, İngiliz gelenekleri devam ediyormuş. Anlayacağınız, sanki emanet bir Kıbrıs varmış Akdeniz’in kucağında.

74’ten 2004’e tam otuz yılda Türk egemenliğindeki Kıbrıs’ta pek bir şey değişmemiş, sanki hep emanet –Kıbrıs- olarak bekletilmişti!

 

TÜRK BAYRAĞI’NDAN YÜZÜNÜ ÇEVİREN BİR NESİL!

Kıbrıs’ta 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu” öncesi gözlemlerime devam ediyorum.

Kıbrıs’tan aldığım “Kıbrıs Gerçeği” isimli Fatih Bayhan’a ait kitabı, kaldığım otelde uyumadan önce okuyorum. Böylelikle, Kıbrıs’ı hem yaşayarak hem de okuyarak daha çok öğrenmek istiyorum.

Bayhan, kitabında Kıbrıslı gençleri anlatan ilgi çekici bilgiler veriyor:

Gençlerin kavgaları yaşlarına göre değişir. Çocuklararası kavgalarda oyunlar ve kurallar vardır, yaşları büyüyünce kavgaya biraz aşk bulaşır. Kız yüzünden çıkan kavgalarda ortam bağrışmadan hırla gider.

Gençler arası ideolojik kavgalara pek rastlanmaz. Hatta burada Üniversiteler özel olduğundan üniversitelerde dahi ideolojik eylem yapılmaz.

Harçları protesto etmek, artan yemek ücretlerine karşı yürüyüş yapmak, YÖK’ü eleştirmek yoktur… Bu ne kadar iyidir onu zaman gösterecek, ama herkes yeni Kıbrıs neslinin ideolojiden uzak oluşunu biraz da tehlikeli görüyor…

Rumlarla yaşamanın ne demek olduğunu görmüş olan ‘eski Kıbrıslılar’ gençlerin; vatan, bayrak ve millet kavramlarının farklılaştığını söylüyor. Daha acımasız eleştiri yapanlar da var. Onlara göre yeni neslin tek önceliği var: Para ve kadın

İki nesil arasındaki kuşak çatışması sürüyor. Bu farklılık Kıbrıs konusuna da yansıyor. Eskiler biraz temkinli davranıyor, gençleri durdurmak ise, neredeyse imkansız…

Kıbrıslı kızlar çok free…

Aldatmak kavramı onlarda biraz daha yüzeysel kalmış. Çünkü Kıbrıs’ta neredeyse adım başı Klüp var. Bu nedenle onlar için aldatmanın şekli, yeri ve muhatabı önemli…”.[3]

Kıbrıslı gençleri yukarıdaki şekliyle tasvir etmiş Fatih Bayhan…

Bayhan’ın özellikle siyasi açıdan betimlediği; bizim ise, “kaybedilmiş” diyebileceğimiz “Kıbrıs gençliği tablosunu” bizzat görmenin bedbahtlığını, maalesef sıcak bir dönemde 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu” sırasında yaşamış olduk.

Lefkoşe’de, el sanatları üzerine kurulu süs eşyaları satan bir dükkana giriyoruz. İçeride dükkanın sahibi olduğunu anladığımız 30 yaşlarında bir bayan ve dükkanın bir köşesinde tahta bir kaşığı boyamaya çalışan 6-7 yaşlarında bir oğlan çocuğu var.

Dükkana birlikte geldiğim dostum, vitrindeki süs eşyalarına bakıyor… Kadına doğru ilerlerken dükkandaki el işlemesi olduğu anlaşılan eşyaların, çok güzel ve etkileyici olduğunu söylüyorum. Bu iltifat, kadının çok hoşuna gidiyor. Ne iş yaptığımızı soruyor. Türkiye’de öğretim üyeliği yaptığımızı söylüyorum.

Dükkanın sahibi olan kadın, misafirperver birisi ve oldukça sıcakkanlı bir insan… En azından bize karşı öyle görüntü sergiliyor. Dükkanında satılan bütün eşyaları kendisinin yaptığını anlatıyor. Tam o sırada kadının cep telefonu çalıyor… Kadın, telefonda kendisini arayan kişiye şu anda meşgul olduğunu, daha sonra görüşeceğini söyleyerek telefonunu kapatıyor ve bizimle ilgilenmeye devam ediyor…

Bu arada arkadaşım vitrindeki eşyalara bakmaya devam ediyor.

Asıl konuya geliyorum, yani Referandum’a…

“Birkaç gün sonra önemli bir seçim yapacaksınız Kıbrıslı Türkler olarak. Annan Planı’na ya ‘Evet’ diyeceksiniz ya da ‘Hayır’…”

Kadın: “Sonuç inşallah ‘Evet’ olur” diyor.

“Ama bakın” diyorum kadına. “Birinci Annan Planı ile şu anda beşincisi önünüze getirilmiş olan ‘Plan’ arasında çok büyük farklar oldu. Eğer söz konusu referandumdan bir ‘Hayır’ çoğunluğu çıkarsa; Kıbrıs Türkleri olarak, bütün dünyaya demokratik bir cevap vermiş olacaksınız. Böylece, bağımsız bir devlet olarak tanınma şansınız doğacak.”

Kadın, biraz ikna olmuş şekilde sözlerimi değerlendirirken, bize doğru yaklaşan arkadaşımı görüyor ve birden bire kadının bütün haleti ruhiyesi hayatımda hiç unutamayacağım bir şekilde değişmeye başlıyor ve neredeyse kadın beni ve arkadaşımı dükkanından kovarcasına şu sözleri söylüyor: “Hiç kimsenin burada gelip insanların aklını çelmeye hakkı yok, vs. vs.”

Kadının birden bire değişmesindeki sebep, arkadaşımın ceketinin yakasında farkettiği Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin birbirine bitişik rozet şeklindeki BAYRAKLARI…

Hiçbir şey söylemeden dükkandan çıkıyoruz… Yanımdaki dostuma, yakasındaki bayrak rozetini çıkartması tembihinde bulunuyorum. Çünkü gittiğimiz her yerde, yakadaki Türk bayraklarını gören Kıbrıslıların (Büyük çoğunluğu) bize karşı davranışları değişiyor…

Fotoğraf makinesine film almak için bir fotoğrafçıya giriyoruz. Kasada, 20 – 22 yaşlarında genç bir bayan oturuyor. Üç kişiyiz. Sohbet sırasında referandumu konuşuyoruz. “Oyunuzun rengi ne olacak?” diye genç bayana soruyoruz.

“Kesinlikle ‘Evet’ olacak, böylece Avrupa Birliği’ne gireceğiz” diyor…

“Bakın, Kıbrıslı Türkler olarak bu referandumda ‘Hayır’ derseniz, bütün dünyaya demokratik bir cevap vermiş olacaksınız. ‘Plan’ sürekli değişiyor. Eğer ‘Hayır’ derseniz Kıbrıslı Türkler olarak sizleri tanıyan, kabul eden yeni bir ‘Plan’ getirilecek önünüze” diyoruz.

“Kesinlikle ‘Evet’ olacak benim oyum, hem Türkiye’deki hükümet de oyumuzun ‘Evet’ olmasını istiyor” diye cevaplıyor, genç Kıbrıslı bayan…

Dükkana birlikte girdiğimiz yanımda Kıbrıslı olan dostlarımdan birisi söze karışıyor ve: “Ama bundan önceki hükümetler ‘Hayır’ demenizi istiyordu ve siz onları dikkate dahi almıyordunuz, şimdi ne oldu da Türkiye’deki hükümetin dediğini yapıyorsunuz? şeklinde bayana bir soru yöneltiyor.

Genç kız duraklıyor…

Cevap veremiyor…

Sonunda söylediği tek şey şu oluyor:

“Ama ben GENCİM”…

Evet… “Ama ben gencim” diyor Kıbrıslı genç bayan…

Ne demekse, KIBRIS’TA “GENÇ” olmak?

Daha bir çok örnek verilebilir. Öyle ki, “Evet” kampanyası sırasında yapılan mitinglerde “Yunan Bayrağı” sallayanları mı görmek istersiniz? Yoksa AB bayraklarını dalgalandıranları mı? (Miting sırasında yapılan uyarılar üzerine kaldırılan Yunan Bayraklarının yerine AB bayrakları dalgalandırılıyor KIBRISLI GENÇLER tarafından…) On binlerce AB bayrağı, KIBRIS’ın Yunanistan’a ilhakı için dalgalanıyor KIBRISLI GENÇLERİN ellerinde …

Aynı tarihlerde Türkiye’de, Ankara’da (18 Nisan 2004) bir “KIBRIS MİTİNGİ” düzenleniyor. Mitinge katılan kişi sayısı 10 – 12 bin.

3 milyonluk Ankara’da, Kıbrıs için toplanan 10 bin kişi… Oysa, 1960’larda, 1970’lerde Kızılay’a Kıbrıs için 60-70 bin kişinin döküldüğü, İstanbul’un yerinden oynadığı “Ya Taksim Ya Ölüm” nidalarını atan, bırakın üniversite öğrencilerini yüz binlerce lise öğrencisinin sokaklara döküldüğü, o günleri yaşayanlar tarafından hâlâ anlatılır…

Peki, o günlerden bu güne Türkiye’de ne değişti? Veya Kıbrıs’ta neler değişti?

2004 Nisan’ında, Türkiye’de, Kıbrıs mitingi için 10 bin insan toplanırken; televizyonlarda kısa yoldan şöhreti yakalamak için POPSTAR elemelerine kilometrelerce uzunlukta kuyruk yapan, o günlerdeki haber programlarına dahi konu olan 15 – 20 bin gencin görüntüleri yansıyordu ekranlara…

Yarın, Türkiye’de de, tıpkı Kıbrıs gibi, Türkiye’nin başka bölgeleri için referandum yapılmayacağının garantisini kim verebilir?

Sonuçta her şey AVRUPA BİRLİĞİ’NE GİRMEK İÇİN DEĞİL Mİ?

 

BİR BASIN MENSUBU İLE ARAMDA GEÇEN DİYALOG

Lefkoşe’de postalarımı kontrol etmek için hükümet meydanının yakınlarında küçük bir internet salonuna giriyorum. Önümdeki bilgisayarın açılışını beklerken, hemen yanı başımda sol tarafımda sırtı bana dönük olarak oturan ki, az sonra yakasındaki sarı basın kartından basın mensubu olduğunu anladığım bir gazetecinin, bilgisayara yazdığı habere ilişiyor gözüm. Haber, 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu” ile ilgili…

Gazetecinin attığı başlık dikkatimi çekiyor. Kıbrıs Türklerinin neredeyse tamamına yakınının “Evet” yönünde oy kullanacağını belirten bir ifade ile şekillendirmiş yazdığı haberin başlığını.

Gazetesine gönderdiği haberi, gayri ihtiyari bir şekilde gördüğümü özür dileyerek kendisine söyledikten sonra hangi basın kuruluşunu temsil ettiğini soruyorum. Genç gazeteci, Türkiye’de büyük ulusal gazetelerden birisinde çalıştığını söylüyor. Tanışıyoruz. Beni yazılarımdan tanıdığını ve beğendiğini söylüyor genç gazeteci. Bundan cesaret alarak gazeteciye biraz önce yazdığı haberin neden yalan bilgilerle dolu olduğunu soruyorum. Kıbrıs Türklerinin tamamına yakınının referandumda “Evet” oyu kullanmayacağını her ikimizin de Kıbrıs’ta ortamı yokladığımız için bildiğimizi söylüyorum.

Genç gazeteci, acı gerçeği bütün samimiyetiyle itiraf ediyor: “Hocam, ben de biliyorum durumun öyle olmadığını, bir çok bölgede ‘Hayır’ oylarının ‘Evet’ oylarından çok olduğunu da biliyorum. Hatta bununla ilgili İstanbul’a üç-dört tane haber bile geçtim. Fakat o yazıların hiç birisini yayınlamadılar, bırakın yayınlamalarını bu konuda beni sert bir şekilde de uyardılar. Şimdi ben de onların istediklerini yapıyorum. Yani referandum sonucundan ‘Evet’ çıkacağını işleyen konular üzerine haberler yazıyorum” diye cevaplıyor genç gazeteci.

Ulusal bir televizyona da sahip olan ve çeyrek milyonun oldukça üzerinde bir okuyucu kitlesine ulaşan ve okuyucularının büyük bir çoğunluğunun güven duyduğu bu gazete, Kıbrıs’a gönderdiği basın mensubundan yalan haber yazmasını istiyor. Tıpkı Lefkoşe’de hükümet meydanının önüne uydu sistemlerini yerleştiren ve bir an önce Kıbrıs’ı Rumlara teslim ederek AB’ye girelim tezini işleyen İstanbul’un diğer ulusal medyasının yaptığı gibi…

 

RUMLARA GEREKİRSE “TOPRAK VERİRİZ” DİYEN EĞİTİMLİ BİR GENÇ!

Kıbrıs’ta, 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu” öncesinde Kıbrıs Türkleriyle görüşmelerimizi devam ettiriyoruz. Gittiğimiz köylerde Anadolu insanını gözlemliyoruz. Trabzonlu, Rizeli, Ordulu, Adanalı, Osmaniyeli, Ceyhanlı, Kadirlili, Saimbeyli, Mersinli, Silifkeli ve Balıkesirli yurttaşlarımız…

Bizi sıcak karşılıyorlar gittiğimiz her yerde.

Gittiğimiz köydeki ‘köy odasında” ağırlıyorlar bizi.

Dipkarpaz bölgesinde bu köylerden birisindeyiz…

Köy odasında 70-80 köylü yurttaşımız var. Soruyorlar: “Hocam, nedir bu Annan Planı?” diye.

Başlıyorum “Planı” anlatmaya anlayacakları dilden…

Etkileniyorlar, besbelli yüzlerinden. Fakat içlerinde, anlattıklarımdan rahatsız olanlar var. Bitirmeden son sözlerimi 25- 27 yaşlarında bir genç, konuşmamın arasına giriyor ayağa kalkarak.

“Bir şey söylemek istiyorum” diyor.

“Ben eğitimli bir gencim, söylediklerinizi çok iyi dinledim, ancak siz burada insanları etkiliyorsunuz. Bu insanların kafalarını karıştırıyorsunuz. BİZLER, AVRUPA BİRLİĞİ’NE GİRMEK İÇİN GEREKİRSE TOPRAK VERİRİZ, hem Türkiye’nin Başbakan’ı hem Türkiye’nin …..şkanı,[4] hem de KKTC’nin Başbakan’ı, bizlere ‘Evet’ deyin şeklinde telkinde bulunurken siz de kim oluyorsunuz!? Ve burada bu insanların kafasını karıştırıyorsunuz? Cevaplar mısınız lütfen?”

Eğitimli olduğunu söyleyen bu gencin sormuş olduğu soruyu cevaplamadan önce, ne eğitimi aldığını ve ne iş yaptığını soruyorum.

Verdiği cevap kahredici oluyor…

“Ben bu köyün ÖĞRETMENİYİM” diyor…

Evet, verdiği cevap kahrediciydi. Bu genç, o köyün öğretmeniydi…

Hayatımın belki de en zor anlarından birisiydi o talihsiz ortam…

Çünkü ben, 1919’larda Milli Mücadele’de Türk Milleti’nin önünde bir aydın olarak hayatını koymuş olan öğretmenlerin hikayelerini okuyarak büyümüştüm.

Çünkü ben, ülkesinin kurtuluşu için kağnıda Türk askerine mermiyi sağlam yetiştirme gayreti ile henüz 40 günlük olan çocuğunun üzerinden örtüyü alıp, merminin üzerine ıslanmasın diye örten ve o mermiyi Türk askerine sapasağlam yetiştirirken 40 günlük bebesinin –vatan uğruna- donarak ölmesini göze alan ILGAZ ANALARIN hikayeleriyle büyümüştüm…

“Avrupa Birliği’ne girmek için gerekirse toprak veririz” diyen öğretmene yine 1919’lardan bir örnekle cevap verdim.

1920’de Sevr Antlaşması’na imza atan dönemin başbakanlarını, Damat Feritler’ini anlattım ona… Oysa Türk Milleti’nin, Mustafa Kemal’lerin Sevr’e “Hayır” deyişlerini ve bu sayede bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin vücut bulduğunu ifade ettim… Ve üzüldüğümü söyledim.

Gerek ki, bir öğretmen olarak bu köye gelirken herkesten önce onun beni karşılamasını gerek ki, ben hiç bu köye gelmeden önce, köy halkına “Annan Planı”nın ne olduğunu öncelikle onun köylülere anlatması gereği üzerinde durdum… vs. vs…

Hiçbir şey söylemeden köy odasını terk ederek çıktı gitti öğretmen…

1974’ten 2004’e Kıbrıs’ta sendikalar tarafından yetiştirilen öğretmenler tablosu…

Bu öğretmenler, bir zamanlar Kıbrıs’ta Milli Eğitim Bakanlığı, 2004’ler Kıbrıs’ında ise,  Başbakanlık yapan politikacı/politikacıların eseriydi. Aynı yöneticiler, referandum öncesinde 22 Nisan 2004’te önemli bir duyuruda bulundular: “23 Nisan’da Kıbrıs’ta yağmur yağacağı için 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı törenleri yapılmayacaktır” şeklindeki bir duyuruydu bu. Oysa Kıbrıs’a, ne 23 Nisan günü ne 24 Nisan günü ne de 25 Nisan günü yağmur yağmıştı. Hem, ulusal egemenlik bayramını kimler, ne için kutlayacaklardı?

Evet bütün bunlar, Kıbrıs gerçeklerinden sadece birkaç örnek…

 

KIBRIS ve TÜRKİYE NEREYE DOĞRU SÜRÜKLENİYOR?

Kıbrıs’ta, 24 Nisan 2004 “Annan Planı Referandumu” öncesi Akdeniz TV adlı bir televizyonun canlı yayın programına katılıyoruz. Konu, Kıbrıs ve yaklaşan referandum.

Program konukları arasında kendisiyle Kıbrıs’ta tanıştığımız, yaklaşık 20 yılını İngiltere’de geçirmiş, Kıbrıs sevdalısı değerli bir bilim adamı olan Süleyman Selçuk Bey var.

Kıbrıs konusunun bütün yönleriyle ele alındığı programda Sayın Selçuk, olaya çok farklı bir boyutuyla zenginlik getiriyor. Anlattığı konu ve/veya verdiği örnek, oldukça etkileyici. Öyle ki, Sayın Selçuk’un sunduğu teori, isabetli bir yaklaşımla Kıbrıs’ın ve Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumu, oldukça öğretici ve düşündürücü bir şekilde ortaya koyuyordu.

Program sonrası, söz konusu teorinin içeriğinin teknik açıklamasını yazılı olarak kendisinden rica ettim.

Teorinin ismi “Toplamın Yarısı Teorisi” veya diğer adıyla “T ½ Testi”.

“T ½ Testi” ilaç olarak kullanılan kimyasalların fareler üzerinde kullanılan ve yüzde 50’sini öldüren dozdur. Söz konusu teoriyi hemen her eczacı bilir. Miktar belirlendikten sonradır ki, insanlar üzerinde daha düşük dozlarda denenerek ilacın kullanım şekli ve ölçüsü saptanmaktadır. Yani ilacın en yüksek tolare edilebilecek; en az yan etkisi olan dozu, bu yöntemle saptanmaktadır.

Aynı teori, hematolojide de kullanılmaktadır. Radyoaktif Kromiumla işaretlenen kişinin kendi kanı, vücudunda kaç günde yarı sayısına (T ½ ‘ye) düştüğü ölçümlerle saptanır. Radyoaktivite Kromium’un “T ½ Testi”ndeki süresi 28 gündür. Daha az bir zamanda erişilen T ½ kan kaybına delalet oluyormuş.

İnsan psikolojisinde de “T ½ Testi” uygulanır. Harward Üniversitesi Türkologlarından Profesör Chamberlain, bu teorinin uygulanmasını tarif etmeden önce şöyle bir açıklamada bulunuyor: “Bu, deney tıbbi araştırmalarda, fareler üzerinde uygulanan bir testtir. İnsanlar üzerinde uygulanması durumu, bir insan hakları ihlali; yani bir insanlık suçu ve ayıbıdır.”

Teorinin genelde Orta Doğu özelde ise, Türkiye ve KKTC halkı üzerinde yıllardan beri uygulandığı tezi derinlemesine incelendiğinde; Orta Doğu’nun nasıl kaynayan bir kazan haline getirildiği? Türkiye’de iktidarların nasıl belirlendiği? ABD ve AB hayranlığının nasıl öz benliği inkar etme noktasına getirildiği? ve Kıbrıs’ta 24 Nisan 2004 referandumu sonucunda yüzde 65/35 oranının oluşumunda yaratılan durumun nasıl ve ne şekilde olduğunun izahı, hatta daha geniş bir anlatımla, Orta Doğu,Türkiye ve Kıbrıs halkının nasıl bir psikoza itildiğinin ispatı ortaya çıkmaktadır.

  Toplamın Yarısı (T ½ Testi) Teorisi

100 adet fare, cinsiyet ayrımı yapılmadan bir tel kafes içerisine konur. Kafes 10 metre yükseklikteki içi su dolu bir yüzme havuzunun dalma köprüsünün uç kenarına yerleştirilir. Farelere, su ve yiyecek eksiksiz ve düzenli aralıklarla verilir.

İlk 10 gün kafesin kapağı açık bırakılır. Fareler, çok meraklı hayvanlar olduğundan devamlı surette açık kafes kapağından etrafta keşif yaparlar. Bu yükseklikten suya atlamanın “ölümle” sonuçlanacağını saptar ve hafızalarına kaydederler. Ayrıca, katiyetle aşağıya yani suya atlamazlar.

10 gün boyunca bu sistematik içerisinde uygulama devam eder. 10. günün sonunda şartlar değiştirilir:

1- Kafesin kapağı kapatılır ve siyah bir bezle kafes tamamen örtülür. Böylece, karanlık bir ortam yaratılır.

2- Su ve yiyecek düzensizleştirilerek, yani bazen çok bazen az verilerek yaşamsal problemler yaratılır.

3- Değişik aralıklarla kafese bir hoparlörle ‘tehditkar kedi sesleri’ verilir.

Bu uygulama, 15 gün devam ettirilir. 15 gün sonra kafesin örtüsü kaldırılır ve fareler 2 saat “normalleşmeye” bırakılır. 2 saatten sonra kafesin kapağı açılır ve deneyin sonunda iki sonuç fonksiyonu ortaya çıkar:

1. Farelerin yarısından azı, önce “uyum sorunu” yaşar; ancak bir süre sonra “yeni” duruma uyum sağlamaya başlarlar.

2. Farelerin diğer yarısı, hatta daha fazlası hiç tereddüt etmeden süratle kapaktan dışarıya fırlar ve intihar ederler.

Bu deney hiç şaşmaz. Kaç defa tekrarlanırsa tekrarlansın, hep aynı netice alınır. Farelerin en az yüzde 50’sinden fazlası, kapaktan dışarıya fırlamanın ölümle sonuçlanacağını  bilmelerine rağmen dışarıya fırlarlar. Buna “İntihar Sendromu”da denilmektedir.

Peki fareler bu tür bir davranışa neden girerler?

Profesörün deyişine göre: “Çünkü psikolojileri bozulmuştur. Ne yaptıklarını bilmemekte; hafızaları silinmiş, neticeyi de düşünememekte ve umursamamaktadırlar. Kurtuluş vadeden ne olursa olsun, ona doğru gözleri kapalı hiç düşünmeden öne atılmaktadırlar”. Başka bir ifade ile algıların sınırlarının kalktığı bu durumda “kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı” hissine kapılan, ölümle yaşam arasındaki nirengi noktalarını tümüyle yitirmiş olan denekler, intiharı bir kurtuluş olarak görmekte ve hiç tereddüt etmeden ölüme atlamaktadırlar.

T ½ Testi’nin insanlar, daha geniş bir açılımla, toplumlar üzerinde uygulanmasının ise daha karmaşık sorunlara ve sonuçlara yol açtığı görülür.

Yukarıda incelenen şartlar göreli bir şekilde, kurgulanmış bir sistematik içerisinde, Orta Doğu, Türkiye ve KKTC halkı üzerinde “başarıyla” uygulanmaktadır. Düpedüz bir “bilinç kontrolü” olmasa da, ortaya çıkan ve çıkacak olan sonuçlar, Orta Doğu ve Türk toplumları üzerinde psikolojik bir savaş yürütüldüğünü gözler önüne sermektedir.

Yürütülen bu savaş, örtülü bir biçimde farklı alanlardan topluma nüfuz ettirilen, hatta doğrudan damardan enjekte edilen “arada kalmışlık” paranoyasının yaratılmasında ne yazıktır ki - özellikle son dönemlerde- oldukça başarılı olmuştur.

Bu örtülü savaşta oluşturulan şartlar, sözü edilen “arada kalmışlık” hissini, doğal bir süreç gibi yansıtmış ve bu koşullar üzerinde kurulan döngü ile “intihar sendromu”na gidilen yol haritası çizilmiştir. Bu noktada oluşturulan şartlar şu şekilde oluşmuştur:

1- Kapalı Kafes: Hapis olma hissi, ilişkilerin kesilmesi tehdidi, (kapalı mekan) izolasyon, yalnız kalma korkusu...

2- Su Problemi: Bazen var bazen yok veya her bireye yetecek kadar değil (IMF)...

3- Yiyecek Problemi: Bazen var bazen yok veya her bireye yetecek kadar değil (IMF)...

4- Kedi Tehdidi: Süleymaniye’de kafalara torba geçirilmesi, yani “güç bizde, siz zayıfsınız, sizi mahvedeceğiz, yok olacaksınız. Bakın! sizi de Irak gibi yaparız…”

5- Ambargolar: Küçük düşürücü uygulamalar, ekonomik izolasyon, (Batı’nın Türkiye’ye uyguladığı 1974 ambargosu) yok sayılma, tanınmama (KKTC örneği) ve vize uygulamaları...

6- Kafes Kapağının Açılışı: Bunalımdan çıkış yolu, tek çare ABD’nin söylediklerini yapmak, Annan Planı’nı kabul etmek ve/veya tek kurtuluş yolu AB’ye giriş vs...

T ½ Testi’nin genelde Orta Doğu halkları (Irak – Filistin gibi) özelde ise, Türkiye ve KKTC üzerindeki uygulama şekli ve sayılan şartlar, son dönem Kıbrıs ve AB konularında açıkça görülmektedir.

Akılcı düşünme yetisini kaybeden bireylerin, hem iç hem de dış kitle iletişim araçları tarafından bulandırılan, hatta işgal edilen zihinleri uygulanmakta olan psikolojik savaşın zeminini oluşturmaktadır. Yani KKTC halkı üzerinde olduğu gibi, oluşturulan “araf” (Cennet ile Cehennem arasında sıkışmak) duygusu ile sıkıştırılarak ikileme düşürülen bireylere, “’Bu trene atla kurtul’, ‘bu kamburdan kurtul’, veya ‘AB’ye gir kurtul’” mesajları örtülü ya da açık bir şekilde verilmektedir. Başka bir ifade ile T ½ Testi, dar anlamda “birey” genel anlamda “toplum” üzerinde sıcak savaştan çok daha yüksek tahrip gücü olan psikolojik savaşın silahı olarak batı tarafından Türkiye’ye karşı kullanılmaktadır.

Bu noktada Profesöre şu sorular yöneltiliyor:

Soru: Bu psikolojisi bozulmuş bireyleri tedavi edemez miyiz?

Cevap: Tedavileri neredeyse imkansız gibidir. Biz, bu deneyde kobay olarak kullandığımız farelerin intihar etmeyip, hayatta kalanlarını imha ederiz.

Soru: Ama bu kişiler fare değil ki imha edip kurtulalım. Bu durumda ne yapmalıyız?

Cevap: Yorum yok.

Soru: Peki psikolojisi bozulan bu kişileri telkinle yani psikoterapi ile ikna yoluna gidebilir miyiz?

Cevap: Hayır. Onlar artık hiç kimseyi dinlemezler. Dinleme ve algılama özelliklerini yitirmişlerdir. Akıllarında yalnız korktukları, tehdit unsuru olarak nitelendirdikleri, zihinlerinde kurdukları var olan ya da var saydıkları olay ve olgular vardır. Bu paranoyalarını tekrarlayıp durmakla meşguldürler. Mesela “mahvolacağız”, “treni kaçıracağız”, “geri kalacağız”, “çağ dışı olacağız”, “aç-susuz kalacağız” gibi korkularla paniklerler ve intihar sendromuna girerler. Sizi dinlemelerini çok ısrarla isterseniz, “statükocu”, “globalleşme karşıtı”, “geçmişte değil, gelecekte yaşayalım”, “çağdaşlaşalım, Avrupalılaşalım”, “Batılı gibi düşünüp, Batılı gibi yaşayalım” gibi bilinçlerine yerleş(tiril)miş sloganları, programlanmış bir bilgisayar gibi tekrar tekrar dile getirirler ve daha ileri giderseniz saldırgan da olabilirler. Saldırganlaşan birey  kendisi ile birlikte, düşman olarak addettiği “öteki”sini de yok etme eğilimine girecektir. Direnmek ile dilenmek arasında kalan kişi, artık canlı bir “bomba” haline gelmiştir.

Bu Teori, 19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı girişilen “böl-parçala-yönet” siyasetinin en önemli silahı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nu sıcak savaşla bertaraf edemeyeceğini anlayan Batı, bu dönemde taktik değiştirerek insan psikolojisi üzerinde oynanan oyunlarla, önce zihinsel olarak daha sonra da coğrafi olarak Osmanlı’yı parçalamayı başarmıştır. Değişen bu strateji doğrultusunda, İngiltere’nin başını çektiği Avrupalı devletler, “Doğu Sorunu” adı ile formüle ettikleri “hasta adam” sendromunu, Osmanlı topraklarına yaymışlardır. Özellikle Türklerin “İslam Aleminin Lideri” konumunda olduğu, bereketli Orta Doğu topraklarında izlenmeye başlanan bu siyaset, etkisini kısa sürede göstermiştir. Bu bilinç değiş(tiril)mesi ile Türk Milleti’nin, Orta Doğu’daki hakim konumundan uzaklaştırılması sağlanmış ve bölge, önce büyük isyanlara akabinde de bugün bile hâlâ içinden çıkılamaz durumda olan bir buhrana sürüklenmiştir.

Klasik savaş teknikleri ile yıllardır kazanılamayan zafer, psikolojik harp ile kısa sürede kazanılmış ve Müslümanlar –özellikle Türkler- “yok edilebilir” duruma getirilmiştir. Bu süreçte Osmanlı tebaasına aşılanan sözler ise, T ½ Testi’nin ne denli sistemli bir şekilde uygulandığını gözler önüne sermektedir.

Adeta slogana dönüşen ve orijinal teorideki “tehditkar kedi seslerini” anımsatan ifadeler ise aynen şöyledir: “Türkler sizi esaret altında tutuyor”, “Türkler sizi isteyerek cahil bırakıyor”, “Türkler, Müslümanların geri kalmasına sebep oluyorlar”, “Fakir kalmanızın sebebi Türklerdir”. Özellikle Arap Halklarına aşılanan bu sözler ile Türkler, psikolojik baskıyla dışarıdan Batı’nın içeriden ise Batı’nın söz konusu psikolojik etkisi altına giren Araplar tarafından Orta Doğu coğrafyasından sürülmüşlerdir.

Bu psikolojik harekat, yine aynı dönemde farklı argümanlarla aynı yöntemler kullanılarak Balkanlar’da da uygulanmıştır. Bölgede zaten hassas olan dengeler, bir anda yerle bir edilerek isyanlarla ve ardından da savaşlarla tetiklenmiştir. Benzer durum, yakın tarihte ve hatta bugün de uygulanmaktadır. Öyle ki, sırasıyla Filistin’de, Bosna Hersek’te, Kosova’da, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Irak’ta ve Türkiye’de halen devam etmektedir.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere’nin yerini alan ABD, özellikle Orta Doğu’da bu yöntemi uygulamaya devam etmiştir/etmektedir. 21. yüzyıla gelindiğinde ise ABD, “psikolojik savaş” silahlarını sahip olduğu üstün teknoloji ile adeta mükemmelleştirmiştir. Özellikle Amerikan emperyalizminin miğferi olan “Hollywood”, zihin kontrolünü, farkına bile varılmadan gerçekleştirmektedir. ABD, tüm dünyada gişe rekorları kıran Hollywood filmleriyle tarihi, bilim-dışı kurgular ile önceden yazmaya çalışmaktadır.

Soğuk Savaş dönemi, Amerikan filmlerinin etkilerinin açıkça görüldüğü bir dönem olmuştur. Afganistan’ı Sovyet işgalinden kurtaran, kahraman(!) “Rambo” ve SSCB’ye barış götüren(!), Ivan Dragon’u en zor şartlar altında bile nakavt eden “Rocky” öykülerinin filimleştirildiği psikolojik savaş endüstrisi ile dünyaya adalet ve barış bahşeden, Pax-Amerikana’nın akla ilk gelen, en açık örnekleridir.

Bugün, Irak özelinde Orta Doğu’da yaşananlar ve yaşanacak olanlar da, yine T ½ Testi’nin uygulandığı, söz konusu psikolojik savaşın ürünleridir.

Yüzyıldan fazla bir geçmişe sahip bu psikolojik harbin sac ayaklarından yalnızca ikisi olan, Afganistan ve Irak müdahalelerinden sonra, zaman zaman hedef olarak gösterilen Suriye’de de “sıra bende” psikozu başlamıştır/başlatılmıştır. Bilinçli olarak yaratılan bu korku ve tehdit algılamaları ile T ½ Testi’ne tabii tutulan Suriye, ya tamamen sinecektir ya da Saddam’ın yaptığı gibi saldırganlaşacaktır. Her iki durum da göreli olarak ABD’nin planladığı “müdahale”ye meşruiyet kazandırmaya yetecektir. Bu arada halk, panik içerisine çekilecek, ne yapacağını bilmez bir hale getirilecek ve T ½ Testi deneyindeki farelerin akıbetine uğrayacaklardır. Yani ya intihar sendromuna girecekler ya da Irak’ta olduğu üzere sistemli bir şekilde imha edileceklerdir.

T ½ Testi, 19. yüzyılın sonundan beri değişen ağırlık katsayıları ile Türk Milleti üzerinde de uygulanmaktadır. Son 30 yıldır Türkiye’de ve Kıbrıs’ta oynanan oyunlar, aslında T ½ Testi’nin uygulamasından başka bir şey değildir.

Tanzimat’tan bu yana bir nakış gibi beyinlere işlenen “Batılılaşma”, artık Türk toplumunun beyninde aşağılık kompleksine dönüşmüş durumdadır. Toplumun bu zihin kontrolüne maruz kalan kesimi, içinde bulunulan krizlerin, bunalımların aşılmasının tek yolunun “AB” olduğuna şartlan(dırıl)mıştır. Aynı şekilde KKTC halkının da çoğunluğu, içine düşürüldükleri “kimlik bunalımı”ndan kurtuluşun yegane yolunun “Avrupa Birliği’ne giriş” olduğuna inanmış/inandırılmış ve bunun sonucu olarak Annan Planı’nı, ne olduğunu bile bilmeden gözleri kapalı bir şekilde kabul etmek durumunda bırakılmışlardır.

Peki, Orta Doğu halkları ve Türkler bu duruma kimler tarafından, nasıl ve neden getirilmişlerdir?

Hedef bellidir. ABD önderliğindeki Batı, yeni bir “Doğu Sorunu” yaratmış ve kolonicilik/yeni sömürgecilik anlayışını geri getirerek Orta Doğu’nun paha biçilemeyen kaynaklarını, yeniden tekeline alma hevesi içerisine girmiştir. Daha açık bir ifade ile Batı –özellikle ABD- kendi çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’yu yeniden “dizayn” etme çabası içerisindedir. Yani T ½ Testi’nin izafi bir biçimde uygulanmasına devam edilmektedir. Bu noktada sorulması ve cevaplanması gereken asıl soru şudur:

“Bu ayak oyunlarını ve yürütülen  psikolojik savaşları  durduracak bir güç var mıdır?”

Ne yazık ki, bu şartlarda bu ulusal ve uluslararası sistem içerisinde böyle bir güç “şimdilik” yokmuş gibi görünmektedir. Tarihin her döneminde iç bütünlüğünü bile sağlayamayan Arap halkları için söylenecek pek fazla söz bulunmamaktadır, ancak 5 bin yıllık Türk tarihi iyi okunduğunda, gittikleri her yere medeniyet götüren Türklerin, yaklaşık iki yüzyıllık uykudan uyanıp titremeleri ve üzerlerine serpilmiş bu ölü toprağı atmaları, kendi benliklerine dönmeleri belki durumu kurtarmaya yetecektir. Bunun içinse Türkiye, öncelikle komplekslerinden arınarak kendi iç bünyesindeki dinamikleri güçlendirmeli; akılcı stratejiler geliştirmeli ve bu stratejileri doğru zamanda, doğru bir şekilde uygulamaya koymalıdır.

 

 

 



· Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi. skantarci@fef.sdu.edu.tr

[2] “Las Meninas”, felsefecilerin, sanat tarihçilerinin, zihniyet arkeologlarının, eleştirmenlerin ciddi kafa yorduğu nadide resimlerden biridir. Örneğin, Fransız düşünür ve zihniyet tarihçisi Michel Foucault, ‘kelimeler ve şeyler’ adlı muhteşem kitabına bu resmi yorumlayarak başlar. Ayrıca Enis Batur’un aynanın resimdeki yerini irdelediği ‘Ayna’ (Ada Yay.) adlı kitabında da uzun uzun ‘Las Meninas’tan söz edilir. Emre Aköz, “‘Las Meninas’ın gizemi”, Sabah Gazetesi, 22.02.2004.

[3] Fatih Bayhan, Kıbrıs Gerçeği, İstanbul, 2003, s. 213.

[4] O günlerde özellikle Kıbrıs gazetelerine göz atılırsa Türkiye’de hangi etkili ve yetkililerin Kıbrıs halkını referandum’da “Evet” demeye yönlendirdiği gayet iyi anlaşılır.



http://www.turksam.org/tr/a52.html
Arkadaşına Gönder 5241 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Kıbrıs 
Ençok Okunanlar
Kıbrıs'ta Yeni Planlar
6719 kez okundu.
Rusya'nın Kıbrıs'a Bakışı
5717 kez okundu.
KKTC'nin Seçimi
5679 kez okundu.
Kıbrıs Laboratuvarı
5241 kez okundu.
Azerbaycanlı İşadamlarının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Ziyaret Etmesi
3671 kez okundu.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
51357 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
36704 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
19809 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
18373 kez okundu.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
16908 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
10 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
6 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar ve Hocalı Soykırımı
4 defa yorumlandı.
Türk-İsrail İlişkileri Kopma Noktasında
4 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2012 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 2106 ziyaretçi, 0 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.