Dış Politika Araştırmaları Merkezi/ Avrupa Birliği | 05 Ocak 2017

|

Göçmen Krizi Batı'da Kimlik Krizine mi Sebep Oluyor?



Dünyanın pek çok yerinden pek çok sayıda insan hızla artan ve uzun süren çatışma ortamları, baskı, çeşitli kriz ve büyük yaşamsal çıkmazlar nedeniyle yurtlarını terk etmek zorunda kalmış ve kendilerine refahı ile dikkat çeken  diğer ülkeleri, özellikle de Batı’yı hedef görmüştür. Batılı yasa koyucular ve toplumlar da en temel ve en büyük göç ve iltica akını ile 2015’in ortalarında başlayıp  hiç memnun olmadıkları bir şekilde yüzleşmiştir. Bu kriz sadece hedef ülkelerde değil, Türkiye gibi göç güzergahlarındaki köprü ülkelerde de belirgin bir şekilde hissedilmekte olsa da göç konusu özellikle Batı dünyasında birçok konuya etki etmiş, bu husustan doğan toplumsal rahatsızlıkların ortaya çıkması gecikmemiştir. Batı medyasında da sıklıkla gündeme gelen Avrupa ve genel anlamda Batı'da büyük yankı bulan Donald Trump'ın ABD başkanlık zaferi ve İngiltere'nin Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılma kararı almasının (Brexit) göçmen kriziyle doğrudan ilişkilendirilmesi, meselenin Batılı toplumlarda bir travma gibi algılanmaya başladığını göstermektedir. 

 

Küreselleşmenin de etkisiyle krizlerin ve her türlü etkisinin dünya çapında hissedildiği çağımızda kasten ya da kasıtsız olarak oluşturulan toplumsal algıların toplumları, iç ve dış siyaseti dolayısıyla da ülkeler arasındaki ilişkileri doğrudan etkilemektedir. Tüm dünyada ve özellikle de ülkemizde en kanlı haberlerin gündemimizi sarsmaya devam ettiği, terörün her anlamda evrilirken canımızı sürekli ve daha çok yaktığı bu süreçte dikkatle incelenmesi gereken en temel hususların başında şüphesiz ki toplumsal hafızaya etkileri gelmektedir. 11 Eylül’ün yarattığı travma sonrasında uluslararası ilişkilerde gündemimizi yoğunca meşgul eden terör tartışmaları gibi şimdilerde de özellikle Batılı ülkelerde göç konularının siyasi kampanyalardan sosyal hayata birçok alanda olumsuz algılandığı gözlemlenecektir. Bu nedenle Batı ve Doğu arasındaki halihazırdaki ayrışmanın giderek daha da derinleşmesine sebep olması bakımından yakından incelenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla kanaatimizce meselenin göçmen krizinden ziyade Batılı toplumların üzerinde oluşan/oluşturulan algı açısından travma olarak tanımlanmasında sakınca görülmemiştir.

 

Periyodik olarak Avustralya’dan ABD’ye ve Avrupa’ya gelişmiş pek çok ülkenin göç meselesinin olumsuz yönlerini gündemlerine taşımaları meselenin tarafları arasındaki görüş farklılıklarını derinleştirmektedir. Öyle ki seçim kampanyasını koyu bir göçmen karşıtı retoriğe dayandıran ABD’nin Başkan adaylarından Donald Trump’ın sürpriz başarısı göçmen karşıtı politikaların başarısı olarak algılanmıştır. Bu ise sadece ABD’deki değil, tüm Avrupa’daki benzer rahatsızlıkların yine tüm Avrupa’da benzer sonuçlar doğurabileceğinin işareti olmuştur.

 

2016 Haziran’ında Brexit olarak bilinen İngiltere’nin beklenmedik bir şekilde Avrupa Birliğinden çıkma kararı ve ABD Başkan adaylarından Donald Trump’ın başkanlık seçimlerindeki sürpriz başarısı sadece bu yılın iki büyük popülist zaferi olarak tarihe geçmekle kalmayıp, Batı’da büyük bir kimlik krizi yaratmıştır. Bu başarılar liberal demokratik toplum değerlerini paylaşan ortak paydayı derinden sarmıştır. Batı’da göçe, farklılıklara ve uluslararası işbirliğine açıklık gibi uzun yıllar boyunca tartışılmamış ve üzerinde konsensüse varılmış prensipler yerinden oynamıştır.

 

Avrupa’dan Brexit ile yükselen Avrupa’ya yönelik endişeler göçmen krizinin sadece dışarıdan Avrupa’ya gelen Ortadoğulular ya da “diğerleri” değil, Avrupa’nın kendi içinden bile gelenlerden duyulan rahatsızlık olarak algılanmıştır. Bu algının oluşturduğu dalga ise Atlantik’i sarsmış, adaylığı bile başlangıçta dikkate alınmayan bir başkan adayı olan Trump göçmen karşıtı sert politikalarıyla Başkanlık zaferini göğüslemiştir. İki kampanyada da birbirinden farklı amaçlar için yapılmış olsalar bile zaferi getiren göçmen karşıtı söylemler olarak algılanmakta, bu ise başka popülist hareketleri harekete geçirebilmesi bakımından sembolik bir değere sahiptir.

 

Avrupa genelinde yabancı karşıtı veya İslamofobik partilerin hızla güçlenerek seçimlerde başarılarını arttırdıkları ortadadır. Öyle ki, Almanya’nın radikal sağcı partilerinden Alternatif Almanya Partisi’nin yıldızı, tüm sönük geçmişine rağmen parlamış, 16 Alman federe devletinden onunda temsil edilmekte ve 2017’de ise ilk federal zaferi için çalışmaktadır. Danimarkalı koalisyon hükümeti ise yine göçmen karşıtı bir parti olan ve 2015’te ülkenin en büyük ikinci partisi haline gelen Danimarkalı Halklar Partisi (DPP)’nin desteği ile yasama yapabilmektedir. Tarihin en “özgür, açık” ülkeleri arasında iddialı bir geçmişi olan İsveç’te de sağ kanattan İsveç Demokratları kamuoyu yoklamalarında yüzde 20’lere tırmanmayı başarmıştır. Bunun sebebi ise yine genel anlamda 2015 yılında sığınmacı başvurusunun Almanya’daki kişi başına düşen sayının iki katı kadar olması olarak görülmektedir.

 

Bu siyasi başarılar yereller ve sonradan gelenlerin, göçmen ve kabul eden toplumların, genç ve yaşlıların, küreselleşmenin kazanan ve kaybedenlerinin arasındaki çatlağın giderek büyümesine yol açmaktadır. Dolayısıyla tehlike sadece dışarıdan gelenleri değil içerideki yabancıları da kapsamaktadır. Popülarizmin yükselişinin altında yatan sebebi ekonomik güvensizlik ve kültürel endişelere dayandıranlar artık bunların hep birlikte bir etmen olduğu görüşünü ileri sürmektedir. Toplumlardaki büyüyen “diğerleri” algısı, kendilerinin geride kalmasına sebep olanlar ya da kendileri geride kalırken ilerleyenler olarak algılanmaya başlamıştır. Bu bakımdan Donald Trump’ın seçim vaatlerinden biri olan yasal olmayan sınır geçişleri ve Müslümanların ülkeye girişlerinin yasaklanmasıyla unutulmuş çalışan kesimin “kontrolü geri kazanması” vaadi ve Marine Le Pen’in Fransızlara yaptığı “sınır hakimiyetini yeniden kazanma” ve kendi ulusal çıkarlarını savunmaları için köklü kültürel asimilasyon çağrısı sadece göçmenleri değil azınlıkları da yakından ilgilendirmektedir. Öte yandan 11 Eylül sonrasında tespit edilen 345 cihatçı teröristin yüzde 77’sinin ABD doğumlu ya da vatandaşı olduğu tespiti uluslararası ilişkilerdeki temel dinamiklerin yerinden sarsıldığı ve adeta dünya çapında başta terör algısı olmak üzere yeni bir döneme girildiği 11 Eylül saldırısından sonra terörü dışarıda aramaya dayanan anlayışın yeniden gözden geçirilmesinin gerektiğini ortaya koymuştur.[1] Dolayısıyla şimdiye kadar tanımlanan terör, güvenlik ya da sorun tanımlamaların daha karmaşık bir hal aldığı ortadadır.

 

Bu açıdan bakıldığında Batı’da politika yapıcıların toplumları başarılı bir şekilde ekonomik ve kültürel endişelerini harmanlayarak ulusal bir tehdit yaratabildiklerini ve seçicilerin artık tanıyamadıkları kendi ülkelerinde “diğerlerinin” gerisinde kaldıkları korkularını körükleyebildikleri ortadadır. Göç hareketlerinin durdurulamaması ve mülteci sayısının giderek artması konunun ulusal ve uluslararası gündemlerden düşmesinin önüne geçmekte ve sorunu küresel bir mesele olarak sıcak tutmaktadır. Bu ise büyük bir ekonomik krizi geride bırakmaya çalışan veya krizle mücadele etmeye devam eden Batılı ülkelerde sorunların sebebi olarak görülmeye başlanmıştır. Avrupalı hükümetler de bu akınlardan korunma yolunu tercih ederek, daha fazla içe kapanmaya yönelmektedir.

 

Devam eden göç olaylarının yanında sığınma talepleri reddedilenler (returns) de endişe yaratmaya başlamıştır. Bunun çözümü de yine Türkiye ve AB arasında Mart 2016’da yapıldığı üzere Geri Kabul Anlaşmalarında görülmüştür. Avrupa’nın kendi içerisinde ise başka bir yöntem kullanılmaktadır. Almanya örneğinde olduğu üzere, 2015’te varılan anlaşmaya göre Kosova, Arnavutluk ve Kardağ gibi ülkelerin güvenli kaynak ülkeler olarak belirlenmesiyle bu ülkelere geri gönderim işlemlerinin daha aktif bir şekilde sürdürülmesi hedeflenmiştir. Tüm bu uğraşlara rağmen sadece Almanya’da 2016 yılında yarım milyondan fazla insan sığınma talepleri reddedildiği halde ülkeyi terk etmemiştir. Geçtiğimiz yılın en fazla sığınma talebi ile Avrupa’ya başvuran ülkelerinin başında gelen Afganistan ile Almanya, İsveç, Finlandiya ve AB geri kabul anlaşması imzalamış benzer bir süreç Nijerya, Ürdün, Tunus ve Mali gibi ülkelerle de sürdürülmüştür. Hatta Afganistan ve AB arasındaki geri kabul süreci komşu ülkeleri İran ve Pakistan’ı harekete geçirmiş ve benzer anlaşmalar imza edilmiştir. Bunun neticesinde ise sadece 2016 yılında bir milyona yakın Afgan, İran ve Pakistan’dan geri gönderilmiştir. Yine istenmeyen göç ve sığınmacı akınlarını önlemek üzere kaynak ülkelerle vize anlaşmaları yapmak veya doğrudan yatırım ABD gibi Avrupa’nın da gündeminde yer almaktadır.

 

Olası Neticeler Ürkütücü

 

Trump’ın ABD Başkanlık seçimlerindeki sürpriz başarısının düşen ilk domino taşı olma olasılığı Batıda yaklaşan seçimlerin akıbeti bakımından dikkatle çalışılması gereken önemli bir husustur. Zira 2017’de hem Fransa’daki başkanlık seçimleri hem de Hollanda’daki genel seçiler için aşırı sağcıların oldukça iddialı oldukları görülmektedir.  Fakat kanaatimizce Batı’daki bu popülizmin şimdilik etki alanı göçmen politikaları üzerinde olacaktır. Batı’daki siyasi kültüre ve tarihe bakıldığında aşırı sağcı partilerin koalisyon kurmadaki başarısızlık ya da isteksizlikleri dikkat çekecektir. Bu bakımdan 2017’de Batı dünyasında yapılması planlanan seçimlerde popülist siyasetin hükümetlerin dışında kalarak veya hükümetlere etki ederek göçmen kısıtlamalarında etkili olabilecekleri öngörüsünde bulunmak mümkün olacaktır. Bunun ise en büyük örneği Brexit kampanyasında anahtar bir rol oynayarak parlamentoda sadece bir koltuğa sahip olmasına rağmen kampanyanın başından zafere kadar adeta kaderini belirleyen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP)’dir. Tarih boyunca açıklığıyla bilinen İskandinavya ülkelerinin sığınmacılara sağladıkları sosyal yardımların düşmesi, sığınmacı akınlarının önüne geçme politikalarından sadece bir tanesidir.

 

Batı’daki bu iki popülist zaferin maalesef en kaçınılmaz sonucu ise Batı siyasetinde göçmen karşıtı politikaların normalleşmesi olmuştur. ABD’de büyük partiler tarafından daha önce hiçbir zaman yabancı karşıtlığı üzerine kurulmuş, hatta belki de sadece bu söylemin kazandırdığı, bir kampanya yürütülmemişti ve belki de böyle bir kampanya ile başarı elde edilebileceği dahi düşünülmemişti. Trump’ın yasadışı göçmenlerin ve onların ABD’de doğan çocuklarının sınır dışı edilmesi, göçmenlere ideolojik test uygulanması gibi kampanya vaatleri şu anda Amerikan basınının ve ABD siyasetinin gündemindeki en birincil konular olarak tartışılmaya devam etmektedir. Avrupa’da ise, hiç beklenmedik bir şekilde Alman Şansölyesi Angela Merkel’in de katıldığı üzere, burkanın yasaklanmasına yönelik çağrılar hızla artmaktadır. Tüm bunlara rağmen 2016’nın son çeyreğinde Pew Research Center’ın AB genelinde yapmış olduğu bir ankette Avrupa genelinde halkın halen farklılıkları iyi yorumladığı gözlemlenmiştir.[2] Yunanistan ve İtalya dışındaki AB ülkelerinde anket sonuçlarında şaşırtıcı bir şekilde farklılıkların zenginlik olduğu yönünde bir sonuç çıkmıştır. Buna karşın Almanya, Fransa ve Hollanda’da 2017’de yapılacak seçimlerde de göçmen korkularının üzerine gidilmesi ve bu korkuların seçim kampanyalarında sıklıkla gündeme gelmesi beklenmektedir.

 

Öte yandan, Brexit ve Trump’ın başkanlık zaferi ile taçlanan Batı’da yükselme eğilimindeki popülizm her ne kadar endişe ile takip edilmeli fakat popülizmin Avrupa’da yeni bir olgu olmadığının, 1980’lere kadar Avrupa’nın bir parçası olduğunun da farkına varılması gerekmektedir. Batı’daki popülizmin istikrarında şüphe edilmeli ama yakından takip edilmelidir. Zira İsviçre’deki yine göçmen karşıtı bir siyasi parti olan İsviçre Halkları Partisi de 1999’dan beri yüzde 20’lik desteği elinde tutmaktadır. Avusturya’daki Özgürlükçü Parti (FPO) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mayıs ayında ilk turda kazandığı zafere karşın Aralık ayındaki ikinci turda Yeşillere karşı kaybetmiştir. Avusturya, İkinci Dünya Savaşından bu yana aşırı sağcı ilk lideri seçmemiş olsa da FPO, kendilerini zafere yaklaştıran, çoğunluğu 30 yaş altı seçmenlerinin yani bir sonraki jenerasyonun desteğini çoktan kazanmıştır.

 

Değerlendirme

 

Göçmen krizi küreselleşmenin tek ve esas sorunu olmasa da görüldüğü üzere toplumların korkularını ifade eden bir gerçeklik olarak büyümeye devam etmektedir. Türkiye’yi de her açıdan yakından ilgilendiren, Batı olarak ifade ettiğimiz genelde ise ABD ve Avrupa ülkelerinde değişen toplumsal algıların bir kimlik arayışına sebep olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bu husus, toplumlar yaşadıkları korkuların temelinde göçmen konusunu görmeye devam ettikçe giderek büyüyeceğe/büyütüleceğe benzemektedir. Bu bakımdan 2017’ye girdiğimiz şu günlerde dönüp 2016’ya bakıldığında toplumlar açısından çatışan politik öncelikler ve kargaşa yılı olarak görülecektir. Sınırları koruma politikaları, başarısız entegrasyon ve kontrol çalışmaları, kaynak ülkelerden gelen sığınmacıların kaçış sebeplerinde herhangi bir değişim yaşanmaz ve bu ülkelerdeki halihazırdaki krizlerin sona erdirilmesi için yatırımlar hızlanmazsa 2017’nin de aynı sorunları daha derin bir şekilde önümüze koyması beklenmektedir.

 

 

 


[1] “77% of terror plots are motivated by Islamic jihad doctrine”, https://www.jihadwatch.org/2013/08/77-of-terror-plots-are-motivated-by-islamic-jihad-doctrine, Erişim Tarihi: 27.12.2016

[2]Jacob Poushter, “European opinions of the refugee crisis in 5 charts”, http://www.pewresearch.org/fact-tank/2016/09/16/european-opinions-of-the-refugee-crisis-in-5-charts/, Erişim Tarihi: 26.12.2016

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1341-gocmen-krizi-bati-da-kimlik-krizine-mi-sebep-oluyor
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Sayfa 927 kez görüntülendi.


Copyright © 2004 - 2014 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır. Aktif 1135 ziyaretçi bulunmaktadır. Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)