1990’lı yıllarda eski Yugoslavya coğrafyasında “terörizm” kavramı neredeyse günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmişti. Özellikle 1989-2000 döneminde Slobodan Miloşeviç önderliğindeki Sırbistan’da bu kavram, Kosovalı Arnavutların ve Sancak bölgesindeki Boşnakların kötülenmesi için kullanılmıştır. Günümüzde Sırplara terörizm ile ilgili soru sorulduğu zaman, genellikle “Arnavut terörizminden” bahsetmeye başladıkları, Sırp silâhlı güçleri tarafından öldürülen Arnavut sivillerin cesetleri ile dolu olan ve Belgrad civarında bulunan toplu mezarlar hakkında ise daha farklı şeyleri savundukları gözlenmektedir. Aynı soru Kosovalı bir Arnavut’a yöneltildiğinde de, Sırbistan’ın Arnavutlara yönelik terör uyguladığı, 1999 sonrası dönemde Arnavutlar tarafından birçok Sırp sivilin öldürülmüş olmasının ise intikam saldırıları olarak değerlendirildiği görülecektir. Benzer bir düşünce tarzı, diğer Batı Balkan ülkelerinden Bosna-Hersek ve Makedonya’da da mevcuttur. Örneğin bir Bosna-Hersek’li Boşnak, Bosnalı Sırpları “etnik terör” işlemiş olmakla suçlayacak, Bosnalı Sırplar ise Boşnakları İslâm adına yapılan uluslar arası terörizmle bağdaştıracaktır.
Amerika’da 11 Eylül 2001’de gerçekleşen terör saldırısının ardından, El-Kaide’nin Balkanlar’daki bağlantıları ile ilgili yazılara daha sık yer verilmeye başlanmıştır. Bu tür yazılar günümüzde de zaman zaman yayımlanmaktadır. Amerika’nın liderliğinde uluslar arası terörizme karşı açılan savaş, bazı Sırbistanlı, Bosnalı, Makedonyalı politikacı ve yazarlar tarafından kötüye kullanılmakta ve ağırlıklı olarak Arnavut ve Boşnakların yoğunlukta yaşadıkları ülke ve bölgeler, İslâm adına yapılan terörizmin yuvaları olarak gösterilmeye çalışmaktadır. Temel amaç, Arnavut ve Boşnakların kötülenmesiyle, bölgede mevcut bazı sorunların çözümünde uluslar arası topluluğun desteğini sağlamaktır. Örneğin, Kosova’nın nihaî statüsünün bir şekilde Sırbistan’ın lehine belirlenmesini sağlamak ümidiyle, Kosovalı Arnavutlar sistematik bir şekilde uluslar arası terörizm ile bağdaştırılmaktadır. Bazı Balkan medya kaynaklarında yer alan bu tür yazıların etkisiyle, kötü niyetle olmasa bile, Batılı medya kaynakları da, yeterince araştırma yapmadan, zaman zaman El-Kaide’nin Balkanlar’ı ciddî bir şekilde nüfuzu altına aldığını yazmaktadırlar.[i]
Bu çalışmanın temel ifadesi, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ (Kosova dâhil) ile Romanya’nın kendine özgü yerel herhangi ciddî bir terör örgütünün bulunmadığı gibi, bu ülkelerde İslâm adına yapılan terörizmin de mevcut olmadığıdır. Ne var ki 1990’lı yıllarda yaşanan bazı gelişmeler yüzünden, İslâm adına yapılan terörizmin Balkanlar’da bazı bağlantı noktaları oluşmuştur. Ancak bunların, Batılı ülkelerde de mevcut olan uluslar arası terörizm bağlantılarından pek farkı olmadığı belirtilmelidir.
Balkanlar’da “Köktendinci” Propagandası
Resmî rakamlara göre günümüzde Balkan Yarımadası’ndaki toplam Müslüman nüfusun sayısı yaklaşık 8 milyon 250 bin (bölgenin toplam nüfusunun yüzde 12’si) civarındadır. Bölgedeki Müslüman nüfus içinde en büyük iki grubu sırasıyla Arnavutlar ve Boşnaklar oluşturmaktadır. Bu yüzden Balkanlar’daki bazı Müslüman olmayan politikacı, akademisyen ve gazeteciler, İslâm adına yapılan terörizmden bahsedilirken, genel olarak Arnavut ve Boşnakları hedef almaktadırlar. Bundan dolayı bu çalışma, Boşnak ve Arnavutlarla sınırlı tutulmuştur. Özellikle kriz dönemlerinde Arnavut ve Boşnaklara “köktendinci” damgasının vurulmaya çalışıldığı görülmektedir. Oysa çalışmalarını Balkanlar üzerine yoğunlaştıran herhangi bir araştırmacı, Arnavut ve Boşnakların radikal İslâm ile suçlanmalarının, bilinçli bir kötüleme kampanyasından başka bir şey olmadığını görecektir.
Ülkeden ülkeye farklar gözlenmekle birlikte, komünizm döneminde din, Balkanlar’da önemli ölçüde yasaklanmıştır. Örneğin Arnavutluk’ta 1967 yılında din tamamen yasaklanmış, çoğu cami ve kiliseler depo olarak kullanılmıştır.[ii] Diğer taraftan özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda, bütün Tito Yugoslavyası (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti) coğrafyasında Müslümanların dinî ibadetlerinde önemli bir azalma gözlenmiştir.[iii] 1985 yılında Tito Yugoslavyası’nda yapılan bir kamuoyu yoklamasından, mümin vatandaşların sayısı Bosna-Hersek’te yüzde 17, Makedonya’da yüzde 19 ve Kosova’da yüzde 44 olarak tespit edilmiştir.[iv] Görüldüğü gibi 1985 yılında özellikle Boşnaklar içindeki dindarların sayısı düşük seviyedeydi. Boşnakların Sırplarla veya Hırvatlar ile olan evlilikleri az sayılmazdı. Komünist rejimin en uzun süre hâkim kaldığı Arnavutluk’taki durum da pek farklı değildi. 1991 yılında Arnavutlar hakkında yapılan bir değerlendirme, Müslüman olduklarının bilincinde oldukları, ancak İslâmiyet hakkında çok az bilgi sahibi oldukları yönündeydi.[v] Kısacası Soğuk Savaş döneminde hem Boşnaklar, hem de Arnavutlar, Müslümanlığın bazı şartlarını, yalnızca bir kültür ve gelenek anlayışı çerçevesinde yaşamışlardır.
Komünizm döneminde bir şekilde İslâm’a ilgi duyanlar, Komünist Parti tarafından yakın takip altına alınmıştır. Örneğin 1983 yılında, aralarında Bosna-Hersek’in eski cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç’in de bulunduğu 13 Boşnak, Bosna-Hersek’i İslâm devletine dönüştürmeye çalışmakla suçlanmış ve hapis cezasına mahkum edilmiştir.[vi] İzetbegoviç’e yönelik suçlamalarda, kendisinin yazdığı İslâmî Deklarasyon isimli eseri temel teşkil etmiştir. Sırp propagandacılar bu çalışmayı, Bosna’nın köktendinci bir İslâm devletine dönüştürülmesinin tasarısı olarak göstermişlerdir. Oysa 1960’ların sonlarında yazılan bu kitap, bütün İslâm alemine hitap eden genel bir inceleme kitabı olup, kitapta Bosna’nın adı bile anılmamaktadır. Bu kitapta ele alınan ve Sırplar tarafından “köktendinci” olarak nitelenen bazı görüşler, dünyadaki bütün Müslümanların kabul edeceği temel dinî ilkelerdir.[vii] İzetbegoviç’in köktendinci olmadığını ve hoşgörü anlayışına sahip olduğunu gösteren diğer bir olgu, 1990 yılında Bosna-Hersek’te düzenlenen ilk çok partili seçimlerin ardından gözlenmiştir. O sıralarda İzetbegoviç’in liderliğinde olan “Demokratik Eylem Partisi” (SDA) söz konusu seçimlerde en çok oyu almış ve koalisyon hükümetini sadece “Hırvat Demokratik Birliği” (HDZ) ile kurabilecekken, yönetime, ikinci sırada yer alan Sırpların “Sırp Demokratik Partisi”ni (SDS) de dahil etmiştir.
1990’lı yıllarda sadece Boşnakların değil, Sırbistan’daki bazı çevreler tarafından Balkanlar’daki bütün Müslümanların da karalandığı görülmüştür. Örneğin, Sırp akademisyen Mirolyub Yeftiç, Avrupa’nın içine sızmanın bir ön aşaması olarak, İslâm dünyasının, Balkan Müslümanları yoluyla bütün Sırbistan’ı İslâmlaştırmaya çalıştığını savunmaktaydı. Diğer bir Sırp akademisyen olan Darko Tanaskoviç’e göre ise, Bosna’daki savaş “köktendinci Boşnaklar” ise seküler Sırplar arasındaki savaştı. Bütün bu kötüleme kampanyaları içinde, Türkiye de asılsız bir şekilde suçlanmıştır. Slobodan Miloşeviç döneminde, Türkiye’nin dış politikasının temel amacının, “Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar uzanan coğrafyada bir Türk imparatorluğunun kurulması” olduğu fikri, birçok Sırp lider ve aydın tarafından benimsenmiştir.[viii] Bunun dışında Türkiye özellikle bazı Sırplar ve Yunanlılar tarafından İstanbul, Bulgaristan, Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, Sancak bölgesi, Kosova ve Bosna-Hersek üzerinde uzanan yolda, Müslümanlardan oluşan ve Avrupa’nın içine doğru ilerleyen radikal bir “yeşil kuşak” oluşturmaya çalışmakla da zaman zaman asılsız ve gülünç bir şekilde suçlanmıştır.[ix] Bosna Savaşı’na daha çok Sırp gönüllüsünü çekmek için, Boşnakları Türk olarak gören ve Miloşeviç’in tekelinde kalan Sırp medya kaynaklarından “Türklerle tekrar savaş içindeyiz, ölüme kadar savaşmalıyız” şeklinde mesaj verilmekteydi.[x]
İslâma ilgi duyan Boşnaklara ve belli ölçüde Arnavutlara karşı köktendinci propagandası yürütülürken, 1980’lerin ortalarından itibaren, bütün Sırpların dinî duyguları yükselişe geçmiş, Sırp Ortodoks Kilisesi tekrar ön plâna çıkmaya başlamıştır. 1985’te kilise yayınları Sırpların tarih içinde sürekli acı çektiklerini, Sırpların öldürüldüğünü, Sırp kiliselerinin yakıldığını ve buna benzer vurguları yapan yazılara yer vermiştir. Bu tür söylemlere 1988’de, Sırbistan’ın değişik kentlerinde Sırp kilisesinin organizasyonu altında düzenlenen ve farklı milletler arasında düşmanlığı kışkırtan, “Sırpların geçmişteki acılarını” anlatan “gerçekler ile ilgili gösteriler”de de yer verilmiştir. 1990’ların başlarına gelindiğinde, Sırp Ortodoks Kilisesi sadece ulusal sınırlar içinde değil, uluslar arası alanda da faal hâle gelmiştir. Örneğin, Ekim 1991’de Sırp Ortodoks Kilisesi’nin Patriği Pavle, 7 Eylül 1991’de, Hollanda’nın Lahey kentinde Yugoslavya ile ilgili başlayan barış konferansına başkanlık eden, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Carrington’a gönderdiği mektupta, “bütün Sırplar bir araya gelmelidir; Sırplar, geçmişte kendilerine karşı soykırım işlemiş ve bunu gelecekte de muhtemelen tekrarlamaya çalışacak olanlarla bir arada yaşayamaz” şeklinde ifadelere yer vermiştir.[xi]
Özetlemek gerekirse 1980’li ve 1990’lı yıllarda radikal İslâm propagandası, özellikle Sırbistan tarafından, bölgedeki Müslümanlara yönelik baskı ve savaşların meşrulaştırılması maksadıyla yürütülmüştür. Bu çerçevede Boşnaklar ve Arnavutlardan “terörist” olarak bahseden haberler, neredeyse günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bir taraftan bölgedeki dindar Müslümanlara “terörist” muamelesi yapılırken, diğer taraftan Sırp Ortodoks Kilisesi tam anlamıyla “altın çağını” yaşamıştır.
Komünizmin sona ermesiyle birlikte, Balkan Müslümanlarından Boşnaklarda bir çeşit dini sahiplenme durumu gözlenirken, Arnavutların buna ihtiyacı olmamıştır. Bilindiği gibi, Hırvatlara göre Boşnaklar Hırvat kökenli, Sırplara göre ise Sırp kökenlidir. Böyle bir durum karşısında Boşnaklar milliyetçiliklerini, en ayırıcı özellikleri olan dinsel kimliklerini daha fazla ön plâna çıkararak güçlendirmişlerdir. Bu yüzden Bosna Savaşı sırasında camiler, Sırp ve Hırvatların temel hedefleri arasında yer almıştır. Bu kadarla kalmayıp, Bosna Savaşı’nın başlamasıyla Sırpların yıktığı ilk binalar arasında, bir zamanlar zengin Osmanlı arşiviyle tanınan Saraybosna’daki Millî Kütüphane ve Bosna’nın Millî Müzesi de yer almıştır.[xii]
Arnavutlara gelince, Boşnakların yaptığı şekilde, millî kimliklerini savunmak doğrultusunda dinsel unsura vurgu yapmaya ihtiyaç duymamışlardır. Neredeyse bütün ciddî tarih kitaplarında Arnavutların atalarının, Balkanlar’ın en eski yerlileri olarak bilinen İlirler olduğu kabul edilmektedir. 1990’ların başlarında, Arnavutların dine yaklaşımı çok farklı bir boyut kazanmıştır: Avrupa’nın bir parçası hâline gelmeyi arzulayan Arnavutların bir kısmı, bu amaç doğrultusunda atılması gereken ilk adımı, İslâm dininin reddedilmesinde görmüştür. Bu çerçevede 1990’da Kosovalı Müslüman Arnavutların bazıları, atalarının dini olarak algıladıkları Hristiyanlığın Katolik nesebine toplu bir dönüşün yapılması gerektiği şeklindeki düşüncelerini açık bir şekilde yansıtmışlardır.[xiii] Bu hususun bile başlı başına, Arnavutları radikal İslâm ile suçlamanın yanlış olduğunu gösterdiği söylenebilir.
İslâm Adına Yapılan Terörizmin Balkanlar’daki Bağlantıları
Yapılan karalama propagandalarında, İslâm adına yapılan terörizm ile en fazla bağdaştırılmaya çalışılanlar Boşnaklardır. Bu nedenle, Balkanlar’daki terörizm bağlantılarının irdelenmesinde Boşnaklardan yola koyulmakta fayda vardır. Her şeyden önce Bosna Savaşı’nda bir mücahit birliğinin Boşnakların saflarında savaştığı bilinmektedir. 19 Ekim 2003’te vefat eden eski Boşnak lideri Aliya İzetbegoviç, bir seferinde yabancı gönüllülerden destek gördüklerini itiraf etmiş, ancak bunların sayısının hiçbir zaman 300’ü geçmediğini vurgulamıştır. Bazı kaynaklarda ise bu rakamın binlerle ifade edildiği görülmektedir. İzetbegoviç’i yabancı gönüllülerden destek kabul etmeye iten temel sebep çaresizlikti. Eylül 1991’de BM Güvenlik Konseyi’nin 713 numaralı kararıyla, eski Yugoslavya coğrafyasının tamamına silah ambargosu uygulanmıştır. Bu durum, Bosna Savaşı’nın başlamasıyla silahsız olan Boşnakları zora sokmuştur. Bütün Tito Yugoslavyası ordusunun silahlarını kendine çekmiş olan Sırbistan, Bosnalı Sırplara en modern silahlardan ulaştırırken, Boşnakların böyle bir imkânı olmamıştır. Bu yüzden Boşnaklar kaçak yollardan silahlara ulaşmak durumunda kalmıştır. Örneğin, İran ve diğer bazı İslâm ülkelerinden silahların, Hırvatistan üzerinden Boşnaklara iletildiği bilinmektedir. Bunun dışında Suudi Arabistan ve diğer bazı Körfez ülkeleri Boşnaklara finansal destek sağlarken, bazı hayır kurumları insanî yardım dışında, Boşnakların saflarında savaşacak olan gönüllülerin de Bosna’ya ulaştırılmasında rol oynamışlardır.[xiv] Bazı yabancı gönüllüler bir araya gelip, Batılı literatürde “El-Mujahadeen” olarak adlandırılan bir birliği oluşturmuşlar ve fiilen Bosna-Hersek Ordusu’nun (ABiH) 3. Kolordusunun 7. Tugayı bünyesinde görev almışlardır. Bosna Savaşı’ndan sonra söz konusu birlik, Batılı ülkelerin, özellikle de Amerika’nın ısrarı üzerine feshedilmiş ve mensuplarının büyük kısmı memleketlerine geri dönmüştür.[xv] Boşnak yetkililer hiçbir zaman yabancı gönüllülerin Boşnak saflarında savaştıklarını yalanlamamışlar, ancak Boşnakların tarafında savaşmış olan bütün yabancıların terörist olarak nitelenmesine de karşı çıkmışlardır.
Bosna Savaşı sırasında ve sonrasında, Bosna’da savaşan yabancı gönüllülerin bazıları Bosna-Hersek vatandaşlığına kabul edilmiştir. Bazı yabancıların Bosna pasaportlarını Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Bosna Büyükelçiliği’nden edindikleri bildirilmiştir.[xvi] Hatta Almanya’da yayınlanmakta olan Der Spiegel gazetesinin Balkan muhabiri Renata Flottau, 1993 yılında Saraybosna’da Üsame Bin Ladin’e rastladığını ve Bin Ladin’in Viyana’da edindiği Bosna pasaportuna sahip olduğunu iddia etmiştir.[xvii] Bosnalı yetkililer bu iddiayı yalanlamış, bunun yanında 1990’lı yıllarda 420 Arap kökenlinin Bosna vatandaşlığına kabul edildiği bildirmiştir. Kimi çevreler tarafından 1998 yılından itibaren bu Arap kökenli Bosna-Hersek vatandaşlarından bazılarının Üsame Bin Ladin ile bağlantılı oldukları belirtilmeye başlamış ve zaman zaman Bosna’da terörist kamplarının varlığından bahsedilmiştir. Ne var ki günümüze kadar böyle bir kampa Bosna-Hersek’te rastlanmamıştır.
Bosna Savaşı’nda Boşnakların yanında savaşmış olan bazı yabancıların İslâm adına yapılan terör olaylarına karıştıkları, 11 Eylül terör saldırısının ardından netlik kazanmıştır. Uluslar arası terörizm ile mücadele kapsamında dünyanın değişik yerlerinde tutuklanan bazı şahısların, Bosna Savaşı’nda yer aldıkları veya Bosna-Hersek pasaportuna sahip oldukları tespit edilmiştir. Bu gelişmeler çerçevesinde Boşnak yetkililer, Bosna Savaşı sırasında dağıtılan vatandaşlıkları tekrar gözden geçirmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda onlarca kişi göz altına alınmış, bunların içinden Cezayir kökenli olan altısı uluslar arası terörizm ile bağlantılı olabilecekleri gerekçesiyle yargılanmış ve Amerika’ya teslim edilmiştir.[xviii] Ayrıca Şubat 2002’ye kadar toplam 104 kişinin Bosna-Hersek vatandaşlığı iptal edilmiştir. Bütün bunların dışında, Bosna-Hersek’te faaliyet yapan hayır kurumlarından bazıları, uluslar arası terörizm ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle kapatılmıştır.
İspanyol yetkililer Madrid’de 11 Mart 2004’te yaşanan terör saldırısını örgütleyenlerin Fas ile Tunus vatandaşları Amer el-Aziz ve Rabei Osman Ahmed ile 23 yaşındaki Bosna-Hersek vatandaşı Sanel Syekirica’nın olduğundan şüphelenmişlerdir. Bunun üzerine dünya medyasında Bosna’yı terörizm ile bağdaştıran birçok yazıya yer verilmiştir. Nisan 2004’te Syekirica’nın terörist olmadığı ortaya çıkmış ise de, Bosna aleyhine yazılan yazılar, 11 Eylül terör saldırısından sonra, özellikle Sırplar tarafından yürütülen kötüleme kampanyasının, Batılı ülkelerdeki bazı yetkililerin ve medya kaynaklarının, Boşnaklara şüphe ile bakmasına yol açtığını göstermiştir.
Arnavutlara gelince, İslâm adına yapılan terörizmin ilk bağlantılarının Arnavutluk’ta, 1990’ların başlarında oluşmaya başladığı şeklindeki yazılara rastlamak mümkündür. Komünizm sonrası dönemde yoksulluk ile karşı karşıya kalan Arnavutluk’un ilk Cumhurbaşkanı Sali Berişa, İslâm ülkelerinden Arnavutluk’a bazı yardımların gelmesini sağlamıştır. 1992’de Arnavutluk İslâm Konferansı Örgütü’ne kabul edilmiştir. Batılı ülkelerden pek fazla yardımın gelmemiş olması, Berişa’yı İslâm ülkeleri ile yakınlaşmaya zorlamıştır. Günümüzde Balkanlar’daki Arnavutlarla yakından ilgilenen Amerika bile, 1990’ların başlarında Arnavutluk’a uzun vadeli yardım ve ilgi sinyali vermemiştir.[xix]
Komünizm döneminde, Arnavutluk dışında yaşayan Arnavutlar önemli ölçüde ihmal edildikten sonra, Sali Berişa Arnavut diasporası ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bosna’da yaşanan savaşın Kosova ve Makedonya’ya da yayılma ihtimali, Berişa’yı belli ölçüde alarmda tutmuştur. Böyle bir ortamda İslâm ülkelerinden gelen değişik hayır kurumlarının Arnavutluk’ta faaliyet yapmasına izin verilmiştir. Bazı medya kaynakları sadece hayır kurumlarının değil, Üsame Bin Ladin’in de o dönemde rahatlıkla Arnavutluk’a girmiş olabileceğinden bahsetmiştir. Örneğin bazı medya kaynaklarında, Interpol’e atıfta bulunularak, Bin Ladin’in 1994’te gizli bir şekilde Arnavutluk’u ziyaret edip, bazı devlet yetkilileriyle görüştüğü belirtilmektedir.[xx]
Ağustos 1998’de, Tiran’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin bombalanmasına yönelik girişimde bulunulduğu ve Amerika’nın bu girişimi Üsame Bin Ladin ile bağlantılı kıldığı bildirilmiştir. Bunun üzerine Arnavutluk, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerden gelen bazı İslâmcı grupların üzerine gitmiştir.[xxi]
1997 yılında Arnavutluk’ta yaşanan ayaklanmada 100 bin civarında boş Arnavutluk pasaportunun ele geçirildiği ve bu pasaportların bazılarının teröristlerin eline geçmiş olabileceği üzerinde de durulmaktadır.[xxii] Bütün bunların dışında Arnavutluk, bazı Sırp ve Makedonlar tarafından, topraklarında terörist kampları bulundurmakla suçlanmıştır. Örneğin, 19 Eylül 2001’de Arnavutluk’u ziyaret eden dönemin Makedonya Savunma Bakanı Vlado Buçkovski, Makedonya’ya döndüğünde, Arnavutluk’ta terör kamplarının varlığından bahsetmiştir.[xxiii] Sırpların ve Makedonların Arnavutluk’taki “terör kampları” hakkındaki şikayetlerinin, Kosova ve Makedonya’da savaşmış olan Arnavut direnişçilerle ilgili olduğu belirtilmelidir. Miloşeviç döneminde zaten Kosovalı Arnavutlara “terörist” ve “bölücü” şeklinde hitap edilmiştir. Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) ortaya çıkınca ise, işin içine İslâm adına yapılan terör boyutu da katılmaya başlanmıştır. Sırp kaynaklarında genel olarak İslâm adına terör işleyenlerin, Arnavutluk üzerinden Kosova’ya sızdıkları yönünde yaygın bir inanç bulunmaktadır.[xxiv]
UÇK’nın herhangi bir şekilde “İslâmi Ordu” olarak gözükmesinde hiçbir çıkarı olmamıştır. Tam tersine, bugün Kosova’nın bağımsızlığını arzulayan Arnavutlar, bunun için Batılı ülkelerin desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Nitekim 1999’daki Kosova Savaşı’nın sona ermesinden sonra, görev yapmak üzere Kosova’ya giren NATO birlikleri ve BM polisleri, karşılarında teröristleri değil, Slobodan Miloşeviç terörüne uğramış insanları bulmuştur.
Makedonlar da 2001’de ülkede ayaklanan Arnavutları, o dönemde popüler isim olan Üsame Bin Ladin ile bağdaştırmışlardır. Bununla medya kaynakları ve Makedon yetkililer, Amerika’da 11 Eylül 2001’de gerçekleşen trajediden siyasî çıkar sağlamaya çalışmışlardır. Nitekim dönemin Amerika’nın Makedonya Özel Temsilcisi Pardew, Makedon yetkilileri bu konuda uyarmıştı.[xxv] Makedon propagandası Mayıs 2004’te trajik bir boyut da kazanmıştır. Makedonya’da 2002 yılında terörist diye öldürülen altı Pakistanlı ve bir Hindistanlının, terörle bağlantılarının olmadığı ve Makedonya’dan Avrupa’ya geçmeye çalışan kaçak göçmenler olduğu Makedon yetkilileri tarafından resmen itiraf edilmiştir. Kısacası söz konusu göçmenler Makedonya İçişleri Bakanlığı’nın bir senaryosuna kurban gitmiştir. Dönemin Makedonya İçişleri Bakanı Lyube Boşkovski, öldürülen bu göçmenleri Makedonya’daki Amerika ve İngiltere Büyükelçilikleri’ne saldırıya hazırlanan teröristler olarak göstererek, Arnavutlarla olan anlaşmazlıkları konusunda Batıdan, Makedonlardan yana destek toplamaya çalışmıştır.
Madalyonun Öbür Yüzü
Balkanlar’da terörizmden bahsedilirken, genel olarak olaylara tek yönden bakılmaktadır. Öncelikle Bosna Savaşı’nda Boşnakların yanında savaşmış olan yabancı gönüllülerin hepsi terörist değildir. İkincisi, Boşnakların saflarında savaşmış olan yabancıların varlığından bahsedilirken, Bosnalı Sırpların tarafında savaşmış olan Rus, Ukraynalı ve Yunanlılar anılmamaktadır. Örneğin, Bosna-Hersek’te 8 binin üzerinde Boşnak erkeğin katledildiği Srebrenitsa Katliamında, Sırpların yanında savaşan bu yabancıların da rol oynadığı; 1995’in yaz aylarında Srebrenitsa kentinin ele geçirilmesinde, savaş suçlusu olarak aranan Bosnalı Sırpların savaş dönemi generali Ratko Mladiç’in silâhlı kuvvetlerine yaklaşık yüz kişilik Yunanlı ve belli bir miktar Rus ve Ukraynalı gönüllünün yardımcı olduğu bilinmektedir.[xxvi] Asker ve silah sevkiyatı dışında, Yunanistan’dan kara yoluyla, Rusya ile Ukrayna’dan ise Tuna nehri yoluyla, o sıralarda BM ambargosu altında olan Sırbistan’a ve Bosnalı Sırplara petrol ve diğer yardımların sevkiyatı yapılmıştır.[xxvii] Bu gönüllülerin bazılarının ve Sırp milis güçlerinin çoğunun “Ortodoksluk” için savaştıkları bilinmektedir. “Beyaz Kartallar” isimli Çetnik[xxviii] grubun komutanlarından biri olan Mirko Joviç, Ortodoksluk için savaştığını birkaç sefer dile getirmiştir.[xxix]
Bütün bunların dışında, devlet eliyle işlenen terörün üzerinde de fazla durulmamaktadır. Srebrenitsa Katliamı, Sırp Cumhuriyeti’nin eliyle işlenen bir terördür. Sadece terör olarak değil, Srebrenitsa’daki katliam, Avrupa kıtasında İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana işlenen ilk soykırım olarak da kabul edilmiştir. Diğer bir örnek 2001’de Sırbistan’da “keşfedilen” Arnavut toplu mezarlarıdır. 1999’daki Kosova Savaşı sırasında katledilen binin üzerinde sivil Arnavut’un cesetleri, katliam izlerini gizlemek amacıyla, Sırbistan’ın değişik yerlerindeki toplu mezarlara gömülmüştür. Diğer bazı örnekler devletin, azınlıklara yönelik işlenen cinayetlere seyirci kalması ile ilgilidir. Örneğin, “Syeverin” olayı, eski Yugoslavya coğrafyasında işlenen ilk savaş suçlarından biri olarak bilinmektedir. 22 Kasım 1992’de Sancak bölgesinde bulunan Syeverin köyünden Priboy kentine işçileri taşıyan bir yolcu otobüsü Sırp milis güçleri tarafından durdurulmuş, içinden 16 Boşnak kaçırılmış ve katledilmiştir. Dönemin Sırbistan yetkilileri bunun üzerine herhangi bir şey yapmamıştır.
En şiddetli El-Kaide propagandasının Balkan ülkeleri içerisinden Bosna’ya karşı yürütülmekte olduğu görülmektedir. Bosna Savaşı yıllarında Boşnakların yaşamış oldukları dramı gölgelemeye çalışan bazı Sırp ve Sırp yanlılarının, Boşnakları savaşın eşit sorumlularından biri olarak gösterebilmek için de, El-Kaideci karalama kampanyasını yürütmekte oldukları vurgulanmalıdır. Bu propagandanın iki boyutu bulunmaktadır. Birincisi, Bosnalı Sırplar ve Bosnalı Hırvatlar ile ilgilidir. Bilindiği gibi Bosna-Hersek’in bu iki kurucu milleti, ülkelerinin Boşnak, Sırp ve Hırvatların ayrı ayrı egemenliklerinde olan bir çeşit konfederal yapıya dönüştürülmesini ağırlıklı olarak desteklemektedirler. Bu, Bosna-Hersek’in etnik sınırlara göre üç ayrı devlete bölünmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir ortam içinde Boşnaklar, Bosna-Hersek devletinin bir çeşit bağlayıcı köprüsünü veya bağlayıcı dokusunu oluşturmaktadır. Boşnaklar, Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünün korunması için savaşmışlardır. Bu yüzden, kötüleme kampanyası çerçevesinde Boşnaklara herhangi bir şekilde zarar verilirse, Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğüne de zarar verilmiş olacaktır. Boşnakların karalanması ile ilgi ikinci boyut, Sırbistan’dan kaynaklanmaktadır. 20 Mart 1993 tarihinde Bosna, dönemin Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne, kendisine saldırmak ve soykırım işlemekle suçlayan ve yaklaşık 30 milyar dolarlık tazminat talep eden davayı, Lahey’deki Uluslar Arası Adalet Divanı’nda (UAD) açmıştır. UAD, Sırbistan’dan gelen itirazlara rağmen, bu davaya bakmayı kabul etmiştir. Hatırlatmak gerekirse, Hollanda’nın Lahey kentindeki eski Yugoslavya ile ilgili Uluslar Arası Savaş Suçları Mahkemesi (USSM), Nisan 2004 tarihinde, 1995’te Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde 8 binden fazla Müslümanın katledilmesinin soykırım olduğunu teyit etmiştir. Dolayısıyla Sırbistan ve Karadağ’ın Srebrenitsa’daki soykırım ile ilgili bağlantılarının ortaya koyulması durumunda, bu ülke neredeyse kaldıramayacağı büyüklükte bir tazminatı ödemek zorunda kalacaktır. Şu anda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin eski cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç USSM’de soykırım suçuyla da yargılanmaktadır. Bosnalı Sırpların ordusunun eski Generali Radoslav Krstiç’i, aynı mahkeme Ağustos 2001’de, soykırım işlemekten suçlu bulmuştur. Şimdilik Sırbistan’ın, Bosnalı Sırpların ordusuna Mart 2002’ye kadar finansman sağladığı ispatlanmıştır.[xxx] Miloşeviç’in yargılanması sürecinde Sırbistan’ın Srebrenitsa katliamıyla herhangi bir bağlantısı kurulabilirse, Sırbistan ve Karadağ soykırım işlemekle suçlanabilecektir.
Sonuç
Balkanlar’daki bütün ülkelerin temel dış politika hedefi AB üyesi olmaktır. Böyle hedeflere sahip olan ülkelerin, İslâm adına yapılan terörizmi herhangi bir şekilde desteklemeleri mantıklı değildir. Ancak Balkan ülkeleri örgütlü suçların nüfuzuna açık olduğu gibi, Batılı ülkelere ulaşmak isteyen teröristlerin transit rotası olarak da hizmet edebilir. Bölgede yaşanan savaşlar, yaygın rüşvet oranları, sınır kontrol noktalarının zayıf olması gibi nedenler, suç teşkil eden faaliyetlere uygun bir zemin hazırlamaktadır. El-Kaide’nin Batıya açılmak için Balkan rotasını daha faal bir şekilde kullanmaya başlayacağına inanan birçok analizci vardır. Ne var ki Balkan devletlerindeki bazı politikacılar bu tür analizleri çarpıtmakta, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda bölgedeki Müslümanları El-Kaide ile bağdaşlaştırmaktadırlar. Bu, bölgedeki bazı lider ve akademisyenlerin zihniyetinin pek fazla değişmediğini, Müslümanlara karşı 1990’lı yıllarda izlenen propagandaların aynısını devam ettirmeye çalıştıklarını göstermektedir.
Balkanlar’daki Müslümanlar, tabiri caizse, radikal İslâmcı olamayacak kadar “Avrupalılaşmışlardır”. Bu yüzden radikal İslâmcılara Balkanlar’da pek fazla yer yoktur. Orta Doğu kökenli şüphelilere ise, Balkanlar’dan çok, Batı Avrupa ülkelerinde rastlanabilir. Yani Balkanlar’da İslâm adına yapılan terörizmin bağlantıları vardır. Ancak bu bağlantıların çok daha tehlikeli dozunun Batılı ülkelerde bulunduğu söylenebilir. Nitekim Amerika’daki 11 Eylül terör saldırısını gerçekleştiren eylemcilerin uçaklardaki komutanlarının, uzun süre Batılı ülkelerde normal bir vatandaş gibi yaşadıkları bilinmektedir.
[i] “Bin Laden and the Balkans: The Politics of Anti-Terrorism”, International Crisis Group, Balkan Report
No. 119, 9 Kasım 2001, s. 2.
[ii] Douglas Hamilton, “Al Qaeda Bogeyman at Work as U.S. Rethinks Balkans”, Reuters, 6 Ekim 2003.
[iii] Sabrina P. Ramet, Nationalism and Federalism in Yugoslavia, 1962-1991, Indiana University Press, Bloomington, 1992, s. 185.
[iv] Gyorgy Lederer, “Bosna-Centar Balkanskog Islama”, Dani, No. 129, 19 Kasım 1999.
[v] Miranda Vickers ve James Pettifer, Albania: From Anarchy to a Balkan Identity, Hurst & Company, Londra, 1999, ss. 103-104.
[vi] Hugh Poulton, The Balkans: Minorities and States in Conflict, Minority Rights Publications, Londra, 1994, s. 42.
[vii] Noel Malcolm, Bosna’nın Kısa Tarihi, Aşkım Karadağlı (çev.), Om Yayınevi, İstanbul, 1999, ss. 342-343.
[viii] Mitja Velikonja, Religious Separation and Political Intolerance in Bosnia-Herzegovina, Rang’ichi Ng’inja (çev.), Texas A&M University Pres, Texas, 2003, ss. 240-244.
[ix] Erhan Türbedar, “Balkanlar’da Müslüman Topluluklar ve Türkiye”, Ü. Özdağ, Y. Kalafat ve M. Erol (der.), 21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği (Muzaffer Özdağ’a Armağan), I. Cilt, s. 336.
[x] Tim Judah, The Serbs: History, Myth and the Destruction of Yugoslavia, Yale University Press, New Haven ve Londra, 1997, s. 281.
[xi] Sırp Ortodoks Kilisesi hakkında belirtilenler ve daha fazlası için bkz. Radmila Radić, “The Church and the ‘Serbian Question’”, Nebojša Popov (der.), The Road to War in Serbia: Trauma and Catharsis, Central European University Press, Budapeşte, 2000, ss. 247-273.
[xiii] Shkëlzen Maliqi, Kosovo: Separate Worlds, Reflections and Analyses 1989-1998, MM Society Prishtina & Dukagjini Publishing House, Priştine, 1998, s. 52.
[xv] Sead Numanoviç, “Bosnia: Mujahedin Revival Fears”, IWPR, BCR No. 286, 5 Ekim 2001.
[xvi] Branko Peric, “Bosnia & Terrorism”, AIM, 30 Eylül 2001.
[xvii] Esad Heimoviç, “Ko je Nagrađivan Bosanskim Pasošima: Putovnica za Gori Život”, Dani, 21 Eylül 2001.
[xviii] “Bin Laden Suspect Held in Bosnia”, CNN, 26 Ekim 2001.
[xix] Gazmen Xhudo, Diplomacy and Crisis Management in the Balkans: A US Foreign Policy Perspective, Macmillan Press Ltd., Londra, 1996, s. 64.
[xx] Colin Brown, “Bin Laden Linked to Albanian Drug Gangs”, The Independent, 21 Ekim 2001; “Terorizam Na Balkanu: Okupljeni Oko Bin Ladena”, Ekonomist, No. 81, 10 Aralık 2001.
[xxi] Raymond Tanter and John Psarouthakis, Balancing in the Balkans, Macmillan Press, Londra, 1999,
ss. 117-118.
[xxii] Chris Stephen, “Bin Laden Opens European Terror Base in Albania”, The Sunday Times, 29 Kasım 1998.
[xxiii] “Bin Laden and the Balkans: The Politics of Anti-Terrorism”, 9 Kasım 2001, s. 6.
[xxiv] Örnek olarak bkz. Marko Lopušina, OVK Protiv Jugoslavije: Kako Smo Izgubili Kosovo i Metohiju, Legenda, Çaçak, 2001, ss. 334-337.
[xxv] “U.S. Envoy Slams Macedonian Manipulation of Terror Tragedy”, RFE/RL, 20 Eylül 2001.
[xxvi] Helena Smith, “Greece Faces Shame of Role in Serb Massacre”, The Observer, 5 Ocak 2003.
[xxviii] “Çetnik” kelimesi “çete” (Sırpçası “çeta”) kelimesinden türemiştir. Belli bir çeteye ait olanlara “Çetnik” denir. Özellikle Sırplar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde direnmek uğruna bu tür çetecilik faaliyetleri yaygın olduğu için, “Çetnik” kelimesi aşırı Sırp milliyetçilerini ifade eden kelime hâline gelmiştir. Kendilerini Sırp yurtseverleri olarak ifade eden ve işledikleri zulümlerle tanınan Çetnik birliklerinin esas olarak 20. yüzyılın başlarında ciddî bir şekilde faaliyette bulundukları söylenebilir.
[xxx] Mirjana Vujović, “Da Li Je Bilo Genocida”, Danas, Vikend, 9-10 Kasım 2002.