Dış Politika Araştırmaları Merkezi/ Amerika Birleşik Devletleri | 30 Aralık 2016

|

2016’da Halep’in İki Kaybedeni: “İnsanlık ve ABD”



Suriye’de son dönemde çatışma alanları Türkiye tarafından bakıldığında özellikle Fırat Kalkanı Operasyonu çerçevesinde El Bab’ın yakın çevresinde yoğunlaşırken, Halep’in doğu bölgelerinde Rusya destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kuvvetlerin özellikle hava bombardımanların artırmasıyla dünya gündemine oturmuştur. Halep’te yaşanan insanlık dramı bütün dünyanın yakından takip ettiği ne var ki birçok ülkenin müdahil olmadığı bir süreçtir olarak tarihte maalesef yerini almıştır. Halep’te yaklaşık 6 kilometrekare içerisinde sıkışan yaklaşık 45 bin kişinin tahliyesinin tamamlanmasıyla Halep tamamen Esad rejiminin eline geçmiştir. Bütün bunlar olurken Amerika Birleşik Devletleri ise çok alışılmadık şekilde sessizce beklemeye devam etmiştir.

 

Suriye’de iç savaş ilk olarak ABD’nin ve Batı tarafından harlanmış daha sonra bu ülkeler istediği sonucu alamaması neticesinde bölgede İran ve Rusya öne çıkmış bu sefer çatışmalar yeniden alevlenmiştir. İran’ın Suriye’yi kendisine esecek Arap Baharı rüzgarı için bir “son bariyer” olarak, öte yandan ise Rusya’nın Suriye tarafından Orta Doğu’da “son kale” olarak görmesiyle Türkiye’nin de 911 kilometrelik bir sınırı paylaştığı Suriye’de terör gruplarının oluşturmaya yaklaştığı hattı bardağı taşıran “son damla” olduğu fark etmesi bu ülkeleri harekete geçirmiştir. Koalisyon güçlerinin görece etkisiz hava operasyonlarından sonra bu üç devlet de sahaya inerek Suriye’deki gidişatı etkileyecek hamlelerde bulunmuşlardır. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu, Rusya’nın sert operasyonları ve İran’ın var olma iradesi bölgeye hava operasyonları ile kontrol etmeye çalışan ABD başta olmak üzere Batılı kuvvetleri de bir bakıma geri planda bırakmıştır. Öte yandan, Rusya ile İran Türkiye’yi El Bab’da zorlamamış, Türkiye de Halep’te muhalifleri açıktan destekleyerek süreci zora sokmak yerine tahliyeleri kolaylaştırmaya odaklanmıştır. Kaldi ki, Astana süreci öncesinde Rusya'nın Türkiye ile El Bab'a askeri kuvvetlerini sokması hem ABD'nin boşluğunu doldurma hem de Türkiye'yi yanında tutma girişimi olarak okunabilir.

 

ABD’de Ara Dönem - Suriye’de Sıcak Dönem

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde bilindiği üzere Kasım 2016’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna Donald J. Trump oturmaya hak kazanmıştır. 20 Ocak 2017’de Oval Ofis’teki görevine resmen başlayacak olan Trump, şu anda bir yandan ekibini oluşturmaya diğer yandan da yabancısı olduğu bürokrasi ve devlet işlerine alışmaya çalışmakta ve kendisine birçok konuyla alakalı bilgilendirme yapılmaktadır. ABD Başkanı Barack Obama yönetimini Orta Doğu konusunda sertçe eleştiren Trump, Suriye ile ilgili politikalarının ipuçlarını kampanya döneminde açıkça ortaya koymuştur.

 

Önceki dönemler gibi Orta Doğu’ya demokrasi götürme vurgusunun tersine bir üslup belirleyen Trump, bölgedeki otoriter liderlere ilişkin bilindik Amerikan tonunda açıklamalar yapmamış, asıl sorunu terör olarak gündeme getirmiştir. Suriye özelinde ise Obama dönemi gibi Esad yönetimini sert ve direk hedef alır şekilde hedef almamıştır. Bu durum aslında değişimden çok son birkaç yıldır yavaş yavaş değişime uğrayan ABD’nin Suriye politikasının bir sonucu olarak da görülebilir. Özellikle, Irak ve Afganistan Savaşı sonrası Orta Doğu’ya müdahalelere mesafeli bakan Amerikan halkı Suriye’de rejim değiştirme sürecinin kendi savaşlarının olmadığı fikrini sandıkta bu vesileyle teyit etmiştir de denebilir.

 

Obama’nın ikinci döneminde Suriye ile ilgili net bir duruş ortaya koyamayan ABD, Obama’nın başkanlığı biterken de aynı tutumu izlemektedir. Obama son günlerinde tartışılacak bir operasyon içerisinde bulunmayı tercih etmezken bölgede Amerikan etkinliği gerilemiştir. Burada Suriye iç savaşının devam ettiği dönemde ABD’nin hem kendi kırmızı çizgilerinin arkasında duramaması hem de bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’nin kırmızı çizgilerine özenle yaklaşmaması büyük etkenlerdendir. Türkiye’nin özellikle son aylarda ısrarla üzerinde durduğu terör örgütü YPG tehdidine karşın ABD, bölgedeki kara operasyonlarını tamamen PYD/YPG’ye ihale ederek Suriye politikasına devam etmiştir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzey hattından terör gruplarının temizlenmesi için başlattığı operasyona Türkiye içerisindeki üsleri kullanan koalisyon güçlerinin dişe dokunur hiçbir olumlu katkı yapmaması Türkiye’nin tavrını da Batılı kuvvetlere karşı soğutmuştur. Buna ek olarak, 15 Temmuz’da Türkiye’de yaşanan hain darbe girişiminde İncirlik’in rolü ile ilgili iddialar da ilişkilerin mesafeli bir hal almasında pay sahibi olmuştur.  ABD’nin muhaliflere yolladığı silah yardımının azalması bu grupların etkinliğini de alt seviyelere indirmiştir. Şu anda Koalisyon Güçlerinin sahadaki etkinliği kaybolmaya yüz tutmuştur. Bunu Rusya ve İran iyi değerlendirmiş ve kendi nüfuz alanını rejime verdikleri destekle genişletmiştir.

 

Terör örgütü Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı sadece hava operasyonlarının tam anlamıyla tehdidi kökünden kazımayacağı ilk andan bu yana bilinmektedir. Amerikan askerlerinin karadan girmemesi Obama’nın bir strateji olarak şekillenmiş olmakla birlikte ABD’nin çoğu PYD/YPG’ye danışmanlık yapan sadece yaklaşık 300 askeri Suriye’dedir. ABD, Suriye’de bir uçuşa yasak bölge oluşturulması seçeneğini gündeme getirmekten çekinmiş, gittikçe kötüye giden sürece geç müdahil olmuş ve S-300 füzelerini Suriye hava sahasına konumlandıran Rusya’nın da müdahil olmasıyla rejimin hava operasyonları Suriye’deki iç savaşın ilk merhalelerinde kayda değer bir ilerleme sağlayan muhaliflerin aleyhine dengeyi değiştirmiştir. ABD’nin İsrail ile yaşadığı sorunlu ilişkisini ve İran ile kısa süre önce yaptığı nükleer anlaşmanın yarattığı ılımlı havada İran da kendini serbest hissedince tamamen devreye girmiştir. Uzun süredir kuşatma altında olan Halep’in doğusunun tamamen Esad rejiminin eline geçmesi ise bir kırılma noktası olmuştur. ABD’de başkan değişikliğinin ara dönemi yaşanırken bütün bu olayların somut çıktısı Moskova’da Türkiye – Rusya – İran troykasının masaya oturarak kaleme aldıkları Moskova Bildirgesi olmuştur.

 

Halep Düşerken ABD’den Tepkiler…

 

Moskova Bildirgesi, ABD içerisinde birçok kesimin tepkisini toplamış ve Suriye’deki sürecin yeterince iyi yönetilmediği ile ilgili tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Özellikle ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin 23 Aralık 2016 tarihindeki şu sözleri ABD içerisinde durumu betimlemeye yetecektir: “Dışişleri Bakanı’na soracak olsaydınız, size Suriye’de içinde bulunduğumuz durumdan dolayı nasıl hayal kırıklığı yaşadığımızı söyleyecek ilk kişi olurdu. Bizim Suriye’de politik bir geçiş sürecine ulaşma, Suriye halkının sesinin duyulacağı, daha iyi, daha güvenli ve birleşik bir Suriye diplomatik konusundaki diplomatik girişimlerimiz başarılı olmadı.”[1] Kirby’nin açıklamasının yanı sıra ABD içerisinde Suriye’de daha aktif olunmasına ilişkin açıklamalar yapan Cumhuriyetçiler de Halep’teki tepkisizliği bir yenilgi olarak okumuşlardır. Önceki dönemlerde başkan adayı da olan Cumhuriyetçi Senatör John McCain yaptığı açıklamasında “Suriye’de risk aldıklarını; ama henüz bir şey yapmadıklarını”[2] vurgulamıştır. Amerikan basını da yakından incelendiğinde Halep’in ABD’nin etkinliğinin kaybolmasında son derece kritik bir süreci temsil ettiği görülecektir. ABD’nin Esad rejimine bir karşılık vermemesi bir yana dursun kuşatma altındaki Halep’teki insanların tahliyesi için de devreye girmemesi ve süreci uzaktan izlemesi askeri açıdan geriye düşmesinin yanı sıra insani değerler ve ahlaki açıdan da sorgulanmasına yol açmıştır.

 

Değerlendirme

 

Bu bağlamda tabiri caizse ABD, hava operasyonlarında IŞİD’i yok edeceği konusunda  “yüksekten uçmuş” ve muhalif gruplara sadece silah yardımı yaparak, sahada “ayakları yere basmamıştır”. Hava operasyonları terör sorununa çare olmamış, bunun yanı sıra Rusya tarafında da olaylara müdahil olmaması açısından caydırıcı herhangi bir tesir yaratmamıştır.

 

ABD kendi penceresinden baktığında Suriye’deki savaşı kendi savaşı olarak görmemiş, Moskova’da masaya oturan üç devlet de Suriye’de çeşitli sebeplerden ötürü kendini alakadar hissetmesine sebep olan bir nokta bulmuştur. Genel manada aralarındaki asıl fark da bu olmuştur. ABD’nin bu vakitten sonra Rusya’nın kontrolünde büyük pay sahibi olduğu bölgelerde muhaliflere verdiği desteği artırması olası gözükmemektedir. Bu hem Rusya’nın net şekilde kontrolünü artırdığı bölgelerden çıkmasını sağlamayacak, üstüne Rusya’nın tavrını sertleştirecektir ki, olası bir sert cevabın da muhaliflere büyük zararı olacaktır. Halep’in düşmesinin aynı zamanda ABD’nin etkinliğinin düşmesi olarak yorumlanması şaşırtıcı bir durum değildir. Bu vakitten sonra ABD süreci tersine çevirmek istese çok büyük bir askeri ve mali yük demektir ki, bir “iş adamı” olan Trump’ın bunu göze alması mümkün gözükmemektedir.

 

Obama dönemi masa başında yer alamamışsa da Suriye’deki genel politika son süreçte ABD’nin yeni seçilen başkanı Trump döneminde beklenen eksenin uzağında değildir. Bu noktada 20 Eylül 2016 tarihinde Obama’nın Birleşmiş Milletler (BM) 71. Genel Kurul konuşmasında “Suriye gibi bir yerde nihai bir askeri zaferin kazanılamayacağı, yoğun bir diplomatik faaliyete devam edecekleri”[3] ifadesinin bir benzerine Suriye mutabakatının ikinci maddesindeki “İran, Rusya ve Türkiye, Suriye krizinin askeri bir çözümünün olmadığına inanmaktadır”[4] cümlesinde rastlanması da tesadüf sayılmamalıdır. Dolayısıyla buradan tarafların tutumlarının giderek birbirine yaklaştığı fark edilmektedir.  Nitekim, Suriye’de ateşkes ile ilgili Rusya ve Türkiye garantörlüğündeki mutabakatı ABD’nin iyimser bir gelişme olarak görmesinin sebebi buradan bakıldığında daha net anlaşılacaktır.

 

Trump’ın ekibinde CIA Başkanı olarak düşündüğü Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapacak Micheal Flynn’in özellikle İran’a mesafeli olduğu hesaba katıldığında İran’ın Suriye üzerinde etkisi artması çekince yaratacaktır. Özellikle önlerinde İran’ın nüfuzunu artırdığı Irak örneği varken bu sefer denklemi kurarken hassas nokta Türkiye ve Rusya’dan ziyade İran olacak gibi gözükmektedir. Özellikle İsrail ile ilişkilerin de Obama döneminden daha sıcak olacağı göz önünde bulundurulduğunda İran etkisinin bölgede azaltılması hedeflenecektir. Bu noktada Trump’ın IŞİD ile mücadelede kayıtsız şartsız bir ortaklık benimsemesi olası değildir; ama bu, İran sebebiyle ABD’nin masaya oturmayacağı manasına da kesinlikle gelmemektedir. Yine, 35 Rus diplomatın ABD tarafından “persona non grata” ilan edilmesine de Suriye’ye etki edecek bir konu olarak anlam yüklenmemelidir.

 

Taraflar artık birbirleriyle acımasız şekilde rekabetin hiç kimseye fayda sağlamayacağını görmeye başlamaktadır. İlerleyen süreçte rekabet artık sınırları çizilmiş bir ortaklık içerisinde devam edecek gibi gözükmektedir.

 


[1] ABD’den Suriye İtirafı, http://www.hurriyet.com.tr/abdden-suriye-itirafi-40314981, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2016.

[3] Address by President Obama to the 71st Session of the United Nations General Assembly, https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2016/09/20/address-president-obama-71st-session-united-nations-general-assembly, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.

[4] Joint Statement By The Foreign Ministers Of The Islamic Republic Of Iran, The Russian Federation And The Republic Of Turkey On Agreed Steps To Revitalize The Political Process To End The Syrian Conflict, Moscow, 20 December 2016, http://www.mid.ru/ru/foreign_policy/news/-/asset_publisher/cKNonkJE02Bw/content/id/2573489?p_p_id=101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw&_101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw_languageId=en_GB, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.

 

 

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1336-2016-da-halep-in-iki-kaybedeni-insanlik-ve-abd
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Sayfa 2032 kez görüntülendi.


Copyright © 2004 - 2014 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır. Aktif 1135 ziyaretçi bulunmaktadır. Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)