İsrail’in Gazze ve Lübnan’a yönelik hareketlerinin tamamı global açıdan ciddi sonuçları olacak daha büyük bir bölgesel savaş tehlikesi ile bağlantılı görünüyor.
Bu şekilde daha büyük tehlikeleri yorumlamakla, uzun zamandan bu yana büyük acı yaşayan söz konusu iki savaş bölgesinde sürmekte olan kıyımın yol açtığı insani dramı küçük görmek ve siyasi etkilerini hafife almak niyetinde değilim. Resme daha geniş bir açıdan bakılması bizzat bölgenin akıbeti açısından önemlidir; fakat aynı zamanda mevcut krizi de İsrail’in resmî olarak servis ettiğinin ve ne yazık ki dünyada başka hükümetlerin de yansıttığının ötesinde tam olarak anlamamıza yardımcı olur. Başka ne olursa olsun, bu iki sınır çatışmasının patlak vermesinin nedeni, savaşı haklı çıkarabilmek için yegane meşru temel olabilecek şekilde İsrail’in toprak bütünlüğünü veya siyasi bağımsızlığını ciddi anlamda tehdit eden bir düşmana karşı kendini savunma hakkı ile alakalı değildir. Roketlerin yol açtığı birkaç kayıp ile bir İsrail askerinin Gazzeli militanlar, iki askerin de Güney Lübnan’da Hizbullah tarafından kaçırılması gibi sınır hadiselerine karşı sanki bir savaş sebebiymiş gibi davranmak, kabul gören uluslararası hukuk ile devlet uygulamaları açısından büyük bir çarpıtmadır.
İsrail açısından bir nefsî müdafaa iddiasını hukuki olarak meşru göstermek için sınır boyunca tam teçhizatlı bir silahlı saldırının yapılmış olması gerekir. Şayet şiddet içeren bütün sınır hadiseleri veya terörist provokasyonlar bu şekilde bir savaş sebebi olarak görülecek olsaydı dünya alevler içinde yanardı. Şayet Hindistan 200 civarında sivil Hintlinin öldüğü Mumbai’de trenlerde meydana gelen patlamaları Pakistan’a karşı bir savaş sebebi sayarak misillemede bulunacak olsaydı, netice büyük bir ihtimalle nükleer silahların da kullanılacağı son derece yıkıcı bir bölgesel savaş olacaktı. Dünyada, provokasyonlara karşı polisiye tedbirlerle misilleme yapılmasının ve bazı özel durumlarda sınır ötesi özel askeri hareketlerin yapılmasının meşru olabileceği parlamaya hazır pek çok bölge bulunmaktadır. Şayet bu tür hadiseler bir savaş sebebi olarak görülecek olsaydı, bunun yol açacağı sonuç felaket olurdu.
İsrail BOP için devrede...
Hamas/Hizbullah’ın son provokasyonu, hep kendine yontan İsrail’in gözüyle bakılacak olsa bile, söz konusu olaylarla ilgisi olmayan geniş çaplı hedeflere yöneltilen ve sivil hedefler ile toplumun (su, elektrik, yollar ve köprüler gibi) sivil altyapısının tamamını ciddi anlamda tahrip eden büyük çaplı bir askeri müdahaleyi gerektirecek derecede bir tehdit değildi. Abartılı İsrail misillemesi, hadiseyle ilgili diğer delillerle birlikte İsrail’in Hamas/Hizbullah’ın eylemlerini, Filistin ve Lübnan’a karşı geniş çapta ve uzun süreden beri planladığı güvenlik gündemini uygulamak için bir bahane ve bunun da ötesinde Birleşik Devletler’in ortaklığında bölgeyi siyasi açıdan yeniden yapılandırmak için bir fırsat olarak kullandığını göstermektedir. Bu açıdan, George W. Bush’un St. Petersburg’daki G-8 zirvesinde yaptığı yorumda da vurguladığı gibi, Hamas ve Hizbullah’a sağladıkları yardım nedeniyle İsrail karşıtı hadiselerin gerçek sorumluluğu Suriye ve İran’la irtibatlandırılmalıdır. Uluslararası ilişkilerin derin bir şekilde okunması, hem İsrail’deki sağ kanadın kanaatinin hem de Bush’un başkanlığı boyunca Amerikan dış politikasına hakim olan neo-konservatif dünya görüşünün Ortadoğu’da, Irak’ta ‘rejim değişikliği’ ile başlayan ve siyasi açıdan kapsamlı bir yeniden yapılandırma üzerine oturan yeni bir dünya düzeni vizyonu geliştirdiğini hatırlamayı gerektirir. İsrail’in yapmakta olduğu şey, bu bölgesel vizyonun gerçekleştirilmesi açısından bir taktik değişikliğidir. Başlangıçtaki plan Irak’ta kesin ve siyasi bir zaferi takiben bölgedeki diğer problemli hükümetler üzerinde temelde demokratikleşmeyi öne çıkaran “Büyük Ortadoğu Projesi”ne dayalı olarak gerçekleştirilecek bir diplomatik kampanya ile ciddi bir baskı oluşturmak suretiyle daha fazla askeri faaliyete başvurmadan işin zor kısmını gerçekleştirmekti. Bunun yerine Irak’ta ortaya çıkan şey ise bir Amerikan batağına dönüşen başarısızlık ve hayal kırıklığı oldu ve daha da önemlisi, bölgede birbiriyle insicamlı bir şekilde sonuçlanan seçimlerde Washington ile Telaviv tarafından benimsendiği gibi Amerikan hegemonyasını kabul eden ve Filistin’in beklentileri konusunda pasif kalacak yumuşak başlı Arap hükümetleri oluşturulması hedefiyle birlikte bölgesel vizyon yaklaşımını siyasi açıdan reddeden sonuçlar ortaya çıktı.
İsrail ve ABD’yi harekete geçiren nedenler
Bu tür jeopolitik hayal kırıklıkları Amerikan işgali ve saldırgan bir direnişin bulunduğu şartlar altında bile Irak’ta da peş peşe yapılan seçimlerde İslamcı siyasi güçlerin açık zaferi ve uyumlu görülen laikler gibi Washington’un destek verdiği kesimlerin acı bir şekilde reddedilmesi şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Daha az dramatik sonuçlarla Mısır ve Suudi Arabistan’da yapılan seçimlerde ortaya çıkan neticeler ile Mahmud Ahmedinejad’ın İran’da başbakanlığa seçilmesi, net bir şekilde, siyasi süreç ne kadar demokratikleşirse o derecede daha fazla Amerikan karşıtı ve İsrail karşıtı bir lider kadronun oluşumunun kuvvetle muhtemel olduğunu gösteren bir mesaj vermektedir. Filistin topraklarında ocakta yapılan seçimlerdeki Hamas’ın zaferi, Birleşik Devletler ile İsrail’in bölge için tahayyül ettikleri demokratik yolla güvenliğin sağlanacağı konusundaki bu hayal kırıklığını zirveye çıkardı. Fakat, son gelişmelerin de ortaya çıkardığı gibi, İsrail jeopolitik ihtiraslarına son vermek yerine, ABD hükümetinin gizli teşvikleri veya en azından Washington’un yakacağı bir yeşil ışıkla bölgesel bir savaş için ateşi tutuşturmak amacıyla suları test ediyor.
Elbette ki duruma etki eden başka faktörler de mevcuttur. İsrail yönetimi, özellikle ordudaki komutanlar hiçbir zaman Hizbullah tarafından Güney Lübnan’dan çıkarılmayı kabullenmediler, siyasetçiler ise ‘terörist’ bir yönetimin seçilmesinden Filistin halkını sorumlu tutuyor görünüyorlar ve bu nedenle cezalandırmayı hak ettiklerini düşünüyorlar. Dahası, 14 Şubat 2005’te Hariri’ye yapılan suikasta karşılık Suriye karşıtı Lübnanlıların, Hizbullah’ı etkin bir şekilde silahsızlandıracak ve bu şekilde İsrail’in güvenliğini artıracak daha güçlü bir Lübnan yönetimini işbaşına getirecekleri umuluyordu. Bu gerçekleşmeyip aksine Hizbullah daha etkili silahlara sahip olmanın yanında Lübnan kabinesinde de yer edinince, İsrail’in yumuşaklık seçeneğinin başarısız olduğu aşikar hale geldi. İsrail’de bu şekilde yumuşaklık yanlısı politikanın en önemli destekçilerinden olan Shlomo Avneri gibi kişiler bile İsrail’in Lübnan’a yaptığı saldırıların gerçek amacının Beyrut’ta işbirlikçi bir hükümet kurmak olduğu değerlendirmesinde bulunmaktadır ki, her şeyin ötesinde, ülkenin 1982’deki Şaron’un başı çektiği işgalinde de asıl amaç buydu. Filistin meselesi açısından bakıldığında da, Camp David sürecinin çöktüğü 2000’den bu yana İsrail tek yanlı olarak kendi yolunu çizdi. Gazze’nin boşaltılması üzerine temellendirilen Şaron yaklaşımı, illegal güvenlik duvarı ve önemli Filistin bölgelerinin temel İsrail yerleşimlerine dahil edilerek ilhakı gibi uygulamalar her zaman Filistin yönetiminin onayı olmaksızın bir ‘çözüm’ istikametinde hareket etmek üzerine temellendirildi. Fakat bu istikamette, siyasi açıdan kabul edilebilir tarzda bir ilerleme, ancak müzakere edecek Filistinli bir muhatabın bulunmayışını gerektirir. Bunun için ilk olarak, Arafat doğrudan karargahına karşı gerçekleştirilen askeri saldırılarla küçük düşürüldü ve fiili olarak bir tür ev hapsine mahkum edildi; daha sonra Abbas yük taşıyamayacak kadar zayıflatılarak marjinalleştirildi; ve şimdi de Hamas, Filistinlileri yönetmeye veya onların çıkarlarını temsil etmeye ehliyetli olmadığı gerekçesiyle reddedilmektedir. Bunun gerisinden Şaron/Olmert’in tek taraflı yaklaşımı yegane seçenek olarak ortaya çıkmaktadır ki, bu, çatışmayı belirsiz bir geleceğe kadar kaynama noktasında tutacağı kesin olan kaygı verici bir sonuçtur.
Bir başka faktör de, İran’la nükleer programı üzerindeki mücadeledir. Burada da yine İsrail ile Birleşik Devletler başı çekerek, zenginleştirilmiş uranyum ile plütonyumun askeri amaçlarla kullanılmayacağını temin etmek için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun denetimine tabi olsa bile, İran’ın meşru bir şekilde tam bir nükleer enerji çevrimine sahip olma hakkı bulunmadığı konusunda ısrar ediyorlar. Ortaya çıkan ve Ahmedinejad’ın kullandığı tahrik edici sözlerle kışkırtılmış olan bu kriz, Washington ile Telaviv tarafından önceden tasarlanan bölgesel tansiyon stratejisinin bir parçası olsa bile, amaç bu aşamada gerçekleştirilemez. Açık olan şey, nükleer silahsızlanma rejiminin seçmeci bir şekilde uygulanmak istenmesidir. Nükleer silahsızlanma sözleşmesinin (Almanya, Japonya gibi) taraflarının çoğu ulusal kontrole tabi tam bir nükleer çevrime sahip oldukları halde; nükleer silahlanma programına sahip olması ve sözleşmeye katılmayı reddetmesine rağmen Hindistan’a nükleer teknolojisini geliştirmesi için yardımcı olunduğu halde; bölgedeki diğer ülkeler için nükleer seçeneğe izin vermeyen İsrail’in bizzat kendisi nükleer silahlardan oluşan teçhizata sahip olup bunu geliştirirken ve elbette ki Birleşik Devletler, anlaşıldığı kadarıyla gelecekte kullanılmak üzere muhtemel savaş planlarıyla entegre edilmiş olan (hedefe vardıktan sonra programlandığı derinliğe inerek patlayan bunker busterlar ile mini nükleer silahlar gibi) yeni türde nükleer silahlar geliştirmek de dahil, kendi nükleer ağırlığını her yerde hissettirirken böyle bir şey ihtimal dahilinde değildir.
Bölge ülkeleri her an savaşa girebilir...
Bu durum kafa karıştıran bir resim oluşturmaktadır, fakat İsrail/Amerikan güvenlik vizyonu esas alındığında, mevcut durumdan kaynaklanan açık bir bölgesel savaş tehlikesi artmaktadır ve bölgedeki kontrolün derecesi dünyanın enerji geleceği açısından hayati olduğu gibi aynı zamanda siyasi İslâm’ın meydan okuyuşu karşısında sürdürülecek mücadele açısından da belirleyici olacaktır. Bu tür bir iç karartıcı bir geleceğe karşı devrede olan başka faktörler de mevcuttur: Irak’taki siyasi/askeri başarısızlık; İran’la savaşa tutuşmanın yıkıcı ekonomik etkisi; petrol fiyatlarının yükselmesi ve Avrupa ile Arap ülkelerinin muhalefeti. Fakat, acaba bu noktada kaygılarımızdan kurtulabilir miyiz? Bence hayır. İsrail, geniş çapta yol açacağı yıkıcı sonuçlarına aldırış etmeksizin güvenlik arzularını kayıtsız şartsız olarak gerçekleştirme eğilimindedir.
Birleşik Devletler yönetimi bölgeyi yeniden şekillendirmeyi hedefleyen büyük stratejisi ile nikahını devam ettiriyor ve kendi içinde, hem Gazze ile Lübnan’daki İsrail saldırılarına verdiği destek hem de Suriye ile İran’ı da kavgaya çekerek çatışmanın alanını genişletme çabalarının bir sonucu olarak siyasi muhalefetle, hatta medya eleştirileriyle bile karşılaşmıyor. Korkarım şahit olduğumuz şey, bölgedeki ortak İsrail/Amerikan eylem planını açıkça askerî bir istikamete kaydıracak son derece riskli bir dizi faaliyettir. Irak Savaşı nedeniyle planın merkezinde her zaman askerî bir unsur olmuştur; fakat temel plan zayıflatılmış olan Irak’a karşı basit bir güç gösterisinin ardından Ortadoğu’daki diğer siyasi domino taşlarının düşürülmesi şeklindeydi. Ne BM ile dünya kamuoyu, ne de bölgesel muhalefet bu kayışın bölgesel bir savaşla sona ermesini beklemiyordu. Bizler ancak dizginleyici bir güç olarak mantığın, en azından Washington’da varlığını bir şekilde sürdürdüğünü umabiliriz. Sonuç olarak, daha geniş bir şekilde, özellikle de etnik çatışma ve sınır ötesi silahlı çatışmaların bulunduğu bölgedeki diğer ülkelerin de etkilenecekleri aşikardır. Özellikle bu bölgesel savaş tehlikesinin gölgesinde en tehlikeli şey de, sınır ötesi askerî hareketlerin gerçekleştirilmesi konusunda İsrail’in mantık çizgisinin hakim olmasıdır. İsrail’in politikaları, Lübnan’da Hizbullah’ın siyasi konumunu güçlendirerek ve Lübnan’daki kamuoyunun İsrail’in davranışını eleştirme etrafında birleşmesine yol açarak şimdiden önemli derecede geri tepmiştir.
(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Falk, dünyaca ünlü uluslararası ilişkiler hocasıdır. Princeton Üniversitesi öğretim üyesi olan ve Filistin Raporu büyük yankı uyandıran Falk, değişik dillerde yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesiyle bilinmektedir.