Fransa hararetle tartışıyor. Politikacılar, tarihçiler, aydınlar, kanaat önderleri, 18 Mayıs’ta Meclis’e gelecek yasa teklifini tartışıyor.
Demek ki Fransa’ya şimdi kısmet olacakmış böyle bir tartışma. “Tarihe özgürlük” istemek, yasaların tarihi gerçekleri yazamayacağını idrak etmek, tarihi gerçeğin -aslında her türlü gerçeğin- devlet otoritesini kabul etmeyeceğini savunmak ancak Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan bu teklif vesilesiyle mümkün olacakmış Fransız aydınları ve tarihçileri açısından.
Oysa tarihçiyi tutsak eden, onun özgürce düşünmesini ve araştırmasını yasaklayan “soykırımı inkâr suçu” yıllardır duruyor Fransa’nın ve diğer birçok Avrupa ülkesinin ceza yasalarında. Avrupa halklarının Yahudi soykırımının utancı ve ezikliği içinde çıkardığı ve bu eziklik içinde hâlâ da sorgulayamadığı o yasa maddesi ile bugün Ermeni soykırımı için çıkarılmak istenen arasında bir fark yok. Her ikisi de tarihçinin zihnini yasalarla sınırlıyor, özgür araştırmalar yapılmasını, farklı tezler öne sürülmesini yasaklıyor.
Benim umudum, bu defa Fransa’da Ermeni meselesinden patlak veren bu tartışmanın ve tarihe özgürlük bildirisinin orada kalmaması, bütünsel bir özgürlük savunusuna dönüşmesiydi. Batı demokrasilerinde gittikçe daha sık uygulanan “soykırımı inkâr suçu” üzerinde Batılı aydınlar belki daha ciddi düşünmeye başlayabilirler diye umuyordum.
Ama görünen o ki, Avrupalı aydınlar henüz bu çifte standartlarıyla yüzleşmeye hazır değiller. Bilinçlerini ve söylemlerini müthiş bir otosansürle kontrol etmeyi başarıyor ve malum çifte standart yokmuş gibi yapmaya devam edebiliyorlar.
Her neyse, Fransız aydınları açısından durum bu...
Peki bizim buralarda hangi temelde yürüyor bu tartışma?
Fransa’da Ermeni soykırımını inkâr etmeyi cezalandıran yasa teklifi üzerinde Türkiye’de yazılıp çizilenleri ibretle izliyorum.
Bir grup var ki meseleye “Sen kendine bak” ya da “tencere dibin kara” üslubu diyebileceğimiz bir üslup içinde yaklaşıyor. Bu kesim genellikle Fransa’nın tarihi ayıplarını, sömürgeci geçmişini hatırlatıp “Sizin bizi katliam yapmakla suçlamaya hiç mi hiç hakkınız yok” demeye getiriyor.
Tabii, bu arada 1915’teki olayların soykırım olmadığı fikri de savunuluyor ama polemiğin asıl ağırlığı burada değil. Asıl taktik, rakibi kendi silahıyla sıkıştırma taktiği ki bence bugün kamuoyunda en kolay anlaşılan, dolayısıyla en rahat destek bulan, yani en popülist taktik bu. Ama bence en zayıf olan da bu. Doğrusu, biri size yanlış yaptığınızı söylediği zaman verilebilecek en kötü cevap, “sen de yaptın” cevabıdır. Rakibi sindirmeye yarayabilir belki ama sizi asla aklamaz...
Bir başka grup tasarıya karşı çıkışlarını daha çok “usul hukukuna” dayandırıyor. Ermeni olaylarının soykırım olup olmadığına ancak bu amaçla kurulan bir uluslararası ceza mahkemesinin karar verebileceği, oysa böyle bir yargı kararı olmadığı belirtiyorlar. Tabii, açıkça izlediğimiz gibi, en geniş kesim, doğrudan doğruya Fransız basınıyla olayın kendisiyle ilgili doğruluk-yanlışlık, haklılıkhaksızlık tartışmasına giriyor. “Katliamdı-değildi” ya da “biz haklıydık-siz haklıydınız” tartışması. Açıkçası, eğer 1915’te Ermenilere karşı bir soykırım yapıldığına inansalar, böyle bir yasa tasarısına hiçbir itirazları olmayacak. Yani soykırımı inkârın hapisle cezalandırılmasına özde karşı değiller. Çünkü zaten kendileri de aynı şeyi Türkiye’de tersten yapıyor. Ermeni katliamı olmuştur, şu kadar kişi öldürülmüştür, vb. diyenlerin cezalandırılmasını istiyor.
Bütün bu tartışma içinde bir de, dünyanın neresinde kurulmuş olursa olsun, hiçbir mahkemenin insanlığın aklına ipotek koyma hakkı olmadığını söyleyenler var: Liberasyon sayfalarına konuk olan Türk aydınlar...
Tabii daha birçok şey söylüyorlar. Ama bence en önemlisi bu.