Sınır ötesi harekat tartışmalarına başlamadan önce Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ve de böylesi bir operasyonun artılarını-eksilerini hesaba katma gereği ortadadır. Her şeyden önce sınır ötesi harekat gibi siyasi ve askeri açıdan sofistike operasyonlar etkili bir siyaset-asker-istihbarat eşgüdümü gerektirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin bu eşgüdüm zorunluluğunun neresinde olduğu elindeki olanakları ne ölçüde etkin kullanabileceğini belirler. Aksi takdirde, Türkiye yalnızca sahip olduğu olanakları kullanamamakla kalmaz, bir de bu aciz intibadı gözden kaçırmayan uluslararası aktörlerle olan ilişkilerinde de elindeki kozları kullanamaz. Sonuç olarak, Türkiye, yalnızca bölge meselelerinde değil; kendi terör sorunu mevzuunda dahi sözünün ‘kıymeti harbiyesi’ olmayan bir ülke olma yolunda ilerler. Sinan Ogan’ın “Türkiye’nin hiç vakit geçirmeden ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde en üst seviyede Türkiye’ye tehdit teşkil edebilecek her türlü terör örgütlerine karşı dünyanın neresinde olursa olsun ‘Önleyici Vuruş Hakkını’ kullanacağını açıklaması ve uygulaması gerekmektedir” önerisini de bu bağlamda değerlendirmekte fayda vardır.[i] Zira dış politikada yapılan açıklamaların ardında durulmayışının da ciddi sonuçları vardır. Dolayısıyla, Türkiye böylesi bir açıklamayı yapmalıdır derken bunun arkasında durabilecek siyasi iradenin ve hemen en başta bahsettiğim üçlü eşgüdümün neresinde olduğunun hesaba katılması gerekmektedir.
Bir diğer hesaba katılması gereken unsur sınır ötesi harekatın Türkiye içindeki yaratması (yarattırılması!) olası yankılarıdır. Her şeyden önce sınır ötesi harekat bir anti-terör operasyonudur. Dolayısıyla bazı sözde aydın takımının böylesi bir operasyon Türkiye’nin Güneydoğu sorununu çözmez – çözüm demokraside – gibisinden ahkamları ya konunun içeriğini anlayamamaktan ya da kasıtlı bir pasifleştirme girişiminden ibarettir. Bu bağlamda sınır ötesi harekattan neler beklenmesi (ve de neler beklenmemesi!) gerektiğini netleştirmekte fayda vardır. Esas itibariyle sınır ötesi operasyonlar ‘temizlik’ operasyonlarıdır. Türkiye için bu harekat, Kuzey Irak’taki otorite boşluğunun (?) yanı sıra bölgesel ve uluslararası çeşitli güçlerin desteğiyle yeşertilen terörist bataklığının kurutulması amacını taşımaktadır. Bu bağlamda böylesi bir harekat ne bir işgal harekatıdır, ne de Güneydoğu’nun bütün sorunlarının bir çözüm projesidir. Dolayısıyla böylesi bir harekatın öncesinde ya da sonrasında ortaya çıkabilecek – K.Irak’a girdiğimiz gibi çıktık, Güneydoğu’da sorunlar ortadan kalktı mı – gibisinden en iyi ihtimalle cahilce en kötü ihtimalle ‘satılık’ bazı kısır yankılanmaları da gereğinden fazla ciddiye almamak gerekir.
Dış yankılara da kısaca değinmek gerekirse burada esas olarak göz önüne almamız gereken durum: kimin ne dediği değil; kimin ne yapabileceğidir(!). Sözgelimi AB’nin böylesi bir harekata sıcak bakmayacağı ortadadır. Bu durumda tartışmamız gereken AB’yi nasıl ikna edeceğimiz, terör sorunun Türkiye için oluşturduğu tehdidi AB’ye nasıl daha iyi anlatabileceğimiz gibi getirisi en iyi ihtimalle meçhul olan girişimler elbette değildir. Zira, AB kaynaklı yayın organlarının hemen hepsinde Türk askerine cephede değil (!) mayınla, uzaktan kumandalı patlayıcıyla savunmasızken saldıranlara terörist yerine militan, savaşçı (militant, fighter) gibisinden yüceltici ve meşrulaştırıcı bir hitap ile yaklaşılmakta, ve de Avrupa kamuoyuna böylesi terörist-yanlısı bir izlenim sunulmaktadır. Keşke, bu Türkiye karşıtı terörist sempatizanlığı yalnız sözde kalsa. Fakat, madem sözde kalmıyor; demek ki biz de tepkimizi sözel yolların ötesinde ortaya koymalıyız (!), daha doğrusu kendi sözümüzün arkasında kendi eylemlerimizle durmalıyız. Bu bağlamda irdelememiz gereken birincil sorun AB’nin tepkisinden dolayı nasıl eylemsiz kalacağımızı açıklamak yerine AB’nin olası tepkilerini sınırı ötesi harekatın eksileri kısmına yazıp geçmektir ilk aşamada.
Gerek ABD’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin daha stratejik (AB’ye göre) bir temele dayanmasından, gerekse ABD’nin Ortadoğu’da, özellikle de Irak’ta, oynadığı doğrudan ve dolaylı rollerin Türkiye’ye olan kaçınılmaz etkilerinden dolayı ABD’nin durumu elbette ki farklıdır. Esas itibariyle bu farklılık ABD’nin söylediklerinden ziyade yapabileceklerinden kaynaklanmaktadır ki bu anlamda ABD dikkatle ele alınması gereken bir aktördür. Aynı zamanda bu dikkat, Türkiye gibi bir ülkeyi ABD için Kuzey Irak’ta bir çapulcu sürüsüne yeğlenebilirmiş gibi bir yanılsamadan korumalıdır. Genelde Irak’ta, özelde Kuzey Irak’taki gelişmeleri incelediğimizde: bölgede, ne ABD’nin ne de Türkiye’nin beklentilerinin gerçekleşmekte olduğunu görebiliriz. Bu durum elbette ki Türkiye için çok daha hassas. Bu hassasiyetin sözel olarak net, harekat olarak sınırlı, fakat baştan belirlenmiş hedefine ulaşan şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Türkiye’nin artık, ABD’ye ve ABD’nin gösterdiği aciz Irak hükümetine yardım değil; ‘gölge etme başka ihsan istemem’ deme zamanı gelmiştir. Bunu da Türkiye’nin Kuzey Irak harekatının kapsamını her iki ülke çıkarları çerçevesinde belirleyerek yapmak olasıdır. Nitekim Irak’ta yalnız Amerikan hükümetinin görevlileri bulunmamaktadır. Diğer bütün ülkelerin görevlilerinin de Amerikan izniyle hareket ettiğine inanmak, kendi askerlerinin Irak’taki güvenliğini sağlamakta güçlük çeken bir ABD göz önüne alındığında pek de gerçekçi değildir.
Özetle, karşımızda sihirli bir sınır ötesi harekatla ortadan kaldırılması güç bir sorun vardır. Fakat bu durum, Türkiye’nin hareketsiz kalması için bir neden olamaz. Bu bağlamda, Türkiye içte ve dışta bir dizi eşgüdümlü harekata girişmelidir. Açıkça görülmektedir ki Türkiye’nin sınır ötesinde terörle mücadele etmesi için kendi güçlerinden başkasına güveni boşunadır. Türkiye sınır ötesine müdahale etmiyor diye de hiç kimse Türkiye’ye karşı elinden geleni ardına koymamaktadır. Türkiye’nin gerek yurt içindeki gerekse sınır ötesindeki meşru terörle mücadelesine de olası uluslararası tepkileri bu bağlamda değerlendirmekte fayda vardır. Terörle mücadelenin bir nokta operasyonu değil, terörün kökü kazınana kadar bir dizi sınır içi ve ötesi eşgüdümlü hareket gerektirdiği hesaba katılmalıdır. Zaman, hareket zamanıdır, hem içte hem dışta, nerede, ne zaman gerekirse!...
[i] http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=1&yazi=424