Dış Politika Araştırmaları Merkezi/ Amerika Birleşik Devletleri | 06 Ocak 2018

|

“Trump’ın Kırmızı Kitabı”nda Neler Var?



18 Aralık 2017 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi dünyayla paylaşılmış ve konuyla ilgili ABD Başkanı Donald Trump açıklamalarda bulunmuştur. “ABD’nin kırmızı kitabı” olarak da nitelendirilebilecek 55 sayfalık metin aslında Trump’ın kampanya sürecinde verdiği vaatlerin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Genel anlamda, metne bakıldığında Çin ve Rusya, ABD’nin küresel ölçekte rakipleri olarak “revizyonist güçler” (“revisionist powers”) biçiminde tanımlanmakla birlikte Kuzey Kore ve İran gibi “haydut devletler”den (“rogue states”) gelecek tehdidin altı çizilmiş durumdadır. Metinde üzerinde durulan asıl konu; Amerikan kapitalizminin güvenliğidir. Bu tutum net olarak “ABD’nin ulusal güvenliği ekonomisinin güvenliğidir” sözleriyle özetlenmiştir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde “Çin” 23, “Rusya” 17, “Kuzey Kore” 12 ve 1 defa da “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” olarak toplam 13, “İran” 12 ve “IŞİD” 12 defa geçmektedir. Burada, ABD’nin tehdit algıları açısından incelendiğinde ilk bakışta kayda değer bir sıralama karşımıza çıkmaktadır. Çin’in bu denli fazla gündemde olmasındaki etmen son yıllarda ülkenin çok büyük orandaki büyüme oranları ve belgenin ekonomiye verdiği ağırlıkla beraber düşünüldüğünde anlaşılacaktır.

 

Ayrıca, ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama döneminde Küba ile ilgili açılımdan bahsedilmekteyken şimdi Küba ve Venezuela “çağdışı solcu otoriter modeller” (“anachronistic leftist authoritarian models”) olarak görülmüştür. Strateji belgesi bir bakıma İran ve Küba ile girişilen açılım süreçlerinin artık devam etmeyeceğini de böylece belgelemektedir. Bu noktadan bakıldığında üslup, Soğuk Savaş dönemindeki Amerikan retoriğine çok yakındır.

 

Terörizm konusunda, ABD’de önceki dönemlerdeki tavrı ile karşılaştırma yapıldığında George W. Bush’a yakın, Barack Obama’ya daha uzak tipik Cumhuriyetçi bir anlayış görülmektedir. 2000’lerin başında George W. Bush döneminde terörizm dünyanın her yerinden gelebilecek şekilde kurgulanmış, bu şekilde ABD’nin dünya genelinde müdahaleci bir politikasının altyapısı hazırlanarak dönemin stratejisi ve Irak ve Afganistan işgaline giden yol oluşturulmuştur. Dönemin ön alıcı ve önleyici eylemlerine benzer olarak Trump da barışın güç ile sağlanacağını söyleyerek müdahalenin önünü açmıştır. Bunun pratikteki göstergesi; Trump’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın kimyasal gaz kullanımdan sonra yapılan hava operasyonu yapılması emridir. ABD, Bush döneminden farkla hem maliyeti hem de önceki Irak ve Afganistan tecrübesinden aldığı dersle ordusunu sokmamış, ABD’nin varlığını hatırlatacak kısa süreli harekatlara yönelmiştir.

 

Trump’ın propaganda sürecinde benimsediği İslam karşıtı üslubun yansıması ise terörizmin genelde “cihatçı” (“jihadist”) sıfatıyla “cihatçı terörizm/teröristler” (jihadist terrorism/terrorists) olarak kullanımı olarak kendini göstermiştir. Belgede ABD’ye karşı en büyük terör tehlikesinin cihatçı terör örgütlerinden geldiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım, ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıması, Trump’ın Müslüman göçmenlere karşı söylemleriyle birleştiğinde radikal akımların güçlenmesine sebep olacaktır.

 

Trump’ın stratejisi belgesinde önceki dönemlerdeki demokrasiye atıflar bulunmakla birlikte demokrasinin bir müdahale aracı olarak kullanması konusuna nispeten daha az rastlanmaktadır. Trump’ın “Önce Amerika” (America First) düşüncesinden hareketle “ilkeli realizm”e (principled realism) dayandırılan strateji belgesi, demokrasiye yer vermekle birlikte aslında herhangi bir ideolojiden bağımsız olarak vatandaşlarına refah sağlayan güçlü ülkelerin dünyada barışı sağlayabileceğinin altını çizmektedir. Buradan hareketle, ülkenin demokrasisinden ziyade önemli olan ABD’nin gücü olduğunu sonucuna ulaşılabilir.

 

Belgedeki diğer unsur; küreselleşmenin ve doğurduğu sonuçların Trump tarafından yorumlanma biçimidir. Obama döneminde iklim değişikliği, bulaşıcı hastalıklar, gibi küresel konuların yeri fazlayken, bu yeni strateji belgesinde daha zayıf işlenmiştir. ABD’de göçmenler ile ilgili politikalar açısından ise durum önceki strateji belgesiyle taban tabana zıttır. Obama, göçmenleri “ülkelerini enerjileri ve girişimcilik yetenekleri ile yenileyen” bir kitle olarak tanımlarken Trump’ın stratejisi, göçmenlerin Amerikan tarihinde yaptıkları katkıları anladıklarını ifade ederek yasadışı göçün ABD’ye ekonomik olarak yük olduğunu, Amerikan işçilere zarar verdiğini, kamu güvenliğine karşı riskleri barındırdığını, kaçakçılar ve diğer suçluları güçlendirdiğini vurgulamıştır. Başkanlık seçimleri döneminde de Obama’nın Meksika sınırına duvar öreceği konusu çokça tartışılmıştır; şimdi bu konu belgede sınırların korunmasına ilişkin tedbirlerin artırılması şeklinde tezahür etmiştir. Trump’ın döneminde daha korumacı bir anlayışın hâkim olmasında ABD’nin izolasyonist bir çizgiye çekileceği anlaşılmamalıdır. Bu açıdan “Trump Doktrini”, ABD’nin “başka devletlere müdahale etmeme” (“non-intervention”) ve “yalnızcılık” (“isolation”) üzerine oturan zamanın Monroe Doktrini ile alakasızdır. ABD’nin korumacılığı aslında hegemonyasının dünyada geliştirilmesi olarak düşünülmektedir.[1]

 

Türkiye ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi

 

Son süreçte, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Herbert Raymon McMaster’ın Türkiye’yi radikal İslamcı terör örgütlerine destek vermekle itham etmesi belge açıklanmadan önce Türkiye’de bazı şüphelerin doğmasına sebep vermiş ve gergin bir bekleyişe neden olmuştur. Türkiye ile son dönemde birçok alandaki restleşmeye bir de Kudüs kararının eklenmesi ilişkileri daha da germiştir. Metin analiz edildiğinde Türkiye’ye direk atıf bulunmadığı görülmektedir. Bu noktada, Obama döneminde 2010 ve 2015 yıllarında yayınlanan ulusal güvenlik strateji belgelerinde Türkiye ile ilişkilere Orta Doğu’da yaşananlar çerçevesinde değinildiği belirtilmelidir. 2010 senesindeki strateji belgesinde “Türkiye ile olan ilişkilerimizi geniş yelpazede ortak çıkarlar üzerinden ve özellikle bölgesindeki istikrar sağlama çabalarına atıfla sürdüreceğiz[2]” ifadeleri kullanılmış, 2015 yılındaki metinde ise “Türkiye ile ilişkilerin dönüştürülmeye devam edileceği[3]” sözlerine yer verilmiştir. Trump’ın bölgedeki olaylara bakış açısında ekseriyetle IŞİD ile mücadele boyutu göze çarpmakla birlikte buradaki savaşlara ABD’nin fazla mali kaynak ayırdığı, önemli bir sorun olarak gösterilmiştir. Bu süreçte Türkiye’nin “model” olması üzerinden üretilen ortaklık stratejisinin yerini ABD’nin Orta Doğu politikasında Mısır ve Suudi Arabistan ile sıkı ilişkilerin güçlendirilmesi almaktadır. İsrail ile Obama dönemi aksine daha yakın politikalar izlenmeye başlanmıştır. Bir diğer deyişle, Türkiye önümüzdeki süreçte Orta Doğu’da ABD’nin birinci partneri olarak görülmemektedir.

 

Öte taraftan ABD’de Reza Zarrab’ın itirafçı olması ve İran’a uygulanan ambargonun delindiği iddia edilen dava sürecinde mahkemede verilen ifadeler Trump’ın strateji belgesinden bir noktayı daha öne çıkarmıştır. Belgenin “Amerikan şirketlerinin şeffaf bir ticari iklimde adil olarak rekabet edebilmesi için ekonomik ve diplomatik araçlarımızı kullanarak Birleşik Devletler, yolsuzluğa karışmış devlet memurlarını hedef almaya devam edeceğiz ve ülkelerle onların yolsuzlukla mücadele kapasitesini artırmak için çalışacağız[4]” sözlerini içeren kısmı Türkiye ile ilişkilerde bir hasara daha yol açar mı soruları akıllara gelmiştir. İlk olarak belirtmek gerekir ki, bu ifadeler daha önce de farklı başkanların strateji belgelerinde yer almıştır. Obama’nın 2010 yılındaki son strateji belgesinde “yolsuzluğa bulaşmış devlet görevlileri ulusal güvenliğe tehditler arasında değerlendirilmiş, 2015 senesinde ise yolsuzlukla mücadele konusu yine işlenmiştir. Dolayısıyla işlenen bu konu direk Türkiye’ye bir mesaj olarak görülmemelidir. Ne var ki, son strateji belgesinde ekonominin ana konu olması ABD’yi ilgilendiren finansal konuların sıkıca değerlendirileceğinin bir sinyalidir. Bu ifadeler ve Türkiye ile ABD arasındaki büyük sorunlar nazarda tutulduğunda önceki dönemlere göre söz konusu bölüm Türkiye’den bakıldığında daha fazla dikkat çekmektedir. Türkiye’nin üst düzey yetkilileri tarafından davanın siyasi olarak kullanıldığına ilişkin demeçler göz önünde tutulduğunda bu nokta üzerinden Türk – Amerikan ilişkilerinde yeni bir kırılma yaşanması ihtimal dahilindedir.

 

Strateji belgesinde terörizm tehlikesinin genellikle radikal İslami unsurlardan oluşan terör grupları üzerinden tanımlandığı dikkate alındığında bu durumun ilk bakışta Türkiye’nin IŞİD ile mücadelesi açısından bir noktada avantaj olabileceği düşünülebilir. Yalnız, belgedeki bakış açısı ve yaşanan gelişmeler PKK ve uzantıları PYD/YPG ve bu terör örgütlerinin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) gibi yapılarla mücadelesi noktasında bir dezavantaja işaret etmektedir. Bu hususta ABD’nin tavrı, terör örgütü YPG’ye silah yardımıyla zaten kendini göstermektedir. Trump’ın silah yardımının kesileceğine ilişkin açıklamasından sonra silah yardımının devam etmesi diğer yandan da istifalarla ve görev değişiklikleriyle anılan Trump yönetiminin Amerikan bürokrasi ile ciddi anlaşmazlıklarını da gün yüzüne çıkarmıştır.

 

Değerlendirme

 

Ronald Reagan’ın iktidarda olduğu 1987 senesinden bu yana her başkan döneminde güvenlik stratejisinin ana metni olarak yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi, dönemlerin genel karakterini oluşturması açısından önemlidir. Trump’ın stratejisi iş adamı kimliğini büyük oranda yansıtmakta ve ekonominin ağırlığı hissedilmektedir. Bush döneminde askeri güvenlik ile oluşturulmaya çalışılan iç güvenlik, Trump ile ekonomik güvenlik üzerinden sağlanmaya çalışılmıştır.  İran, Küba, göçmenler, iklim değişikliği, salgın hastalıklar konusunda Obama dönemine göre ciddi kopuşlar yaşanmıştır. Bununla birlikte 2015’teki strateji belgesinde yer alan siber güvenlik, Rusya ve Çin’in etkisinin artması gibi konular etkisini artırarak metne girmiştir. Kuzey Kore’de işin içine katıldığında ABD’nin tehdit tanımladığı coğrafyanın yavaş yavaş Uzak Doğu’ya kaydığı görülmektedir. Genel hava, ABD’nin refahını ve son yıllarda azaldığı kabul edilen Amerikan üstünlüğünü korumak yönündedir. Terörizmle mücadele daha çok radikal İslamcı örgütlerle savaş üzerinden yorumlanmıştır, Obama döneminde Müslümanlara yönelik daha sempatik ton bir kenara bırakılmıştır. Arap Baharı sonrası “Türk modeli”nin etkisini kaybetmesi sonucu Orta Doğu her zamanki gibi İsrail ve bunun yanında devasa bir silah anlaşması yapılan Suudi Arabistan ile Mısır üzerinden şekillendirilmeye çalışılacaktır.

 


[1] A. Gencehan Babiş, “Çıraklık” Döneminden “Başkanlık” Dönemine Donald Trump, TÜRKSAM, 11 Kasım 2016.

[2] National Security Strategy, Washington, May 2010, p. 42.

[3] National Security Strategy, Washington, February 2015, p. 25.

[4] National Security Strategy, Washington, December 2017, p. 20.

 

(Bu yazı, Diplomatik Gözlem dergisinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır. Makalenin İngilizcesi ise Diplomatic Observer dergisinin Ocak 2018 sayısında ana makale olarak “What’s In Trump’s Red Book?” başlığıyla yer almıştır.)

 

 

 

http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1663-trump-in-kirmizi-kitabi-nda-neler-var
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Sayfa 4902 kez görüntülendi.


Copyright © 2004 - 2014 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır. Aktif 1135 ziyaretçi bulunmaktadır. Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)