Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni olarak adlandırdığımız uluslararası ilişkiler ile ilgili siyasî girişimi uzun ve çetrefilli bir yol haritası görünümündedir. Özellikle 3 Ekim tarihinin öncesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler bu dikenli yolun ne kadar zorluklarla dolu olduğunun en önemli göstergesidir. Türkiye’nin bu süreçte yapması için önüne koyulan ev ödevlerinin içeriği ister istemez ülke içinde bazı tepkilere yol açtı. Şüphesiz bu ödevleri verenlerin ne kadar zor ve kabul edilemez konular seçtiği herkesin malumu. Ancak Türkiye’nin bütün bu girişimlere rağmen kat edeceği yolun sonunda, kazanç hanesinin mi yoksa zarar hanesinin mi daha kabarık olacağı henüz tam olarak cevaplanamamış bir sorudur. Kısa ve uzun vadeli hedeflerin belirlenerek bu süreçte kazanımların yada kaybedilecek olunanların neler olduğunun belirlenmesinin gerekliliği aşikardır. Ancak yine de bu yolun sonunda elde edilecek kazançların en üst seviyede olması için gerekli girişimlerin hayata geçirilmesi gerekir. Ancak bunun için bazı zorlukların olacağı bilinmelidir.
Türkiye bulunduğu coğrafya ve tarihi mirası ile diğer Avrupa Birliğine üye devletlerinden temelde bazı farklılıklar gösterir. Bu farklılıkların başında yer aldığı medeniyet dairesi ve bu medeniyetin özellikleri gelir. Türkiye’nin Avrupa Birliği nezdinde üyelik elde etmesi bakımından üzerinde taşıdığı İslamî kimliğin olumsuzluk anlamında belirleyici bir unsur olduğu belleklere kazınmış durumdadır. Bunun yanı sıra yaklaşık bin yıllık tarihi süreç göz önüne alındığında Türklerin devamlı mücadele halinde olduğu ve topraklarını fethettiği Hıristiyan geleneğin refleksi her zaman kendini göstermektedir. Özellikle on dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Türklerinin Rumeli’de gerçekleştirdikleri fetihler on altıncı yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemiş ve Viyana’nın kapısına kadar dayanmıştı. Avrupa’nın içlerine dayanan bu hareketin sonunda en büyük zararı Avusturya gördü. Osmanlıların 1529 yılında Budin şehrini ele geçirmelerinden sonra Macar beyleri tarafından krallığa getirilen Ferdinand, Osmanlı ordusunun ayrılmasından sonra Budin’e saldırarak geri almış bunun üzerine Osmanlı hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman, ordusunun başında tekrar Budin’i ele geçirmişti. Ferdinand’ın Osmanlı hakimiyetindeki Budin şehrine saldırmasından dolayı üzerine gitmeyi düşünen Osmanlı hükümdarı, Viyana’da bulunan Ferdinand’ı ele geçirmek için harekete geçti. Aynı zamanda Ferdinand’ın ortadan kaldırılması Osmanlının müttefiki olan Fransız kralı Fransuva’nın da işine geliyordu. Ancak hem Eylül ayı olması ve şehrin ele geçirilmesi için iklim şartları bakımından uygun bir zaman olmaması hem de Ferdinand’a Alman kuvvetlerinin yardım etmesi Osmanlıların şehri fethetmesini zorlaştırdı. Aynı zamanda Kanunî, göz dağı vermek amacını güttüğünden kale kuşatmalarında kullanılan büyük kuşatma toplarını getirmemişti. Bütün bu gerekçelere istinaden 1529 yılında gerçekleştirilen Birinci Viyana kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı 1683 yılında gerçekleştirilen ikinci Viyana Kuşatması ise Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın şan ve şöhret hevesleri ile gerçekleştirilmiş bir kuşatma idi. Kendisi hırslı bir insandı ve Viyana’yı aldığında şanının ve şöhretinin arttıracağına inanıyordu. Bu amaçla çevresindekilerin de teşvik etmesi üzerine, kendisini Yanık-kale adında başka bir kalenin ele geçirilmesi için görevlendiren Osmanlı hükümdarı IV Mehmet’in dahi haberi olmaksızın, hazırlıksız olarak Viyana’yı kuşattı. Ağustos ayında başlayıp iki aya yakın devam eden bu kuşatmadan da başarısız olarak ayrılmak zorunda kalındı. Başarısız iki Viyana kuşatması hem Osmanlıların Avrupa’dan geri çekilme sürecinin başlamasına yol açtı hem de Avusturya başta olmak üzere diğer Hıristiyan devletlerin eskiden beri zaten var olan Türklere karşı derin korku, kin ve nefret hislerinin pekişmesine yol açtı. Özellikle ikinci Viyana’nın kuşatılması ve o zamana kadar hemen hemen bütün Avrupa topraklarının ele geçirilmesi Hıristiyan geleneğin en katı biçimde savunulduğu kıta Avrupa’sının zihinlerinde derin izler bıraktı. Bu izlerin sonucunda yirminci yüzyıl başlarına gelinceye kadar Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasına kadar giden ve Avrupalı Hıristiyan devletlerin parmağı olan tarihi süreç yaşandı.
Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde keskin biçimde orta yere çıkarak aleyhte çalışan ülkelerin başında Avusturya’nın gelmesi yukarıda da belirtildiği gibi tarihi sebepleri olan bir gerçektir. Bütün bu durum bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde belirleyici rol oynamaktadır.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine dahil olma girişimlerini çok geniş ve derin bir tarihi perspektiften değerlendirmek gerekmektedir. Özellikle ileri sürülen değişen dünya ve bu dünyada geçmişte yaşananların etkisizliği fikrine karşın bugün Türkiye’nin Avrupalı devletlerle ilişkilerinde hemen her konuda karşılaştığı tavrın açıklaması ne olabilir? Sadece Avrupa Birliğine girme konusunda değil bunun dışındaki Türkiye’nin hemen hemen bütün Avrupalı devletlerle olan uluslararası ilişkilerinde geçmişte yaşanmış olan tarihi olayların etkilerini görmek mümkündür. Sözde “Ermeni Meselesi”, Sözde “Kürt Sorunu”, Kafkaslarda, Balkanlarda ve Kıbrıs’ta yaşananların temelinde bu tarihi gerçekliklerin rol oynadığını ileri sürmek acaba ne kadar yanlıştır?.
Türkiye’nin Avrupalı devletlerle olan bütün uluslararası ilişkilerinde karşılaştığı gibi Avrupa Birliğine girme sürecinde de aynı faktör rol oynamaktadır. Nitekim Avusturya’nın burada oynadığı rolün temelinde de yine geçmişin izlerini görmek mümkün. Avrupalı diplomatlar ve gazeteciler -özellikle Avusturyalılar- bu gerçeklerle ilgili açıklama yapmaktan kaçınmamaktadırlar. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin kendisine hedef olarak seçtiği Avrupa Birliği üyeliği uluslararası ilişkiler ve iç dengeler bakımından özünde doğru bir politika olmasına karşın birlik üyesi ülkelerin zihin dünyalarında yer eden tarihi gerçekler sebebiyle sonu belli olmayan bir serüvene dönüşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu bakımdan takip edilecek yol haritası ve eylemlerde bu durumun göz önüne alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde daha sonraları ülke içerisinde sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak ortaya çıkma ihtimali olan sonuçların faturasını ödemek hayli güç olur.