Gerek PKK gerekse onun siyasi kolu olan parti ve kendilerini Kürt kökenli Türklerin* sözcüsü ilan eden bazı ‘kanaat önderleri’ uzunca bir süredir ağızlarında geveledikleri nihai amaçlarını nihayet dürüstçe açıkladılar. Kendilerine Demokratik Toplum Kongresi Daimi Meclisi adını veren grup ‘Özerk Kürdistan çözüm önerisini esas aldıklarını’ açıkladı. ‘Meclis Başkanı’ Ahmet Türk; ‘Hükümet, Öcalan ve PKK başta olmak üzere çözüme katkıda bulunacak herkesle görüşmeyi amaçladıklarını; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Öcalan’ın da aralarında bulunduğu tüm taraflarla görüşme anlamında çabalarının olacağını” söyledi.
Böylece, nasıl tarif ederseniz edin, sorunun çözümüne ciddi olarak kafa yoran herkese büyük bir iyilik ettiler. Artık hiç kimsenin PKK/BDP adına ‘büyüklere masallar’ anlatma şansı kalmadı -her ne kadar hala bazıları bu yolda ısrar ediyorsa da…
Sorun baştan beri, ama bugün geçmişte olduğundan daha belirgin bir şekilde, etnik zeminde ‘milli bağımsızlık’ talebidir, siyasidir. ‘Demokratik özerklik projesi ayrıştırıcı değil, gönüllü birlikteliği esas alan birlikte yaşama projesidir’ türünden içi boş ifadeler gerçeği gözden kaçırmaya yetmemektedir, yetmemelidir. Ayrı bayrağı olan, Türkçe dışındaki bir dili eğitim ve resmi dil olarak kabul eden, kendi kendini yöneten, hatta dış ilişkilerini yürüten, yani federasyonun da ötesinde konfederal nitelikleri olan ve bunların ‘yeniden yazılacak’ (T.C.?) Anayasasında garanti altına alınmasını isteyen bir siyasi proje ile karşı karşıyayız. Terör, bu siyasi projenin zorlama, dayatma aracıdır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin operasyonlarının durdurulması, yeni bir ‘demokratik’ anayasa sözü verilmesi, KCK üyelerinin serbest bırakılması, seçim barajının düşürülmesi, Terörle Mücadele Yasasının yürürlükten kaldırılması, örgüt liderinin ‘rol oynaması’ yani asıl muhatap alınması, esasen yukarıdaki siyasi projenin ‘müzakeresine’ başlanabilmesi için PKK tarafından dayatılan ön koşullardır. Bu ön koşulların devlet tarafından, diyelim ki ‘prensip olarak’ kabul edilmesi halinde, siyasi yol haritasının müzakere sürecini başlatacak ve bizzat yürütecek olan da örgüt liderinin kendisidir. Halen iddia edildiği ve devleti temsil edenlerce yalanlanmak bir yana teyit edildiği -ve normal gösterilmeye çalışıldığı- gibi, devam eden ‘görüşmeler’ bu sürecin, diplomatik tabirle ‘modaliteleri’ hakkındadır ve istihbarat maksatlı görüşme veya adli-idari ihtiyaçlar kılıfı altında sürdürülen pazarlıklardır.
‘Terörü’ Bitirmek Doğru Hedef mi?
Cumhurbaşkanı Gül geçtiğimiz günlerde bir soru üzerine; “Bir devletin görevi terörü ve terör örgütünü bitirmektir. Başta Silahlı Kuvvetler, Emniyet Teşkilatı, hepsi, bütün gücüyle terörü bitirmek, başka şehitler vermemek için görevlidir” dedi. Devamında; “Yeri geldiğinde, şüphesiz bu terörle karşı karşıya olan halkımızı kazanmak için başka unsurlar devreye girer. Ekonomik, sosyal, kalkınma, kültürel faaliyetler, bütün bunlar, bunun bir parçasıdır” dediyse de, terör örgütünün varlığı ve eylemleri olarak tarif ettiği problemi, esas olarak terör örgütünün ‘yok edilmesi’ yoluyla çözmeyi öngördüğünü ifade etmiş oldu. Doğal olarak o zaman ‘kazanmak’ durumunda olduğumuz halkın nasıl ve ne zaman kaybedildiği, bunun ne anlama geldiği ve terörle bu kaybedilmiş halkı tekrar kazanmak arasındaki ilişki havada kaldı…
Son gelişmeler ve yukarıda özetlemeye çalıştığımız beyanlar Sayın Cumhurbaşkanını tekzip ediyor. Terörün dayattığı ‘siyasi’ projeyi göz ardı ederek terörü sonlandırmak mümkün değildir. Bir siyasi hareket, dış destekli olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı vatandaşları adına, birlikte yaşama iradesinin sona erdiğini, yeni –federasyon temelli- bir siyasi birliktelik çerçevesinin müzakere edilmesi gerektiğini iddia ediyor ve sonuçta da üzerinde uzlaşılacak çerçevenin yeniden yazılacak bir anayasayla pekiştirilmesini istiyor. Terör bu talebin şiddet yoluyla kabul ettirilmesi, yani devletin iradesinin kırılması aracıdır. Siyasi projeyi görmezden gelerek, ‘terörü bitirmeyi’ siyasi hedefiniz haline getirip, terörle ‘müzakereyi’ kabul ettiğiniz anda zaten örgüt amacına ulaşmış olacaktır. ‘Ateşkesi’ sürdürmesi ve şiddet tehdidini sürekli gündemde tutması sürecin doğasındadır. Bu terörü ‘bitirmek’ değil, örgütü meşrulaştırmak, onun özellikle bölge halkı üzerindeki fiili ve psikolojik baskısını, Kürtler adına konuşma iddiasını kabul etmektir.
İçinde bulunulan hassas ve kritik referandum sürecinde Anayasa değişikliği paketiyle hiç ilgisi olmayan bir konunun nasıl olup da gündemi tümüyle işgal ettiği, ettirilebildiği, üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer olgudur.
Devlet mi Görüşüyor?
Bu görüşmelerin örneğin iddia edildiği gibi Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı tarafından yapılıyor olması, devletin terör örgütünü veya örgütün liderini muhatap alması anlamına gelmez. Bu olsa olsa hükümetin almış olduğu bir inisiyatiftir. Özellikle Sayın Müsteşarın TSK’dan ayrıldıktan sonra, sivil bürokrasi ve siyasetteki süratli ve dikkat çekici yükselişi ve göreve getiriliş koşulları göz önüne alınırsa, böyle bir girişimin Sayın Başbakan’ın bizzat bilgisi ve direktifi dışında gerçekleşmesi düşünülemez. Herhalde Sayın Müsteşar kendi kendine misyon biçmemiştir. Benzer şekilde, Adalet Bakanlığı’ndan örneğin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü temsilcilerinin örgüt elebaşısıyla görüşmesi de, nasıl gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin, siyasi iradenin yönlendirmesi dışında olamaz. Görüşme konusu ne istihbarat teminidir –herhalde örgüt liderinin askeri opeasyonlara istihbari destek verdiği iddia edilemez, ne de cezaevi koşullarıdır. Referandum süreci ve referandum sonucuna ilişkin belirsizliğin yarattığı siyasi endişe, PKK ve BDP tarafından ustaca ve başarıyla istismar edilmekte, kullanılmaktadır. ‘Artık Türkiye kırılma noktasına gelmiştir’ diye tarif edilen budur, yani hükümetin ‘terörle müzakere’ için almış olduğu inisiyatifin devletin diğer organları, muhalefet ve Türk halkı tarafından da benimsenmesi, kabul edilmesi –veya reddedilmesi- aşamasına gelinmiş olduğudur. Doğal olarak kartlar artık açıldığına göre, bu siyasi projenin tümüyle ve kesin olarak reddedilmesi de olasıdır. Yani ‘kırılma noktası’ benzetmesi yerindedir.
Hükümetin geçtiğimiz yıl apar- topar, hiçbir ön hazırlık yapmaksızın, tüm muhalefete ve sağduyulu uyarılara rağmen, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecine paralel olarak başlatmış olduğu açılım macerasının bu noktaya gelmesi kaçınılmazdı. Sorunun tarifini yapmadan başlatılan çözüm girişimi, ülkeyi şimdi hem sorunun tarifinin, hem de çözümünün en açık dille empoze edildiği, dayatıldığı bir noktaya getirmiştir. Israrlı uyarıların ne kadar yerinde olduğu görülmüştür ama yine uyarıldığı gibi, bu açılımla sebep olunan zararın tam onarımı mümkün olmayabilir. Her şeyin eskisi gibi olması, açılım öncesine dönülmesi olası değildir.
Terör Örgütüyle Müzakere Edilemez mi?
Elbette, her örgütle her şey müzakere edilebilir, PKK ile de.. Ama neyi, ne maksatla, hangi zeminde müzakere ettiğinizi bilmek kaydıyla… Belli çevrelerin propaganda görevlileri bir kenara konursa, bu konularda hiçbir kişisel deneyimi, birikimi, uzmanlığı olmayan ve tüm yaşamlarını rahatlatıcı bazı belli klişeleri tekrarlamakla geçiren, ‘iyimser’ ve pembe gözlüklü bir kısım zevat, problemin siyasi özünü yani ‘milli bağımsızlık talebini’ göz ardı etmektedir. Bu talebi, bütün devasa, öngörülemeyecek büyüklükteki komplikasyonlarıyla birlikte göz ardı ederek, örgütle müzakerenin sihirli değnek gibi her şeyi bir anda çözeceğini iddia edenler, herkesin de safiyane buna iman etmesini istiyorlar.
Siyasi sorunu terör örgütünün dayattığı koşullarda, terör örgütünün elebaşıyla çözmeye soyunduğunuz anda terörü bitirmiş değil, teröre teslim olmuş olursunuz. Terör örgütüyle ancak (mahiyeti ne olursa olsun) siyasi çözüme ulaşıldıktan sonra veya çok yaklaşıldığında, örgütün tasfiyesi temelinde görüşülebilir, yoksa aksi, yani hükümetin şu anda verdiği görünüm, siyasi bağımsızlık koşullarının ve aşamalarının dikte edilmesine hazır olmak anlamına gelir ki, ne kadar çarpıtmaya çalışılsa da, bu hayati konuyu gündeme getirenlere ne kadar saldırılsa da güneşi balçıkla sıvamak mümkün değildir. Göründüğü kadarıyla Hükümet (ki sayın Cumhurbaşkanı da buna dahildir), terörle dayatılan siyasi projeyi doğru algılayamamış ve referandum telaşı içinde terörle mücadele inisiyatifini yitirmiş, olayların akışına kendini bırakmış, ‘zayıf’ durumdan müzakere yani ‘ucu açık’ bir taviz yoluna girmiştir. Ne yazık ki en uçlara itilen siyasi kutuplaşma bu milli mesele üzerinde mutabakat sağlanması imkanlarını ortadan kaldırmakta, geriye dönülemez noktaya hızla gidilmektedir. ‘Analar ağlamasın’ sloganı kulağa hoş gelebilir, siyasi prim de getirebilir, ama yalın gerçekleri ortadan kaldırmaz.
* “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir”. K. Atatürk.