Terör ve Güvenlik Çalışmaları Merkezi/ Terör Enstitüsü | 23 Ağustos 2016

|

Nükleer Silahların Uluslararası İlişkilerdeki Rolü



Bu Çalışma Samet Irmalı[1] Ve Gülçin Sağır[2] Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Makaleye Dair…

Gilles Deleuze ve Félix Guattari “İnsanlar neden kölelikleri için sanki kurtuluşlarıymış gibi canla başla savaşıyor?” diyerek yaşamının paradigmalarından yalnızca birisini sorgulamaktadırlar. Uluslararası ilişkiler disiplini ise bu paradigmaya eklentilenen başka paradigmalarının son kertelerinden birisini oluşturmaktadır. İnsanlar, savaşlar, barışlar… Bunlara cevaben verilebilecek yüce! İdeolojik nesneler… Her birinin ayrı ayrı anlamı ve hikâyesi mevcuttur. Uluslararası ilişkiler disiplini içinde bizlerde bu çalışmada nükleer silahların meydan okuma alanını sorgulamaktayız. Bu meydan okuma artık sınırları aşmıştır. Aynı Michael Hardt ve Antonio Negri ‘nin de belirttiği gibi çağdaş küresel düzlem artık ideolojilerin ve çözüm önerilerinin de anlamını değiştirmiştir. Bu değişmeye ‘’nükleeri olanlar ve diğerleri de ‘’ katılmıştır. Nükleer silahlar bu küresel düzlemin içerisinde İmparator! Olma yoluna aday olmuştur.

Bizlerin deyimi ile ise  ‘’Nükleer silahlar, birer insanlık! Belasıdır.’’

Samet Irmalı- Gülçin Sağır

 

Giriş

Savaş meydanlarında ateşli silahlar rol almaya başlayana dek insan ve hayvan gücüne dayanan mücadeleler, 14.yy sonrasında topların gelişimi ve konvansiyonel silahların etkileriyle birlikte hem araçsal nitelikte hem de tahrip yönü ile değişime uğramışlardır. Artık savaş sadece insanlara değil, şehirlere, yollara, ikmal bölgeleri ve depolara da zarar verecek etkiyi kazanmıştır. İnsan doğasının rekabetçi yönü ve uluslararası sistemin anarşist[3] yapısının da buna bir ön koşul hazırlıyor olması ile birlikte teknolojik gelişmeler 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki de insanlığı, dünyayı yok edebilecek bir güçle tanıştırmıştır.[4]

Nükleer silahlar, ağır tahrip gücü ve bunun neticesinde oluşan etkileri ile insan ve çevre üzerinde yıllarca sürecek olan bıraktığı hasar sebebiyle hem konvansiyonel silahlardan hem de kimyasal ve biyolojik silahlardan ayrılmaktadır. Nükleer silahların uluslararası politikada etkin olmasındaki sebep de bu tahrip gücünün yarattığı “caydırıcılık” unsurudur. Nitekim silahsızlanma alanında yapılan antlaşmalar denilince genellikle bu silahlar kastedilmektedir.

Kimyasal ve biyolojik silahlar daha kolay elde edilebilen, maliyeti düşük silahlardır. Hatta biyolojik silahlar için “Fakir ülkelerin Kitle İmha Silahı” yorumu da yapılmıştır.[5] Barışçıl amaçlara yönelik çalışma sahaları da bulunduğundan denetimi ve yasaklanmasının önünde engeller bulunmaktadır. Öyle ki eğer arzu ederse ecza sektörüne sahip her ülke biyolojik silah üretebilir.[6] Kimyasal silahlar da nükleer silahlardan farklı olarak başka bilimsel çalışmalar yapılıyormuş gibi gösterilerek gizlice üretilebilmektedirler.[7] Nükleer silahlar ise bu silahlara nazaran bir hayli maliyet, çaba ve teknoloji gerektirmektedir.[8]

SSCB’nin dağılmasının ardından bölgede oluşan güç boşluğu sebebiyle terörist grupların bu silahların hammaddelerine ulaşmış olma ihtimali düşünülmektedir. Bu gibi olayları engellemek maksadıyla ABD 10 milyar dolardan fazla bir bütçe ayırarak Kitle İmha Silahı kaçakçılığını engellemek istemiş, Rus bilim adamlarının,  dağılmanın yarattığı ekonomik şartlardan etkilenerek başka ülkelere gitmelerini engellemek amacıyla bu bilim adamlarına yüksek maaşlar ödenmiştir.[9] Nükleer güce sahip olmayan ülkelere gerçekleşen beyin göçünün ekonomik olanaklarla ilişkili olduğu düşünülmektedir.[10] Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi bu endişe neticesinde 2004 yılında alınan 1540 sayılı karar ile “devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması”  ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması kararını almıştır.[11]

Devletlerin nükleer güce sahip olmasının engellemesi ve silahsızlandırma çalışmaları ise geçerlilikleri tartışmaya müsait olmakla birlikte antlaşmalar yolu ile sağlanmaktadır. Ancak bu antlaşmalara öncülük eden devletlerin nükleer silahsızlanma çağrısı yapmalarına rağmen nükleer güce sahip devletler olmaları ve bu güçlerini muhafaza etmeleri silahsızlanmanın önündeki engellerden önemli bir tanesidir. Bu durum devletlerin güvenlikleriyle ilgili bir tehdit algıladıklarında nükleer gücü kullanabilecekleri ihtimalini 1945’den beri kullanılmamakla birlikte akıllara getirmektedir. Nükleer güce sahip devletler bu güçten askeri alanda yararlanmaktan çok, gücün getirmiş olduğu avantajlarla çatışmacı stratejilerin bir unsuru olabilecek silahı, barışçıl stratejiler alanına dâhil etmekte, diplomatik yöntemlerin bir malzemesi haline getirmektedirler.

 

- Manevi Olmayan Teknoloji: Nükleer

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte devletlerin tehdit algıları ve güvenlik politikaları da değişime uğramaktadır. Savaşın yıkıcılığının ve tehditlerin etkisinin artması devletleri yeni stratejiler geliştirmeye yöneltmiştir. Nükleer silahların varlığı devletler için bir tehdit olmasa dahi tehlike oluşturabilecek bir durumdur. Bu durum devletleri en iyi ihtimalle sübjektif güvenlik algısına ve buna yönelik önlemlere yönlendirmektedir.[12] Devletin karşısına alacağı diğer devletin nükleer gücünün bulunuyor olması gerçek bir tehdide dönüşmesi kolay gerçekleşebilecek bir durum yaratmaktadır. Bu durum da tehdit algıları yakın devletleri ya iş birliğine ya da muktedir en güçlü aktörün çatısı altında bir araya gelmeye yönlendirmektedir.[13]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemdeki “güç dengesi” politikası bu durumla izah edilebilir. Nükleer güce sahip iki süper güç ve bu gücü elinde barındırmayıp ittifak sistemi ile güvenliğini sağlayan devletler. Winston Churchill bu silahların tahrip gücünün insanlığı yok edebileceğinden hareketle “güç dengesi” yerine “ dehşet dengesi” (balance of terror) tabirini kullanmıştır.[14] Bazı yazarlar ise aslında nükleer güç bulundurmanın buna sahip olan devleti bir hedef durumuna getirerek güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü düşünmektedirler. Buna göre nükleer güç ikinci vuruş kabiliyetine sahip olunmadığında komşular ile ilişkilerde istikrarsızlığa neden olmaktadır.[15] Bu durum devletlerin nükleer çalışmalara yönelmesini engellemektedir.

Nükleer gücün insanlığın sonunu getirebilecek boyutta olması ise devletleri “caydırıcılık” adına bu güce sahip olmaya iterken bir taraftan da kullanılmasının önünde etik bir engel oluşturmaktadır. Bu durum da konvansiyonel silahlara yapılan yatırımın artarak devam etmesine yol açmaktadır. Dünyada en fazla savunma harcaması yapan beş ülkenin BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip beş üyesi olduğu, nükleer güce de sahip oldukları göz önünde bulundurularak [16] hala konvansiyonel silah yatırımlarının olması, nükleer savaş riskinin düşük bir ihtimal olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca bu güce sahip ülkeler nükleer silahsızlanma konusunda gösterdikleri hassasiyeti konvansiyonel silahlarda göstermemektedirler. Bunun başlıca sebebi, daima hareketli olan silah piyasasının getirisinin iş finanse ediyor olmasıdır. Dört ve ya beş milyar dolarlık bir silah satışı 100-150 bin kişiye iş imkânı sunmaktadır.[17] Silah satışının yapıldığı bölgeler çoğunlukla ülkelerin “açılım alanlarına’’ tekabül etmektedir. Ortadoğu’nun en büyük silah tedarikçisi 1992-1995 de %52, 1996-1999’da %49 2000-2003 yılları arasında %73.6 ve 2004-2007 de %32.80 payları ile ABD’dir.[18]

 

- İmporatoriçe: Nükleerciler

Bir taraftan konvansiyonel yatırımlar yapan devletler bir taraftan 71 senedir kullanılmayan bu güce neden sahip olmak istemektedirler? Uluslararası sistemde devletler kendilerine tam olarak güvende hissetmemektedirler. Devletlerin stratejileri birbirinden farklılık göstermektedir. Nükleer güce sahip olma arzuları da bununla birlikte değişebilmektedir. ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki nükleer yarış sistemde başat güç olma iddiaları ve Soğuk Savaş dönemi boyunca ideolojilerini yayma istekleri olarak düşünülebilirken, İsrail’in arzusunu, bulunduğu coğrafyada kuşatılmışlık olgusu ile paralel izah etmek mümkündür. Gurionizmin temel ilkesinin kendilerine yapılacak bir saldırıya orantılı olmayan daha büyük bir güçle karşılık verileceği olması İsrail’in nükleer güce de sahip olmasıyla caydırıcılığını arttırdığı söylenebilir.[19] Realizmin temsilcilerinden Kissinger’a göre bu güce sahip olmaktaki bir diğer sebep de bölgesel güç dengesini bozmak ve gözdağı vererek ülkeye dışarıdan müdahale yolunu kapatmaktır. Kuzey Kore ve her ne kadar 2003 müdahalesi sonucu nükleer silah bulunamamış olsa da Irak gibi devletler buna örnek verilebilir.[20]

Irak müdahalesi, kitle imha silahlarının uluslararası sistemdeki bir başka rolünü de göstermektedir. Savaşı engelleyen bu güç gerektiğinde bir savaş bahanesi de olabilmektedir. Nitekim savaş öncesi ABD ve Britanya hükümetleri nükleer silahsızlanmanın en önemli adımı olan 1968’de imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasını(NPT) gerekçe göstermişlerdir. Antlaşma devletleri nükleer silaha sahip olanlar ve olmayanlar olarak tanımlamış(Nükleerciler ve onların diğerleri)1967 yılından önce bu gücü elinde bulunduranları nükleer kulüp üyesi (ABD, SSCB, İngiltere, Fransa, Çin) göstererek bu kulübün devlet sayısını dondurmuştur. Antlaşmanın yükümlülüğüne giren diğer devletlere barışçıl amaçlarda kullanmak koşuluyla nükleer enerjiyi kullanma izni verilmiştir.[21] Bu yönüyle antlaşmanın rakip nükleer güçlerin çıkmasını engelleme amacı taşıdığı düşünülebilir. NPT’nin yalnızca antlaşmaya taraf olan devletlere hukuksal düzenlemeler ve uluslararası kuruluşlar yoluyla yaptırım yetkisi bulunmaktadır. Bu durum Hindistan, Pakistan, İsrail ve 2002 ‘de antlaşmadan çekilen Kuzey Kore’nin silahlanmasına yol açmıştır.[22] NPT’nin zayıflığının bu olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Ancak antlaşma kuralları ihlal ettiği düşünülen Saddam Hüseyin rejimine müdahale etmeye bir ön koşul hazırlamıştır.

Nükleer silahların diplomasi de baskı ve yaptırım gücünün olduğu da görülmektedir. 2004 yılında Libya lideri Kaddafi’nin silah programlarını itiraf etmesinin ardından elde edilen bilgiler Pakistan’ın Libya, İran ve K. Kore’ye nükleer silah geliştirmeleri için destek sağladığını ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmeler sonucunda bu ülkelere siyasi baskı artmış, İran INF’in Ek Protokolünü imzalamayı ve onaylamayı kabul etmiştir.[23] Bu durumun bir başka sonucu da ABD‘nin “Şer Odağı” olarak nitelendirdiği Irak, İran, Suriye gibi ülkelerin tehdit algılarının yoğunlaşarak güvenliklerini artırma çalışmalarına gitmeleri olmuştur. Bu da bölgedeki diğer ülkeleri güvenlik önlemlerini arttırmalarını sağlayarak domino etkisi yaratmıştır. Yani BMGK’nın beş daimi üyesi hem siyasi yaptırımlar yoluyla hem de bu ülkelerle aynı coğrafyayı paylaşan ülkelere yapılan konvansiyonel silah satışıyla ekonomik gelir elde ederek çifte kazanç sağlamaktadır.

Ülkeleri denetleme konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının ( IAEA) zaaflarının olduğu söylenebilir. Antlaşma gereği Ajans yalnızca taraf ülkelerin belirttiği yerleri denetlemekle ve rapor tutmakla görevlidir. Bu zafiyet Irak’ın Kuveyt işgali sonrasında yaptığı nükleer çalışmaları saklayabilmesine yol açmıştır.[24]

Soğuk Savaş döneminde nükleer gücün barışı sağladığı inancı her hangi bir bilimsel veri olmamakla birlikte doğru kabul edilebilir. Küba Füze Krizinin dünyayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş olması, çatışmacı bir ortamdan ziyade ABD ve SSCB arasında diyalogların arttığı bir “yumuşama” döneminin başlangıcı olmuştur.

- Doğrudan Haberleşme Hattı Kurulmasına İlişkin Antlaşma (1963-Cenevre)[25]

- Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması (1963- Moskova)

- Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (1968’de Washington,

- Moskova ve Londra’da imzaya açılmıştır.), Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması (SALT-1) (1972- Moskova)

- SALT-2 ( 1979- Viyana) ve Kısa ve Orta Menzilli Füzeler Antlaşması (INF) (1987) detant döneminin sağlamış olduğu diyaloglar neticesinde imza edilmişlerdir.

Mearshimer, Avrupa’da yaşanan barış ortamını çift kutuplu dönemdeki askeri güçler arası denge ve iki süper gücün de nükleer silahlar barındırmasına bağlamaktadır.[26] Ancak bu silahlarla ilgili dehşet dengesinin yanı sıra kullanma niyetinin olup olmadığı da göz önünde tutulmalıdır. Kore Savaşı’nda ABD ordusunun yenilginin eşiğine gelmesine rağmen bu silahları kullanmak yerine Türk birliklerinin yardımıyla bu durumu önlemiş olması[27] bu durumu izah etmektedir. Nükleer gücün kullanımının “Karşılıklı Kesin İmha ” (Mutually Assured Destruction) konseptinin yanı sıra ikinci vuruş kabiliyetlerinin yeterliliğindeki eksiklikler, üçüncü devletlerin bu silahları kullanabilme ihtimali ve etik olarak alınacak tepkilerin sonuçlarının kestirilememesi gibi unsurlar da engellemektedir. Bu durum nükleer güce kimin sahip olduğunun da ne derece önemli olduğunu ve bu güce sahip devletlerin neden başka devletlerin bu güce sahip olmasını engellemeye çalıştıklarını da ortaya koymaktadır.

Avrupa’da yaşanan barış ortamını AKÇT’den Avrupa Topluluğu’na, Maastricht Antlaşması ile bugünkü Avrupa Birliği adını alan “barış projesi” nde aramak da doğru olacaktır. Topluluğun kuruluşundaki “Amerikan harcı” olan Marshall Planı, 1947 yılında henüz Sovyetler nükleer güce sahip olmadan önerilmiştir. Marshall Planı’nın siyasi etkileri olmakla birlikte, asıl hedef ekonomiktir. Marshall’ın sözleriyle “ Marshall Planı herhangi bir ülkeye ya da doktrine karşı değildir. Açlığa, fakirliğe, umutsuzluğa ve kaosa karşıdır.”[28] P. Güney planın Avrupa solunu hedeflediği argümanını eleştirir, ona göre Sovyet politikasının tutuculuğu sonucu Avrupa solu zaten o tarihte yenilmiştir.[29] Ancak AKÇT’nin kıtada yaratmış olduğu ekonomik refahın devletlerin Sovyet rejimini desteklemesine engel teşkil ettiği de yadsınamaz. Avrupa’da oluşacak olan yeni bir kaos ortamının güç dengesini bozacağı ve nükleer silahların kullanımının ortaya çıkabileceği ihtimali de bulunabilirdi.

Dedeoğlu savaşın nedenlerini kişi, devlet ve uluslararası sistem olmak üzere üç düzeyde ele alır ve kişi düzeyinde karar alıcının (liderin) psikolojik durumunun önemini hatırlatır.[30] Ayrıca ülkenin rejimi de devlet düzeyinde yapılan incelemelerde önemli bir rol oynamaktadır. Günümüzde demokratik devletlerin birbirlerine karşı sıcak bir savaş içinde bulunmadıkları bilinmektedir.[31] Ancak üzerinden bir asrın dahi geçmediği Holokost ve Katyn katliamları sadece Avrupa’nın tanıklık ettiği katliamların bir kısmıdır. Siyaset sahnesine yeni bir Hitler ya da Stalin’in çıkmayacağının garantisinin olmaması nükleer silahlanmanın engellenmesinin haklılığını göstermektedir.

Nükleer Silahlar Soğuk Savaş döneminde yalnızca ABD ve SSCB stratejilerine yön vermekle kalmamış, aynı zamanda NATO gibi Uluslararası kuruluşların stratejilerini belirlemekte de rol oynamışlardır. NATO’nun ilk resmi askeri stratejisi olan “NSC-68” raporu  ABD ‘nin o tarihte (1952) tek nükleer güç olması dolayısıyla olası bir Sovyet saldırısını konvansiyonel silahlarla engellemeyi şayet başarılı olunamazsa sınırlı ölçüde nükleer güç kullanılacağını belirten “Sınırlı Savaş” stratejisini belirlemiştir. NATO 1954 tarihinde ise “NSC-162” raporu ile “Kitlesel Mukabele” stratejisini kabullenmiştir. Buna göre saldırı türüne bakılmaksızın karşılık nükleer silahlarla verilecektir. Ancak bu strateji iki süper gücün de ikinci vuruş kabiliyetlerini geliştirmeleri ile uygulanamamış ve yerini konvansiyonel silahların öneminin arttığı “Esnek Karşılık” stratejisine bırakmıştır. Bu anlayış nükleer gücün çok önemli durumlarda kullanılmasını öngörmektedir.[32]

Silahlanma devletler için bir caydırıcılık sağlaması yolu uluslararası sistemde devletlerin baskıcı bir aygıtı olarak kullanılabilirken, Soğuk Savaş döneminde bu durum silahsızlanma fikri ile bir politika aracı olarak kullanılmıştır. 1987 yılında Reagan ve Gorbaçov tarafından imzalanan, Soğuk Savaş döneminin bitiminin habercisi olduğu düşünülen INF antlaşması silahsızlanma antlaşması görüntüsünün arkasında, SSCB’nin ABD’den daha fazla silah imha etmesi yönüyle ABD ‘nin dış politika da bir zaferi olarak değerlendirilebilir.[33]

Nükleer silahsızlanmanın ilk adımı olan Antarktika Antlaşması’ndan (1959), içinde bulunduğumuz günlerde Washington’da yapılmış olan Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne kadar olan süreçte nükleer denemelerin nerelerde test edilebileceği, nükleer malzemelerin fiziksel korunması ve nükleer silahlardan arındırılması gereken bölgelerle ilgili önemli gelişmeler yaşanmış olmakla birlikte tam anlamıyla bir silahsızlanma fikrinin olmadığı görülmektedir. Putin’in katılmadığı zirvede ABD başkanı B. Obama konuşmasında IŞİD’in nükleer silah elde etmesi endişesinin küresel güvenliğe oluşturacağı tehditten ve nükleer terörizmi önlemek adına önlemler alındığından bahsetmiştir.[34]

Yukarıda nükleer gücün uluslararası sistemdeki örnekleriyle caydırıcılık, diplomatik yaptırım, devletleri konvansiyonel silahlarla güçlenmeye yönlendirerek silah satışı sağlaması yönüyle ekonomik, antlaşmalar referans gösterilerek ülkelere müdahale yetkisi ile çatışma zeminine meşruluk kazandırmak gibi, güvenlik ve stratejiye nasıl kaynaklık edebildiği göstermeye çalışılmıştır. Devletlerin nükleer gücü tam olarak terk etmiyor olmalarının bu avantajların yanı sıra güvenliğin çift taraflı bir olgu olmasından dolayı diğer devletlere olan güvensizlikten kaynaklanan bir güvenlik paradoksu durumundan kaynaklandığı ve egemenlik kavramı ile ilgili bir sorunsal olduğu iddia edilebilir. Bu durum niyet eksikliği olarak tanımlanabilir.

 

Son Olarak Toplumsal Bir Kanser: Nükleer

M. Hardt ve A. Negri, Westphalia sonrası dönemde savaşın ulus-devletler arasında yaşanan silahlı çatışmalar olarak anlaşıldığını, ancak ulus-devletlerin egemenliğinin yerini finans imparatorluğuna ve supranasyonel yapılara bıraktığından bahsetmektedirler.[35] Uluslararası sistemde Hükümet Dışı Örgütlerin, Çokuluslu Şirketlerin ve Avrupa Birliği gibi varlığını ekonomik temellere dayandıran supranasyonel kurumların etkinliğinin artması devletlerin azalan prestijlerini bu silahlar vasıtasıyla korumaya yöneltmiştir. Ulus-devlet yapısının neo-liberal rasyonalite ile birlikte aşındığını düşünen Brown bunun devletlerin teolojik boyutlarını öne çıkarttığını belirterek G. W. Bush ‘un emparyal faaliyetlerini Tanrı’nın “ihsanı olan özgürlüğün” sağlanacağı teminatıyla ve İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın nükleer silah çalışmalarını Allaha hizmetle ilişkilendirmesi ile örneklendirir.[36] Schmitt ise hukuktaki olağanüstü hali teolojideki mucizeye benzetmektedir.[37]

Bu yaklaşımlardan hareketle sermayenin salınımı ile sınırların öneminin azaldığı, dolayısıyla devletlerin egemenlik problemi yaşadığı bir dönemde teolojik boyutunu öne çıkaran ulus-devletlerin mucizesini nükleer silahlar yolu ile sağladığı söylenilebilir. Nükleer silahlar bir taraftan tıpkı Tanrı gibi korku ve saygı uyandırıp güçlü devlet ile güçsüzün arasında bir duvar işlevi görerek egemenlere saygınlık kazandırmakta, ancak bir başka açıdan bakıldığında da egemenlerin diğerlerine karşı olan güvenlik kaygısını yansıtmaktadır. Uluslararası sistemin işleyişinde bir değişim gerçekleşmedikçe devletler bu gücü kendi rızaları ile terk edecek gibi görünmemektedir.

Önce Bir Dikili Agacı Olmalı Herkesin, Yaşamak Ve Yaşatmak İçin…

Samet Irmalı-Gülçin Sağır

 


[1] Samet Irmalı, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı.

[2] Gülçin Sağır, Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı.

[3] Realist yaklaşımı benimseyenler Uluslararası İlişkilerin temel aktörü olarak devleti ele alırlar. Uluslararası politikayı devletler arasındaki mücadele süreci olarak görmektedirler. Bu alanı insan doğası ile açıklayan Realistlere göre insan;  doğası gereği kötü, günahkâr, saldırgan, çıkarcı bir yapıya sahiptir. Ayrıca realistlere göre uluslararası yapı bir üst otoritenin olmaması sebebiyle anarşisttir ve her devlet kendi güvenliğini sağlamak durumundadır. Bkz. Tayyar Arı, Uluslararası İlişkilere Giriş, s.24-26.

[4] Otto Hahn’ın uramyum atomunu nötronlarla parçalamayı başarması ve bunun silah olarak kullanılabileceği endişesinden dolayı gizli tutmaya çalışmasının ancak bu sırrın saklanamaması neticesinde A. Einstein’ın bu bilgiyi ABD başkanı Roosevelt’e bu silaha Almanlardan önce Amerikalıların sahip olması gerektiğini belirtmesi ile “Manhattan Projesi” olarak bilinen nükleer enerjiyi bulma sürecini başlatmıştır. Bu proje kapsamında üretilen “Fat Man ve Little Boy” isimli ilk silahlar ABD Başkanı Truman’ın onayı ile 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmıştır. 1949 yılında ise Rusya bu güce sahip olan ikinci devlet olmuştur. Bkz. Valentina Reshetnikova, 1960’lardan Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler, s.9-11.

[5] İlker kiremitçi (aktaran), “ Küresel Boyutta Biyolojik Terör Tehdidi”,

 Savunma Bilimleri Dergisi The Journal of Defense Sciences Kasım/November 2014, Cilt/Volume 13, Sayı/Issue 2, s.34.

[6] Salih Özgür, Soğuk Savaş Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları, s.34.

[7] İbid., s.25.

[8] Nükleer silahlar yalnızca patlama etkisi yaratmazlar. Isı, radyasyon ve basınç gibi etkileri de olan bu silahlar atom bombası, hidrojen bombası ve nötron bombası olarak sınıflandırılmaktadır. Atom bombası, uranyumun zenginleştirilmesi ile ya da doğada bulunmayan laboratuvar ortamında elde edilebilen plütonyumun silah yapımına yetecek değerlerde zenginleştirilmesi ile elde edilirler. Hidrojen bombası ise iki hidrojen izotopunun atom çekirdeklerinin kaynaşması ile oluşturulur. Nötron bombasındaki laboratuvar işlemi ise patlama sonucu oluşan basıncın azaltılarak, radyasyon şiddetinin artırılması çalışmasıdır. Bombayı oluştaracak füzyon malzemesinin elde edilmesinin yanı sıra bunu saniyeden çok kısa bir zamanda patlatacak bir mekanizmaya ve füze, savaş uçağı gibi bir ulaştırıcıya gereksinim vardır. Ayrıca bu silahların deneneceği ortam ve muhafaza edilmesi de büyük bir mali külfet getirmektedir.

[9] Mustafa Kibaroğlu, Yeniden Yapılanan Orta Doğu Ve Kitle İmha Silahları, Avrasya Dosyası/ Orta Doğu Özel Sayısı, s.15.

[10] Salih Durmuş, Nükleer Silahların Uluslararası İlişkilerdeki Rolü, s.171.

[11] Bkz. “United Nations Security Council Resolution 1540 (2004”),  http://www.un.org/en/sc/1540/ , (erişim tarihi 02.04.2016).

[12] Sübjektif güvenlik, şüphelenilecek bir tehlikenin olmadığına inanma

Durumu; Objektif güvenlik, bir tehlikenin var olmaması durumu olarak ifade edilebilir. Bkz. Mesut Şöhret, ”BM Güvenlik Konseyinin Uluslararası Güvenlik Sorunlarının Çözümünde Rolü Ve BM Teşkilatının Geleceği”, http://www.ktu.edu.tr/dosyalar/sbedergisi_69519.pdf, s.124. (erişim tarihi 04.04.2016)

[13] Beril Dedeoğlu, Uluslararası Güvenlik Ve Strateji, s.29.

[14] Salih Özgür, Soğuk Savaş Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları, s.40

[15] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe Etkileri Ve Türkiye, s.17.

[16] Serdar Erdurmaz, Soğuk Savaş Sonrası Silahlanma, s.3.

[17] İbid., s.10.

[18] İbid., s.37,s.94.

[19] W. L. Clevend, Modern Ortadoğu Tarihi, s.392.

[20] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe Etkileri Ve Türkiye, s.13.

[21] Valentina Reshetnikova, 1960’lardan Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler, s.69.

[22] Erdem Denk, Bir Kitle İmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, cilt 66, no.3, s.111.

[23] Mustafa Kibaroğlu, Yeniden Yapılanan Orta Doğu Ve Kitle İmha Silahları, Avrasya Dosyası/ Orta Doğu Özel Sayısı, s.11.

[24]İbid., s.12.

[25] Bu antlaşma neticesinde Kırmızı Hat olarak da bilinen haberleşme ağı Beyaz Saray ile Kremlin Sarayı arasında nükleer çalışmalar esnasında yanlış anlaşılmaları ve olası bir krizi engellemek maksadıyla kurulmuştur.

[26] Şafak Oğuz, Soğuk Savaş Sonrası Dönemde NATO’nun Nükleer Silah Politikasının Uluslararası Güvenliğe Etkileri Ve Türkiye, s.32

[27] Salih Özgür, Soğuk Savaş Ve Sonrası Dönemde Kitle İmha Silahları Ve Silahsızlanma Çabaları, s.106

[28] (Aktaran: Pelin Güney), “Marshall Planı: Avrupa Birliği’nin İnşasında Amerikan Harcı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, s.111

[29] İbid., s.111

[30] Beril Dedeoğlu, Uluslararası Güvenlik Ve Strateji, s.205.

[31] Kullanılan şiddet türüne göre savaşlar sıcak savaş ve soğuk savaş olarak tasnif edilmektedir. Sıcak savaş şiddetin doğrudan kullanıldığı ya da dolaylı olarak (abluka, askeri kuşatma…)kullanıldığı savaş türüdür. İbid., s.209.

[32] Valentina Reshetnikova, 1960’lardan Bu Yana Nükleer Silahsızlanma Alanında Yaşanan Gelişmeler, 31-34.

[33] İbid., s.36

[35] M. Hardt- A. Negri, Çokluk, s.19

[36] Wendy Brown, Yükselen Duvarlar Zayıflayan Egemenlik, çev. E. Ayhan, Metis Yayınları, İstanbul, 2011,  s.77.

[37] İbid., s.87

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1295-nukleer-silahlarin-uluslararasi-iliskilerdeki-rolu
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Sayfa 4560 kez görüntülendi.


Copyright © 2004 - 2014 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır. Aktif 1135 ziyaretçi bulunmaktadır. Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)