Terör ve Güvenlik Çalışmaları Merkezi/ Terör Enstitüsü | 11 Temmuz 2014

|

Kürtçülüğün ve PKK’nın Halk Hareketi Olduğu Algısını Yaratma Süreci



Altı yüzyıllık bir sorun olan Kürtçülük, ağaların, mirlerin, şeyhlerin bireysel çıkışlarıyla gerçekleştirdikleri isyan kimliğiyle ortaya çıkıp, günümüzde etnik bölücü bir karaktere dönüşmüştür. Kürtlerin yaşadıkları bölgeler tarihin her döneminde kargaşaya sahne olmuştur. Safevi ve Osmanlı İmparatorlukları arasındaki güç dengesi mücadelesinde Kürtler daima bulunmuşlardır. İki güç arasında sürekli olarak gidip, gelmek suretiyle mücadelenin hep devam etmesinde önemli rol oynamışlardır. Ermenileri haraca bağladıkları, yerel ölçekte kalan şakilik döneminin nispeten sakin geçmesinden sonra Berlin Anlaşması’yla bu durum uluslararası nitelik kazanmıştır. Osmanlının işgal, tecavüz yılları işgalcilerin yardımlarıyla Kürtçülük bilincinin doğduğu ve örgütlü bir harekete dönüştüğü yıllardır. Geçmişte Kürt seçkinlerinin peşlerine taktıkları ya da takılmaktan başka çaresi olmayan Kürtleri bu kez de okumuş, zengin Kürt aristokratlarının peşinden gitmek zorunda kaldılar. Sevr ve Lozan Antlaşmalarında Batılı güçlerden kendilerine toprak verilmesi talebinde bulundular. Kürtçülüğün yerellikten bölgeselliğe, bölgesellikten de uluslararasılaşmaya giden hikâyesi budur.

 

Türkiye’de genç cumhuriyet nesli Kürtçülükten bihaber yaşarken dünyanın öbür ucunda yeni Kürtçülük hareketinin temelleri atıldı. 1960’larda Paris’te, Berlin’de ve onları izleyen Batı Avrupa başkentlerinde birbiri ardına Kürt enstitüleri açılmaya başlandı. Soğuk Savaş’ın lideri ABD’de yarı resmi ve sivil görünümlü kurumlar dış politikaları doğrultusunda Kürtçülüğe şekil vermeye başladılar. Moskova ve Erivan bu pay kapma yarışında kendilerine önemli yer edindiler.

 

1968 yılında yayınlanan Hammond Dünya Atlası’nda “Kürdistan”ın ham sınırları çizildi. Neyse ki, bugünküler kadar insafsız değillerdi ve Hakkâri bölgesini “Kürdistan” olarak işaretlemişlerdi. O günün haritasına bakarak bugünün Hakkâri üçgeninin neden bu kadar önemli olduğunun muhakemesini okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

 

Biz durumu bir başka açıdan ele alalım: Haritanın basıldığı 1968 yılında öğrenim gören ve Türkiye’nin içinde bir de “Kürdistan” bulunduğu algısıyla büyüyen bir Amerikalı bugün çeşitli kademelerde karar verici kimseler olarak görev yapmaktadır. “Kürdistan” algısı sürekli güncel tutulan bir yabancı diplomata, politikacıya, akademisyene Kürtçülüğün bir bölücülük operasyonu olduğunu anlatmanın, onu ikna etmenin mümkün olamayacağı ortadadır. Kaldı ki bu çaba ancak gerçeği öğrenmek isteyen biri için gösterilebilir. Böyle birinin varlığı ise normal olmayan bir durumdur.

 

Avrupa’ya gelince… Batılı ülke dışişleri bakanlıklarının ve gizli servislerinin desteği altında Kürtçülüğün Türkiye’de ve Ortadoğu’da her hücreye nüfuz etmesi için birbirini tamamlayan operasyonlar devam ediyor. Son aşamada siyasi Kürtçülüğü, artık yararsız olduğunu düşündükleri silahlı Kürtçülüğün önüne geçirmeye çalışıyorlar. Bu amaçla özelde PKK, genelde etnik Kürtçülüğü “Avrupalılaştırma” stratejisine geçiş yaptılar. Bugüne kadar nev-i şahsına mahsus Kürtçülük politikası uygulayan Rusya ise hiçbir şey kaybetmeden Kürtçüler üzerindeki etkisini devam ettiriyor.

 

2007 yılında Amerikan Dış Politika Ulusal Komitesi (The National Committee on American Foreign Policy) tarafından DDR formülü ortaya atıldı. Disarming, Demobilizing, Reintegrating kelimelerinin ilk harfleri kullanıldı. Dilimize silahsızlandırma, dağdan indirme ve toplumsal hayata dahil etme olarak çevrilir. Uzaklardaki dış politika ve istihbarat labirentlerinde bu politikanın uygulanmasının esasları belirlendiği günlerde PKK kan dökmeye bütün hızıyla devam ediyordu. 2011 yılında sahneyi Uluslararası Kriz Grubu (International Crisis Group) aldı. Hazırladığı ayrıntılı raporda Türkiye’nin, PKK’ya nasıl razı edileceğini anlatıyordu.

 

Batı, terörü hukuk ve mağdur edilenlerin hakları çerçevesinde çözmeyi desteklemek yerine, Türkiye’deki iktidarın hırsını, başterörist ÖCALAN’ın yakın geleceğe yönelik planlarını esas aldı. Sonuçta olamaz denilen oldu. Türkiye ve Türk milleti hukuku, adaleti, verdiği kurbanları unutup terör örgütüyle bir arada yaşamaya önce alıştırıldı sonra da ikna edildi. Türk kamuoyunun zihnindeki kanlı ve acımasız PKK silindi, yerine Kürt halkının haklı mücadelesini veren bir PKK algısı yerleştirildi. Öyle bir gün geldi ki Amerikalının DDR formülü, ülkemizin başarılı politikacı ve bürokratlarının buluşu olarak sunuldu ve kamuoyuna böylece kabul ettirildi. Özetle, Amerikan malına Türk etiketi vuruldu ve koca ülke bunu yerli malı olarak kabul etti.

 

Terör örgütü sanık sandalyesinden alınıp, mağdur bölümüne oturtuldu. Türkiye ise sanık oldu. Örgüt içindeki acımasız diktanın içinde yaşayan birin kalkıp, Türkiye’de insan haklarının bulunmadığından söz etme hakkı yaratıldı. Kürt işadamları önceleri şakilik, sonra militan sendikacılık daha sonra da terör belasından sermayelerini batıya kaçırdılar. Türkiye’nin herhangi batı kentinin ticaret ve sanayi odasında kayıtlı Kürt asıllı işadamı sayısı, Diyarbakır’dakinden çok daha fazla oldu. PKK’nın siyasallaşması doğrultusunda, işadamı kaçarken avukatlar tersine bir hareketle terör bölgesinde yoğunlaştı. Ne mülke temel olacak adalet ne de adaletin temel olacağı mülk kalmıştı. Meydan Kürtçü rantçılara terk edildi. Kürt politik ve burjuvasının seçkinleri batının büyük şehirlerine yerleştiler, Türk rivieralarında günlerini gün ettiler. Sıradan bir insanın bile bilgisi dahilinde olan bu gerçeklere rağmen hiç sıkılmadan Türkiye’nin Kürtleri ve yaşadıkları bölgeyi bilerek geri bıraktığı iftirası atıldı.

 

Algının yerleştirilmesi için gerekli olan psikolojik harekâta sıra geldi. Bu aşamada, şarkıcılar-türkücüler, gazeteciler, işbirlikçiler terör konusunda belirleyici roller üslendiler. Gerçek uzmanların sesi çıkarılan gürültüde boğuldu. On yıl önce terörün gerçek yüzüne ilişkin haber yapan basın-yayıncılar, ani bir dönüşle PKK’ya sempati yaratılması operasyonunun başoyuncusu oldular. İş ve din adamlarının, akademisyenlerin, dernek-sendika üyelerinin, entelektüellerin bir bölümü sözde “barış”ın yüceliğine inandırma çabasına giriştiler. Kamu yararına olan kitle örgütleri (NGO-HDÖ) mali sorunlardan faaliyete zaman bulamazken, PKK ve Kürtçülük yanlısı örgütler yerden mantar gibi bitmeye başladı. Yüksek maliyeti olan uluslararası konferanslar, festivaller düzenlediler. Bunca maliyetin kimin parasıyla karşılandığıyla ilgilenen olmadı. 

 

Her Dönemde Psikolojik Operasyon

 

Küresel güçler arasındaki ekonomik bölgeleri ele geçirme mücadelesi sessiz ama derinden yürür. Bu mücadelenin görünen tarafında diplomasi, karanlıktaki yüzünde ise uzmanların eliyle şekillendirilip yürütülen bir psikolojik mücadele vardır. Bu kaos içinde istihbarat örgütlerine ve diplomatlara bağlı ancak sivil görünümlü örgütlere önemli görevler verilir. Onlar yeni dünyanın sömürgecilerinin sempatik görünüşlü yüzleridir. Sudan’da ABD-Çin rekabeti, Irak’ta ABD-Şii çekişmesi, Mağrip’te ve Kara Afrika’da Batı-El Kaide boğuşmasının asli unsuru psikolojik harekât ve algı yönlendirmesi-yaratılması operasyonudur.

Psikolojik operasyonlar, yargıyı, eğitimi, sosyal ve dini yaptırımları, ananevi değerleri aşındırır. Bunların toplum hayatındaki etkinliklerini hissettirmeden ortadan kaldırır. Andımızdan, resmi kurumlardaki Atatürk fotoğraflarına kadar her türlü milli simgelere saldırılar baş gösterir. Hırsızlığın, yozlaşmanın açıkgözlülük olarak kabul edilmesi ve nihayet “cebrin istisnai” olması, küresel değerlerin öne çıkarılması, devlet mi birey mi tartışmaları, sözde demokratik ve insan hak iddiaları toplumu parçalar, bireylerine kadar inen husumetler doğurur.

 

Psikolojik operasyonun daha fazla unsurla ve daha büyük çapta olanı psikolojik savaştır. Aslında psikolojik savaş tarzının amacı, insanı ikna etmek ve onları değiştirmektir. Düşman ülkelerin halkının ve askeri gücünün düşünce ve hareket tarzını etkileyerek savaşma azimlerini azaltmayı, felce uğratmayı ve kırmayı hedeflemektedir. Başka bir ifadeyle, psikolojik savaş, düşmana karşı askeri, ekonomik ve siyasal yollarla propagandanın etkin bir şekilde kullanılmasıdır. (1)

 

Propagandanın etkisini en çarpıcı şekilde İspanya iç savaşının kahramanı General Franco anlatmıştır. Madrid’e girmek üzere hazırlık yaptığı sırada askeri harekâtın ne zaman yapılacağını soran bir subayına verdiği cevap bunu gayet güzel açıklıyor. “Beşinci kolumuz zaten şehirde” cevabıyla propagandanın ve genel anlamda psikolojik harekâtın bir şehri silah kullanılmadan fethedileceğine güzel bir örnektir.

 

Bilinen yönüyle savaş ve barış zamanlarında milli politikaların araçları diplomasi, propaganda, askeri ve ekonomik faaliyetlerdir. Oysa psikolojik harekâtın her iki durumda da belirleyici rolü büyüktür. Yine az bilindiği gibi psikolojik harekât sadece propagandayla yürütülmez. Propaganda esas olmakla birlikte buna ilave olarak ve birbiriyle koordineli şekilde ekonomik yardımlar, turizm ve tanıtma faaliyetleri, kültürel ve sanatsal alışverişler ile spor temasları gibi etkinliklerden yararlanılmaktadır. Bunların her biri psikolojik savaş ve harekâtın aracı olarak görülmelidir. (2)

 

Psikolojik operasyonu kitlelere uygulanmasında aracı olarak yararlanılacak kuruluş, yaratılacak etki ve operasyonun gizliliği açısından önemlidir. Bu açıdan HDÖ’lerin önemini kavrayıp önce hareket geçen ülke Almanya’dır. Almanların ilk HDÖ’ü 1949 yılında kurulan Avrupa Halk Grupları Federatif Birliği’dir (FUEV).  (3)

 

FUEV, 1989 yılında Avrupa’nın geçirdiği sosyal ve siyasal deprem sırasında Strasburg’da “hükümetten bağımsız organizasyon HDÖ-NGO) olarak kabul edilmiştir. Daha sonraları adını PKK ile birlikte çokça duyacağımız Tehdit altındaki Halklar Cemiyeti (Society for Threatened Peoples) ile birlikte dünyanın neresinde ekonomik çıkar varsa o bölgesinde ortaya çıkmaya başladı. 1985 yılında Cenevre’de yapılan 15. Uluslar Kongresi’nin gerçekleştirilmesinden bu yana, Tehdit Altındaki Halklar Cemiyeti, halk grupları hareketinin menzilini Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki hedeflere doğru genişletiyordu.  Böylelikle Federal Almanya Cumhuriyeti (bugünkü Almanya y.n), sadece Avrupa çapında potansiyel bölgesel ve azınlık çatışmalarını kullanmaya yarayacak araçlara değil, aynı zamanda uluslararası kullanıma açık organizasyonlara da sahip duruma geliyor. (4)

 

Türkiye, 1984 yılında başlayan PKK’nın kanlı eylemlerinin şoku içerisinde neler olduğunu anlamaya çalışırken görüldüğü gibi yeni dünyanın efendileri azınlık ve bölgesel çatışmalara hükümet dışı örgütlerle yön vermenin hazırlığı içerisindeydi. Irkçı Nazi Almanların yönetimindeki FUEV gibi karanlık amacı olan kuruluşlarla ilişkili Tehdit Altındaki Halklar Cemiyeti, Rusya’dan Suriye’ye kadar pek çok yerde ortaya çıktı. Vitrine koydukları insancıl sloganları doğrultusunda Saddam’ın Halepçe’de yaptığı Kürt katliamını kınadı, Suriye’nin Kürtlerine arka çıktı. Söz ülkemizden açılınca her türlü insafı, dürüstlüğü bir kenara bırakan cemiyetin başkanı Tilmann Zülch, Atatürk’ü Hitler’e benzetti. Rumları, Pontus ve Kapadokya’dan sürme iftirasında bulundu. Şeyh Sait’in “Türkleştirme” politikasına karşı ayaklandığını öne sürerek Türkiye’yi bir de böyle suçladı. PKK’nın da aynı asimilasyona karşı bir hareket olarak ortaya çıktığını, “Kürdistan”ın ormanlarını yaktığını iddia etti.

 

Psikolojik harekâtın her şart altında ve kapsamının genişletilerek yapıldığını günümüzün Ukrayna krizine bakarak görmek mümkündür. Soğuk Savaş dönemi andırır bir şekilde Batı ile Rusya arasında kurulmaya çalışılan üstünlük şimdilik psikolojik hamlelerle yürütülüyor. Askeri harekâtın nerdeyse imkânsız olması nedeniyle sert kuvvetler sınırlı kullanılıyor. Buna karşılık ekonomik yaptırımlar ve basın-yayın yoluyla yıpratma-yıldırma operasyonlarına başvuruluyor. ABD’nin uluslararası krizlerin çözümünde sıkça öne sürdüğü NATO, arada bir yaptığı çıkışlarla kendisini unutturmuyor. Oysa kime sorulsa bilinen bir gerçekle Ukrayna’nın NATO üyesi olmaması nedeniyle mevcut konumundan öteye bir hamle yapamayacağı ortada duruyor. Rusya, ABD’nin baskısıyla yaptırım kararlarına uymaktan başka çaresi kalmayan Fransa ve Almanya’yı ciddiye almıyor. Çünkü enerji ve finans alanındaki ortaklıkları Rusya’ya belirleyici rol oynama üstünlüğü veriyor. Diğer taraftan Soğuk Savaş zamanında SSCB’yi, Çin ile diplomatik ilişki kurmak suretiyle yola getiren Nixon’ın taktiğini, ilginç bir girişimle Rusya, ABD’yi vurmakta kullanıyor. Asian Times’da Francesco SISCI, bu görüşünü Rusya’nın petrol üretiminin üçte birini ihraç ettiği Çin ile kurduğu ekonomik ortaklığı işaret ederek destekliyor. Kapalı kapılar ardında Rusya’nın finansal varlığını ABD’den Belçika’ya aktarmasının yarattığı mali etkiden söz ediliyor. Geldiğimiz noktada Rusya’nın, askersiz, silahsız ve sağlam dayanaklarla desteklediği psikolojik hamlelerle Batı karşısında dengeyi lehine çevirebileceğini görüyoruz.

 

Konumuza dönelim… Ermeni soykırım iddiaları başlangıçta pek çok Batılı için saçma geliyordu. O günlerin algısı henüz bugünkü gibi Türkleri 20.yy ilk soykırımının suçlusu olarak görmüyordu. Fransa’da bile Ermeni iddialarına karşı Türkiye’yi haklı bulanlar vardı. Çok değil, 1985 yılında yazar François-Xavier de VIVIE, bugün artık dile getirilmesi bile cesaret isteyen cümlelerle Ermeni soykırım iddialarının asılsızlığı ilan ediyordu. Başyazısında; Ermenilerin bölgede yarattıkları hassas durum nedeniyle başka bir yere nakledildiklerini, nakilleri sırasında Osmanlı’nın savaşta olmasına rağmen korunmaları için her türlü önlemi aldığını, bitkinlik ve hastalıklar nedeniyle yüzde 30 ile 40 kadarının yolda öldüklerini anlatıyor. Ve “hangi ülke böyle bir toplu katliam emrini verebilir?” diye soruyor. En can alıcı sorusunuysa sona saklıyor: “Hangi kollektif insanlık bu şartlar altında celladını, sadistini ve cehennem odalarını yaratmaz?” diyerek Ermenileri katliamdan sorumlu tutuyor. (5) Ne büyük kayıptır ki, Türkiye bu konuda da kendisine teslim edilen hakkını elinden kaçırdı.

 

New York Times gazetesinin muhabiri Cyrus L. Sulzberger’in 12.04.1977 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan Ermeni teröristlerin Türkiye’yi hedef alan eylemler gerçekleştireceklerine ilişkin haberde de benzeri düşünceler dile getiriliyor. Geçmişin acılarının terörle dindirilemeyeceğini söylüyor. ASALA’nın Kaliforniya’da iki diplomatımızı şehit etmesinden sonra kaleme alınan bu yazı, Ermeni iftiracılarının yalnızlığını ortaya koyuyor. Ayrıca dünyanın en büyük gazetelerinden olan New York Times’da böyle bir yazının çıkması bizim on binlerce dolar harcayarak gerçekleştiremeyeceğimiz bir psikolojik operasyonun kendiliğinden ortaya çıkmış şeklidir. Ne yazık ki, aradan geçen süre sonucunda Ermeni yalnızlığı, yürütülen psikolojik operasyonun başarısıyla Türk ve Türkiye yalnızlığına dönüştü.

 

Jeostratejik konumunun kendisine sunduğu nimetlerden çok külfetini taşıyan ülkemiz, irili ufaklı pek çok ülkenin, grubun psikolojik operasyonuna hedef olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında birer azınlık olanlar, imparatorluktan sonra bize komşu devlet haline gelmeleriyle birlikte hak ve soykırım iddialarına sarıldılar. Ekümenik patrik ve Konstantinapol sorunlarıyla bu konuda öne çıkan Yunanistan, ülkemizdeki Pontusçuluğun da destekçisi oldu. Hükümetlerinin resmi politikası olarak destek verdi. SSCB’nin dağılmasından sonra 1993 yılında burada bulunan Pontus asıllı Rumlar, büyük bir operasyonla Yunanistan’a götürüldüler. Batı Trakya’da kamulaştırılan Türklere ait arazi ve mülklere yerleştirildiler.

 

 1994 yılında Başbakan Papandreu’nun hazırladığı soykırım yasasını Karamanlis onaylayarak resmiyet kazandırdı. 19 Mayıs’ı “Pontus Soykırımı Anma Günü” olarak ilan etti. Bu tarih Türkiye-Yunanistan ilişkileri açısından önemlidir. Çünkü PKK o günlerde Türkiye’deki terör eylemlerinin şiddetini arttırmış, sivil ve turistik hedeflere yönelmişti. Ardı ardına çıkan orman yangınlarına yetişmek mümkün olmuyordu. Şaşkınlık kısa sürdü ve ormanların PKK’lı teröristlerin kundaklamaları sonucunda yandığı gerçeği ortaya çıktı. Teröristler kundakçılığı Yunanistan’da aldıkları eğitimle öğrendiklerini itiraf ettiler. Yunanistan’ın, PKK’ya verdiği desteğin sır olmaktan çıkması üzerine Türkiye, ikili ilişkilerinde ve uluslararası alanda yoğun bir diplomatik baskı uygulamaya başladı. Bunalan Yunanistan çıkışı karşı psikolojik operasyon yürütmekte buldu. Tam da bu dönemde Pontusçuluk, Yunanistan’ın karanlık dehlizlerindeki tozlu raflardan indirilip masaya kondu.

 

Siyasal iktidar ile Pontusçular arasında karşılıklı olarak etkileşim içerisinde gerçekleşen faaliyetler geniş bir kapsamda yürütülmektedir. Din ve kültür turları, turizm, festivaller ve kültürel faaliyetleri bu kapsamdadır. Başta Selanik olmak üzere Yunanistan’ın birçok şehrinde kurulu adında mutlaka Pontus, Sümela, Asia Minor ve Black Sea bulunan onlarca dernek bulunmaktadır. Bu dernekler Doğu Karadeniz halkından olan yerel sanatçıları, dans gruplarını Yunanistan’daki festivallere davet eder, onların Rumca ve Lazca şarkılarını yayınlayıp, piyasaya sürerler. Yunanlıların bazıları bir gün kendilerinin olacağı hayaliyle bebeklerini Türkiye’deki kiliselerde vaftiz ettirirler. Sonuçta büyük bütçelerle gerçekleştirilen etkinlikler yoluyla, halkın ve resmi kurumların gözünde Pontus rüyası sürekli olarak canlı tutulur.

 

Bitmedi… Annan Planı olarak bilinen ve Kıbrıs’ta iki toplumlu tek bir devlet için 2004 yılında yapılan referandum, Türk hükümetinin de razı olduğu AB’nin büyük bir propagandasına sahne oldu. “Yes be annem” sloganıyla Türk tarafı propagandanın etkisi altına alındı. AB, harcadığı büyük paralarla Türk tarafına evet dedirtti ancak aynı başarıyı Rum tarafında gösteremedi. Türk tarafında para ve propaganda işe yaramış, Rum tarafında Türk husumeti sökülememişti.

 

Kıbrıs’ı bir oldubittiyle bünyesine katan AB, istim arkadan gelsin misali ortaya çıkacak sorunların çözümünü sonraya attı. Neticede o gün geldiğinde hep yaptığı gibi Rumları da çözüme ortak etmek için zorlamak yerine Türklerin üzerine politika kurdu. Türkleri “Kıbrıslılaştırmak” üzere önce tarih bilincini yok etmekle işe başladı. (6) KKTC’de okutulacak tarih kitaplarından Atatürk ve Kıbrıs Barış Harekâtı çıkarıldı. Kitapları hazırlayan komisyonda tek bir KKTC’li tarihçiye yer verilmezken, basım masrafları karşılığında AB’nin 69 bin YTL ödediği ortaya atıldı. (7)

 

Daralan ekonomisiyle, yoğun sığınmacı akınına sahne olmasıyla ve artan yabancı nüfusuyla Batı dünyasında görülen yabancı düşmanlığının başlıca hedefi, İslam ve Müslümanlardır. Özellikle 11 Eylül’den sonra çeşitli çıkar çevreleri ve basın-yayın İslam’a ve Müslümanlara karşı doğan bu algıyı kışkırtmaktadırlar. Bir tek karikatür Hıristiyan ve Müslüman dünyasını karşı karşıya getirmeye yetmektedir. İş ve ekmek peşinden giderek Batı Avrupa ülkelerine yerleşen ilk Müslüman göçmenlerden gelen sonraki nesil Müslümanlar, bulundukları ülkeden vatandaşlık hak taleplerinde bulunuyorlar. Talepleri sadece eğitim ve iş ile sınırlı kalmıyor elbette. Kültürlerini yaşamak, yaşatmak ve yaymak, ibadet serbestliği istiyorlar.

 

Avrupa’da yaşayan 12,5 milyon (2001 rakamlarıyla y.n.) Müslüman için artık Avrupa doğmuş ve yetişmiş müminler olarak kimlikleri doğrultusunda İslam’ın yeniden tanımlanmasının zamanı. Alkol, faizle alış-veriş, demokrasi ve kişi hak ve özgürlüklerine karşı yasakları getiren geleneksel Kur’an esaslı bir çeşit Euro-İslam anlayışı bunun sonucudur. (8) 

 

Avrupalı İslam’a karşı Avrupa’nın asıl yerleşik halkında bir korku ve endişe temelli algı doğmuş oldu. Bu güvensizlik ve zihin bulanıklığı aynı zamanda Avrupalıya kendi kimliğini sorgulama ihtiyacını hissettirdi. 2005 yılında Belçika’nın Antwerp şehrinin kuzeyinde Müslümanların çoğunlukta bulunduğu Hollandstraat semtinde inşa edilen caminin minarelerinin yükselmeye başlaması Belçikalılarda huzursuzluğa neden oldu. Tepkinin en sertini ırkçı Vlaams Belang partisi ve lideri Filip DEWINTER gösterdi. Müslüman olmayan halkın tepkisi ve tartışmaya avukatların da girmesi üzerine inşaat durduruldu. Onlar için kiliseye birkaç adım uzaklıktaki cami kabul edilebilinir değildi.

 

Bu, Avrupalıların Müslüman göçmenler karşısında kimliklerini kaybetme endişesiyle karşı çıktıkları pek çok olaydan sadece birisiydi. Muhafazakâr partiler, Müslümanların Avrupa’nın laik kurallarını kabule ve asimilasyona zorlanmaları isteğini yüksek sesle dile getirdi. Onlara göre çok kültürlülük fikri başarılamazdı. İlk kez, birçok ülke geniş sığınmacı gettolarının varlığı hissetmeye başladı. Örneğin, İsveç’te nüfusun ’i olan 9 milyon kişi Kürt, Iraklı, İranlı ve Somalili Müslüman ülkelerden gelme göçmenlerdi. Kısaca Avrupalılar o çok öğündükleri kimliklerinin “İslamlaşan Avrupa” karşısında tehlike altında görmeye başladılar. (9)

 

11 Eylül 2001 günü küresel manada eski inanışların, politikaların, uygulamaların bittiği yerini yenilerinin aldığı bir milattır. El Kaide’nin bütün dünyayı uzun bir süre zihin felcine uğrattığı eylemleri, o güne kadar olan terör ve terörle mücadele anlayışında muazzam değişiklikler getirdi. Önce Amerika’da yaygınlaşan sonra da tüm dünyayı saran “ artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü bunun özlü anlatımıdır. Bir başka ülkede bulunduğuna bakılmaksızın terör neredeyse oraya saldırmak, demokrasi fakiri olduğu düşünülen ülkeye müdahale etmek, Almanya’yı bile gözetlemek, terörist olduğuna hükmedilen birini savaş gemisinde açık denizde aylarca sorgulamak, Bin Laden’i öldürüp denize atmak bu yeni dönemin unutulmazlarıdır.

 

11 Eylül’ün bir başka unutulmazıysa ABD’nin başlattığı psikolojik harekâttır. İnsanların zihnine kazımak üzere 9/11 şeklinde formüle edilen olayla ilgili olarak harcanan paranın ve planın büyüklüğünü anlamak için web’de yapılacak basit bir sorgulama yeterlidir. Bugün bile sürdürülen bu operasyonel çalışmayla Amerikalıların kırılan gururu ve sarsılan güvenleri onarılmaktadır. Diğer taraftan da yaratılan meşruiyetin arkasından dünyayı tek kutupluluğa sürüklemenin politikaları uygulanmaktadır. Bir taşla iki kuş ancak böyle vurulur.

 

11 Eylül milattır. Önce New York sonra Madrid ve Londra’da gerçekleşen kitlesel imhaya yönelik terör eylemleriyle birlikte, sert-aktif önlemler kadar psikolojik operasyonların da önemli olduğu gerçeği kavrandı. Hükümetler bu eylemlerin halk üzerindeki panik ve endişe etkisini yok etmek için hiç zaman kaybetmediler. Terörün kanlı yüzünü olabildiğince kamunun nazarından uzak tuttular. Soruşturmayı hızla sonuçlandırıp, kamuoyunu yeterince bilgilendirdiler. Metroların, havayollarının güvenli olduğu fikrini tazelediler. Eylemlerin devamının gelmeyeceğine halkı inandırdılar. Bazıları terörü ülkelerinden tümüyle uzak tuttular. Bu sayede turizm gelirlerini korumayı ve uluslararası kurum ve kuruluşların karargâhlarının ülkelerinde yerleşik oluşlarının devamlılığını sağladılar. Bu manada Avusturya yarattığı algı sayesinde dünyanın en güvenli ülkesi olarak kabul edilmektedir. Biraz geriden örnek verirsek; aynı güvenlik ortamının varlığını 1970’lerin Paris’i olan Beyrut için söylemek mümkün müdür?

 

Ne yazık ki, kendi topraklarında dışarıdan gelen bir terör eylemini ilk kez yaşayan ülkeler bile hızla ve etkin karşı önlemleri başarıyla uygularken aynı durumu kendi ülkemiz için söylemek çok zor. Dünyada kendi içinden çıkan terör örgütü sayısı en fazla ülke olan Türkiye’nin terörle mücadelesi, iktidar kavgalarına, bürokrasinin hırsına kurban edildi ve halâ da ediliyor.

 

Değerlendirme

 

Terörle mücadeleyi sadece silahlı, başarılamadığı takdirde müzakere olarak gören ülkemizde olumlu ve olumsuz yönleriyle algının ve psikolojinin yeri yeterince önemsenmemektedir. Yurt içinde ve dışında vazgeçilmez çıkarlarımızın korunmasında o hak ettiği yere konulmamaktadır. İkinci veya üçüncü derecelerde değerlendirilmektedir.

 

Yıllar önce hazırlanmış bir plan dahilinde içte bölücünün dışarıda egemen ülkelerin işbirliğiyle Türkiye bugün şiddetli bir deprem yaşamaktadır. Sonuç ortada:

 

Dilinden, kültüründen, dininden, örfünden kopuk Kürt nesli yetiştirildi. Geçmişiyle arasındaki köprüler atılmış olan bu nesil, egemenlerin fikirlerini taşıyor, kendisini Türk tehdidi altında hissediyor, bu nedenle hem kendisiyle, hem toplumuyla hem de ülkesiyle hep çatışıyor. PKK, uluslararası bir operasyonun yönlendirmesi altında kendi Kürtünü yaratıyor.

 

Daha dün A. ÖCALAN’ın cezaevinden serbest bırakılmasını ağzına alamayanlar, bugün onun bir halk kahramanı olduğunu, hatta Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiğini göğüslerini gere gere söylüyorlar. İşte bu iki asırlık sabır ve hiç sapma olmayan bir çalışmanın eserdir. İstenilen algının yaratıldığı, son derece kapsamlı bir psikolojik harekâtın başarısıdır!

 

(İbrahim Çevik tarafından kaleme alınan Algı Yönetimi ve Psikolojik Operasyon başlıklı makalenin ikinci bölümü olarak sunulmuştur. İlgili yazıya http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1124-algi-yonetimi-ve-psikolojik-operasyon adresinden ulaşabilirsiniz.)

 

Kaynakça

 

1. Küreselleşen Dünyada Güvenlik, Dr. Ömer URHAL, Adalet Yayınevi, 2. Baskı, s. 15.

2. A.g.e, s.154.

3. Avrupa’nın Etnik Parselasyonu, Hazırlayan Belgin MUNGAN, Yazı Görüntü Ses Yayınları, s.34. 

4.  A.g.e, s.67.

5. Historama, A Propos Du Génocide Arménien, 16 Juin 1985.

6. Cumhuriyet, 26 Mart 2007, Türkiye haritasında Rumca.

7. Cumhuriyet, 26 Mart 2007, Atatürk’süz Kitapları AB Fonluyor.

8. Time, December 24, 2001, Islam in Europe.

9. Time, February 28, 2005, Identity Crisis.

 

 

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1138-kurtculugun-ve-pkk-nin-halk-hareketi-oldugu-algisini-yaratma-sureci
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Sayfa 4094 kez görüntülendi.


Copyright © 2004 - 2014 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır. Aktif 1135 ziyaretçi bulunmaktadır. Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)