Dört günlük İsrail-Filistin gezimden edindiğim izlenimleri sizlerle paylaşıyorum. Binlerce yıl, semavi dinlere, medeniyetlere ve kaoslara ev sahipliği yapmış bu coğrafyaya dair öngörülerim ne yazık ki iç açıcı değil. Olayların İsrail ve Filistin cephesinden görünüşü çok farklı. Oysa bana göre gerçek tamamen farklı. Umarım haklı çıkmam.
İsrailli yetkililer, İsrail’in önceliğinin ulusal güvenlikleri olduğunu her fırsatta vurguluyorlar. Gazze bölgesinden son zamanlarda, çok sayıda Kassam füzesinin atıldığını, halkın bu nedenle endişe içinde olduğunu, dünyanın ise buna seyirci kaldığını ifade ediyorlar. Hamas’ın bir terör örgütü olduğunu, terör korkusu nedeniyle, İsrail halkının sürekli gergin ve endişeli bir hayat sürdüğünü, Türkiye’nin bölgede ağırlığının olduğunu, özellikle Suriye’ye Hamas konusunda baskı yapması gerektiğini söylüyorlar.
Kassam Füzeleri, Hamas yapımı. İsrail topraklarına sık sık ateşleniyor. Bu füzeler fazla güçlü olmasalar da, Gazze Şeridi'ne yakın yaşayan İsrailliler üzerinde ciddi psikolojik baskı oluşturuyor. Hamas, Kassam teknolojisini 2000 yılında ikinci intifada başladığında geliştirdi. Füzelere örgütün silahlı kolu İzzeddin el Kasım Tugayları'na atfen Kassam adı verildi. Amaç İsrail ordusunun operasyon ve suikastlerine, İsrailli sivilleri hedef alarak misilleme yapmaktı. Kassam füzeleri son derece basit bir yöntemle imal ediliyor: İki metre uzunluğundaki bir metal borunun içine patlayıcı dolduruluyor. Verdikleri hasar asla büyük olmuyor ancak bazen insanları yaralayabiliyorlar. İsrail ordusunun verdiği rakamlara göre Kassam füzeleri Haziran 2004 ile Mart 2006 tarihleri arasında sekiz kişinin ölümüne yol açtı. Yapımı ve atılması çok kolay olan bu füzeler, hedeflerini de kısa süre içinde buluyor. Dolayısıyla da İsrail askerleri harekete geçene dek militanlar genelde kaçmış oluyor. İsraillilerin verdiği bilgiye göre Mayıs'ta 100 füze fırlatıldı. Haziran ayında bu sayı daha da fazla oldu.
Bugüne dek füzelerin başlıca hedefi, Necef Çölü'ndeki küçük ve yoksul Sderot kasabasıydı. Çünkü füzenin ulaşabildiği en büyük yerleşim birimi burasıydı. Sderot'un dış mahallelerinden bazıları, Filistin'in Beyt Hanun kasabasının dış mahallelerine sadece bir kilometre uzaklıkta. Atılan füzeler genelde 3 km menzilli Kassam 1, ya da 9 km menzilli Kassam 2 cinsi oluyor.
Filistinli Yetkililer ise, İsrail’in Filistin’i tamamen boşaltmak istediğini, iddia ettikleri barışın, Filistinlinin yaşamadığı bir Filistin ile gerçekleşebileceğini söylüyorlar. Ambargolarla, psikolojik baskılarla, saldırılarla, tüm Filistin topraklarını işgal etmek istediğini ifade ediyorlar. Türkiye’ye çok güvendiklerini, Türkiye’nin İsrail ve Batılı ülkelere baskı yapması gerektiğini, ve Filistin’de yaşanan dramlarla ilgili dünyada kamuoyu oluşturması gerektiğini düşünüyorlar. Türkiye’den asıl beklenen, psikolojik destek, moral desteği ve kamuoyu desteği.
Filistin’de hayat çok zor. Birbiriyle irtibatları kopartılmış bu topraklar, gerçek bir açık hava hapishanesine dönmüş durumda. Geçen yönetimin yolsuzluklara bulaştığı iddiaları halkı Hamas’a yöneltmiş. Ancak, Hamas iktidarı gerekçe gösterilerek yapılan ambargolardan, halk oldukça muzdarip. Son beş aydır memurlar maaş alamıyor (Filistin halkının % 30 u demek). Dünyadan gelen yardımların kesilmesi, banka havalelerine blokaj uygulanması, İsrail’den alınması gereken vergilerin tahsil edilememesi, Filistin ekonomisini iflasın eşiğine getirmiş. Dışarıdan nakdi yardım yapılmasına izin verilmiyor. Ayni yardımların girişinde ise çok büyük problemler var. Kızılay’ın (Bakanlar Kurulu Kararı ile) yapacağı yardımların (10 bin tonluk un) Filistin’e girişi ile ilgili bürokratik sorunlar (engeller) uzun sürede aşılamadı.
Gazze sınırı kapalı. Yardım malzemelerinin girememesi, burada yaşayanların hayatını ciddi manada riske ediyor. Gazze’de bulunan elektrik santralleri İsrail uçaklarınca bombalanmış. Bölgeye elektrik verilemiyor. Hastanelerde hizmetler neredeyse durmuş. Çok sayıda ölü ve yaralının olduğu ifade edildi. Yaralıların sınırdan geçişine izin verilmediği ve tedavilerinin gerçekleşemediği bildirildi. Gazze’ye insani yardımların yapılamaması, yaralıların geçişine izin verilmemesi, elektrik santrallerinin onarılamaması halinde, kitlesel ölümlerin başlayacağı endişesi yansıtıldı.
Batı Şeria’da ise durum sakin. Ancak, psikolojik baskı artarak devam ediyor. Ramallah ve Nablus’taki hastanelerde sağlık hizmeti çok güç koşullarda verilebiliyor. Pek çok ilaç temin edilemiyor, tahliller yapılamıyor. Hastaneler oksijen ihtiyaçlarını dahi zor karşılıyorlar. Kontrol noktalarından günün belli saatlerinden sonra geçiş yasak. Gün içinde ise, bu noktalardan geçen halk saatlerce bekletiliyor. Sivillerin yanı sıra, hastalara, sağlık çalışanlarına ve hatta milletvekili ve bakanlara da aynı muamele yapılıyor. Doğum oranı çok yüksek olduğu için, bekleme noktaları, hamile bayanlar için ciddi sorunlar oluşturuyor. Pek çok kadının kontrol noktalarında doğum yaptığı, ve bunun için gezici sağlık aracına ihtiyaç duydukları söylendi. Görüştüğüm sağlık personeli, geçişlerdeki sıkıntılar nedeniyle, evlerine gitmediklerini hastanelerde kaldıklarını ve beş aydır maaş alamadıklarını ifade etti. Uzman hekim ihtiyaçları çok fazla.
Bu tespitler ışığında, İsrail hükümetine Türkiye’nin net bazı talepleri iletmesi uygun olabilir;
- Gazze giriş çıkışlarının açılması, yardımların geçişine izin verilmesi, yaralıların ve diğer sivil halkın güvenli bir şekilde geçişlerinin temin edilmesi.
- Kaçırılan Filistin’li doktorların iadesi, tutuklanan milletvekili ve bakanların serbest bırakılması.
- Kontrol noktalarında, geçişlere engel olunmaması, (Bu noktalara uluslar arası gözlemcilerin yada TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Milletvekillerinin gözlemci olarak gitmelerinin ve rapor hazırlamalarını temini yararlı olabilir.)
- Ekonomik ambargonun kaldırılması, sınır geçişleri için uygulanan çok yüksek vergilerde indirim yapılması, para transferlerine izin verilmesi.
- Türkiye’nin tarihten gelen özellikleri, bölgesel gücü ve etkinliği nedeniyle, yapabileceği çok şey var. Her iki tarafla ilgili ortaya konacak etkin ve yapıcı politikalar için zaman giderek daralıyor.
Bölgede artan tansiyonun, gerçek nedenlerinin iyi okunması gerekir.
1950-1990 yılları arsında dünya, iki kutuplu düzlemde, soğuk savaş stratejisi üzerine oturdu. 1990 dan günümüze, ABD’nin hegamon-biçimlendirici devlet olarak etkin ve belirgin rolü devam etti. Analizlere göre, 2015 yılından sonra, dünya iki merkezli bir denge stratejisi (ABD-ÇİN) üzerine oturacak ve bu dengeyi yeni güç alanları temin edecek ve sürdürecek (Latin Amerika, AB, Japonya, Hindistan, Rusya).
ABD’nin bu düzlemdeki pozisyonunu kaybetmemek için, son on yıldır ortaya koyduğu politikalar-uygulamalar-çabalar gözler önünde. Küresel terörle mücadele etmek, demokrasiyi yaygınlaştırmak ve halkları baskıcı rejimlerden kurtarmak niyetiyle sınırlarından binlerce mil ötelere taşınan ABD, deklare ettiği bu amaca ulaşamadı. Hazar Enerji havzasına yakın olma ve Karadeniz’de var olma niyeti, dünyanın yeni güç alanlarını kontrol etme isteği daha gerçekçi bir niyet olarak görünmeye başladı.
Bugün Çin ekonomisin yıllık büyüklüğü 1.7 trilyon dolar. Her 8.5 yılda bir Çin ikiye katlanıyor. 30 yıl aynı süreç devam ederse, 4 kez ikiye katlanacak ve 30 trilyon doları bulacak. Çin ve Brezilya arasındaki ticaret hacmi son 4 yılda 4 kat arttı. Son 20 yılda 600 milyar dolar yabancı sermayeyi ülkesine getirdi. Sudan ve Nijerya’daki petrol alanlarını kapatıyor. Bir yandan petroldeki dış bağımlılığını azaltırken, öte yandan İran, Suudi Arabistan ve Mısır’la, petrol ve doğalgaz karşılığı uzun vadeli silah anlaşmaları yapıyor. Dış ticaret hacmi 1.5 trilyon dolara yaklaştı ve yılık fazlası, 200 milyar dolar. Rusya’nın da artan enerji fiyatları ve enerji arzı ile elde ettiği avantaj, yakın bir gelecekte, alternatif güç alanı haline geleceğini işaret ediyor.
Bu bakımdan; yaşananların ve muhtemelen yaşanacakların, bir asker kaçırılması ile başlayan süreç olarak değil, domino taşlarının devrilmesi olarak görülmesi gerekir.
1. Dünya Savaşından sonra, İngilizler, kendi yönetim biçimlerini Orta Doğu’ya ihraç ettiler ve krallıklar kurdular. 1990 dan sonra tek kutuplu dünyanın hegamon lideri olan ABD de, eyaletler ve küçük parçalar oluşturmak istiyor.
Slovenya, Hırvatistan, Bosna–Hersek, Makedonya ve Kosova “Self–Determination” ilkesiyle Yugoslavya’dan koparıldılar. İspanya’da ise başka bir örnek yaşandı. 17 özerk bölgeden biri olan Katalonya, bağımsızlığa doğru önemli bir adım attı. Federasyona yakın “etnik haklar” elde etti. Endelüsiya ve Bask bölgeleri de “genişletilmiş özerklik” taleplerini artırmaya başladılar.
Gürcistan (Gürcistan'dan ayrılmak isteyen Osetya ve Abazya önemini koruyor) Ukrayna ve Kırgızistan’da yapılmak istenen renkli devrimler ise, ABD ile Rusya arasında bir güç gösterisi haline geldi. Burada gerçek amacın Karadeniz hakimiyeti olduğu çok geçmeden ortaya çıktı.
Ukrayna ve Gürcistan'da yaşanan renkli devrimlerin, Bulgaristan ve Romanya'nın NATO’ya üyelikleri ardından, Karadeniz kıyılarının büyük bir kısmı Batı'nın kontrolüne geçti ve Türkiye'nin tek NATO ülkesi kıyı devleti olma özelliği sona erdi. ABD, Karadeniz’de hakimiyet kurmakla, Rusya’nın hassas karnına hükmetmeyi, Hazar havzasındaki petrol ve doğal gazı Avrupa'ya ulaştıran Doğu-Batı enerji koridorunu kontrol altında tutmayı, Avrupa’da giderek daha pahalı hale gelen üslerini doğuya kaydırmayı, buraya konuşlanacak deniz kuvvetleri ile, uzun menzilli füzeler sayesinde Orta Doğu’da daha etkin olabilmeyi ve böylece Genişletilmiş Karadeniz Politikası’nı amaçlıyor.
Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya demokrasi getirme niyetlerinin, şimdilik iyi bir temenni ya da hayal olduğu ortaya çıktı. Irak’a demokrasi getirmeyi vaat eden ABD, arkasında on binlerce ölü, kan ve gözyaşı bıraktı. Süreçte tetiklenen ayrışma, çok geçmeden geri dönüşsüz bir hal aldı. Artık tek parça Irak’tan söz etmek mümkün değil.
Asıl önemsenmesi gereken ise, Armed Forces Journal’da anlatıldığı gibi, Türkiye’yi de içine alan geniş bir coğrafyada, kan bağına dayalı sınırların tartışılması. 1. Dünya Savaşından sonra çizilen sınırların, artık işlevsiz olduğu, adil olmadığı ve sorun oluşturduğunun gündeme getirilmesi.
Suudi Arabistan’ın kıyı şeridindeki petrol yataklarının bölgede yaşayan Şii Arapların kontrolüne verilmesi, diğer taraftan güneydoğu bölgesinin, Yemen’e geçmesi, Riyad civarındaki geri kalan parçanın, Suudi Hanedanına bırakılması. (Kudüs’ün uluslar arası bir yönetime devri-Mekke ve Medine’nin İslam ülkelerinin ortak yönetimine bırakılması)
İran’ın, Birleşmiş Azerbaycan,, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Özgür Balucistan’a önemli miktarlarda toprak kaybetmesi ve etnik bir Pers Devleti haline gelmesi.
Pakistan’ın, Balucistan’a toprak vermesi.
Irak’ın parçalanması, Şii Arap, Sünni Irak ve Özgür Kürdistan kurulması. Özgür Kürdistan’ın komşu coğrafyalardan toprak alarak, Karadeniz’e açılması.
Şüphesiz, bu teoriler, birilerinin düş dünyasını süslüyor olabilir. Asla gerçekleşmeyecek umutlar da olabilir. Ancak, düşünülmesi ve buna dair politikalar ortaya konması esnasında yapılacaklar, bölge dengelerini sarsacak nitelikte olabilir.
Irak fiilen üç parçaya bölündü.
2007 sonunda yapılması planlanan referandum ile, Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasının temelleri, 1. Körfez savaşıyla birlikte atıldı. Uçuşa yasak bölge oluşturmakla hazırlanan güvenlik zonu, bugünlerin alt yapısını hazırladı. ABD’nin Irak’ı işgalinin hemen sonrasında, Kerkük’e nakledilen Süleymaniye ve Erbil Kürtleri, 2007 referandumunu bekliyor. Oluşturulan mülteci kampları ile, çok sayıda oy şimdiden hazır edilmiş durumda. Türkiye, Kerkük’ün referandumla Kürdistan’a katılmasının adil olamayacağını ve kabul edilemeyeceğini, şimdiden ilan etmeli. Aksi halde, referandum sonuçları açıklandıktan sonra iş işten geçmiş olabilir.
Kuzey Irak’ta oluşturula fiili durum, bir devlet statüsü almaya başladı. Bunun görülmesi gerekir. Bölgeye artık vize alınarak girilebiliyor ve on günden fazla kalışlarda bir Kürt kefil isteniyor. Sınırlar ve kontrol noktaları oluşturulmuş durumda. Komando eğitimi alan peşmergelerden bir özel birlik oluşturuldu. Otuz kişilik bir grup ise ABD’de pilotluk eğitimi alıyor. Beş yıl içinde 400 bin kişilik bir ordu hedeflendi.
Kuzey’de Özgür Kürdistan, orta bölgede Sünni Irak, güneyde ise, Şii Arap Devleti planlanıyor. Güney’e İran ve Suudi Arabistan’dan ayrılacak bir parça ile, petrol yataklarının bir kısmı verilerek, İran Şiilerine alternatif oluşturulmak isteniyor.
Süreçte gerçek hedef İran.
Ekonomik olarak güçlenen, bölgesel güç olma yolunda önemli kazanımlar elde eden İran’ın nükleer programı, asıl hedef. 1991 yılında Körfez savaşında Saddam’ın attığı Scud füzelerinin İsrail’i vurduğu ve dar bir coğrafyaya sıkışmış olan İsrail’in hava savunma sistemlerinin bu saldırıları önlemeye yetmediği hafızalardan silinmedi. (İsrail’in Füzelere karşı savunmasının hala yetersiz olduğu bugün de anlaşılıyor) İran’ın son yıllarda sahip olduğu füze teknolojisi ile 1350 km yi vuracak kapasitede olduğu ve bunların denemelerinin de başarılı olduğu bilinen bir gerçek. Eğer İran, Şahap III füzelerine nükleer başlık takma kapasitesine ulaşırsa, bu tüm bölge için ve özellikle İsrail için çok önemli bir tehdit olacaktır. İsrail’in bu durumda, güvenli bir ön karakola sahip olması (Kuzey Irak, güvenli bir ön karakol olmak için çok uygun bir coğrafya) yada İran’ın programını durdurmasından başka seçeneği görünmüyor.
İran’ın nükleer programının çökertilmesi, ekonomik gücünün zayıflatılması, Birleşik Azerbeycan’a, Balucistan’a, Şii Arap Devleti ve Özgür Kürdistan’a toprak vermesi, planlanan bir süreç olabilir.
Kuzey İran’da yaşayan Türklerin (Tebriz, Nagede, Xoy, Zencan ve Azerilerin çoğunluk olarak yaşadıkları beldelerde) isyanı tesadüf değildir.
İran’a komşu iki ülke olan Türkiye (geçen yıllarda) ve Hindistan’da (yakın zamanda) yaşanan terör eylemleri gibi. Şüphesiz ki, bu eylemler, her iki ülkede, İslam maskeli militanlara karşı nefret taşıyan bir kamuoyu oluşturmuştur. Oluşan bu genel öfke, İran’a duyulacak öfkenin psikolojik zeminlerini oluşturmaktadır.
Aynen, İsrail’e komşu, Mısır ve Ürdün’de yaşanan terör saldırılarının oluşturduğu nefret gibi. İsrail ve İran’a komşu coğrafyalarda ortaya çıkan bu kızgınlık, ilerleyen yıllarda, dünyayı şekillendiren gücün ister istemez işini kolaylaştıracaktır.
Ortadoğu’da krizin tırmandığı günlerde Afganistan’ın dört bir yanında şiddetin-çatışmaların artması tesadüf olmamalı.
Asıl savaş, İsrail-İran ya da daha doğru bir tanımla, ABD-İran arasında.
Mevcut koşullarda, İran’a operasyon yapılması çok zor görünüyor. Zamanlama hatası, Irak’tan sonra ABD’nin işini iyice zorlaştıracaktır. Artan petrol fiyatları İran’a ekonomik güç kazandırmış, bununla da yeni siyasi kazanımlar elde etmiştir. Irak’ın güneyindeki Şii Araplar üzerindeki nüfuzu artan İran, yeni ilişkiler tesis etmek için çabalarına hız vermiştir. Şii Araplar üzerinde nüfuzunu arttıran İran’a, buradan gelecek destek, Sünni-Şii çatışmaları ile bir ölçüde engellenmektedir. Irak işgali ile birlikte ortaya çıkan Sünni-Şii ayrışmasının tesadüf olduğunu düşünmek hata olur.
İran’ın açıkça destek verdiği Hamas ve Hizbullah’ın varlığı da, yapılacak bir operasyon için en büyük engeldir. İran, nizami savaşı geniş coğrafyasında kabul edebilecek, ama bu örgütler vasıtası ile de, lokal saldırılar yapabilecek güce sahiptir. Bu örgütlerin, bir süre sonra nükleer güç kullanabilme yetisi ise, işleri daha zor ve içinden çıkılmaz hale getirebilecektir.
Coğrafyasının dezavantajı nedeniyle hava savunma sistemleri etkin olmayan İsrail, etrafında güvenli bir alan oluşturmak istiyor ve İran’ın belki en önemli iki kozunu şimdiden yok etmek istiyor. Hamas ve Hizbullah’ın yok edilmesi ya da güçsüzleştirilmesi, hem İsrail, hem de ABD için hayati önem taşıyor. Bu yüzden, ortaya çıkan krizde her iki ülke de, çözümden yana bir yolu tercih etmiyor.
Lübnan’ın ateşkes talebine İsrail’in öne sürdüğü şartlar bir anlamda niyetinin kodlarını gözler önüne seriyor. İsrail Adalet Bakanı Haim Ramon’un, 'Hizbullah, Litani'nin kuzeyine çekilmeli. Füze cephaneliğini Lübnan ordusuna teslim etmeli, Lübnan ordusu da İsrail ile sınır boyunca mevzi almalıdır' demesi, yukarıdaki analizi doğrular nitelikte. Rice'ın 'Lübnan'da ateşkesin, sorunu çözmeyeceği’ni söylemesi, Bush’un, İsrail’in kendini savunma hakkının olduğunu belirtmesi, 'Hizbullah, Suriye, İran bağlantısı'na dikkat çekmesi, sürecin tırmanacağını gösteriyor. İsrail’in kaçırılan askerlerin İran’a götürüldüğünü iddia etmesi, İran Devrim Muhafızlarının da Hizbullah'a yardım ettiği iddiaları da, gerçek hedefin yönünü belirliyor. Putin’in, İsrail'in düzenlediği askeri operasyonlarla, kaçırılan İsrail askerlerin kurtarılmasından daha geniş hedefler peşinde olduğu izlenimine sahip olduğunu söylemesi ise, sürecin boyutlarının artacağı izlenimini veriyor.
Bu koşullar altında, İsrail’in, Hizbullah’ın Katyuşa füzelerinin hasarını en aza indirgeyerek yoluna devam edeceğini, Güney Lübnan’ı işgal edeceğini varsaymak bir kehanet olmaz.
İslam dünyasının gelişmelere ortak bir dil oluşturamamış olması üzüntü vericidir.
İslam ülkelerinin her biri başka denklemin içine girdiği için, yaşanan krize ortak bir politika üretmeleri şimdilik imkansız görünüyor. Yöneticilerin uyumsuz tavrı, öngörü noksanlığı, süreç için bir talihsizliktir. Suudi Arabistan’ın, bünyesinde bulunan Şii Arapların ayrılması endişesi taşıması, (korktuğu ya da korkutulduğu için) İran’a tavır alması (şaşırtıcı bir şekilde İsrail’in yanında olma) sonucunu doğurmuştur.
İKÖ’nün daha aktif olması, bir ölçüde yararlı olabilir.
Hariri suikastini, küresel güçler, dış politikalarında çok etkili bir şekilde kullanmışlardır.
Hariri suikasti sonrasında, Mehlis Raporu ile (şüpheli suikast-tartışmalı rapor) sanık sandalyesine oturtulan, ve askeri birliklerini Lübnan’dan (belli ölçüde) çekmek zorunda kalan Suriye, önümüzdeki günlerde yeni tartışmaların odağı haline gelebilir. Mehlis raporunun yakın gelecekte, tartışılmaya başlanması sürpriz olmamalıdır.
Hariri suikastini manipülasyon aracı olarak kullanmak isteyen küresel güçler, yakın bir gelecekte, çok uygun vasatlar elde edebilirler.
BM kaynaklı uluslar arası yaptırımlar, yada iç siyasi çekişmeler önümüzdeki günlerde Suriye’nin gündemini işgal edebilir.
Bugün yaşanan kaostan aylar önce Lübnan’ın Suriye askerlerinden arındırılması, sürecin bir tesadüfler zinciri olmadığını düşündürüyor.
İran’ın BM Güvenlik Konseyine sevk edilmesi, sürece anlam yüklüyor.
İran’da sivil amaçlı nükleer reaktörler kurulması da dahil bir dizi teşvik içeren paket, Konsey’in daimi üyesi 5 ülke; Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in yanı sıra Almanya’nın katılımıyla 6 ülke tarafından hazırlanmıştı.
İran’ın pakete zamanında yanıt vermemesi üzerine bu ülkeler, Tahran’ın Güvenlik Konseyi’ne sevkine karar verdi.
Konseyden, ABD’nin istediği sonucun çıkmaması halinde, veto hakkını kullanması azımsanacak bir olasılık değil.
Bu gelişme de, İran’a askeri seçenekli yaptırımın gündeme geleceğini işaret eder.
Bölgedeki kriz petrol fiyatlarını arttırırsa, bundan en çok Türkiye etkilenir.
1973 yılındaki Yom Kippur savaşından (Arap-İsrail savaşı) sonra petrol fiyatları hızla artmıştı. Bugün ortaya çıkan kriz petrol fiyatlarına ne ölçüde etki eder, bilinmez. Ancak, artan fiyatların Rusya ve İran’a ekonomik olarak, Çin’e de stratejik olarak yaradığı düşünülürse, ilerleyen aylarda 100 dolara çıkacağını öngörmek mümkün. Hariri suikastini dış politik araç olarak kullanan küresel güce, Ortadoğu krizini petrol fiyatlarını arttırarak yanıt verilebilir. Bu da, yeni dünya düzeninde, ağırlık merkezini, daha da doğuya kaydırır.
Türkiye süreçten en fazla etkilenecek ülkedir.
Ekonomik ambargolar ve bozulan ticari ilişkiler, artan petrol fiyatları, komşu coğrafyada ortaya çıkacak güvensizlik, Türk ekonomisine ciddi manada etki edebilir.
Bölgedeki kaosun tetiklediği terör, bölücü ve küresel nitelikleriyle, Türkiye’ye zarar verebilir.
Yeni dünya düzeni içinde kurulacak yeni koalisyonlar, yeni ilişkiler, Türkiye’nin bölgesel güç olma niteliğine zarar verebilir.
Gelişmelerin daha da tırmanacağı 2007’de Türkiye’nin iki önemli seçim yaşayacak olması, iç siyasette atılacak adımları daha da önemli hale getirebilir.