TÜRKSAM’da Staj ve Eğitim Programı Başvuruları Başladı

01.09.2022

BAŞVUR
DUYURULAR
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü

Sovyetler Birliği’nin dağılması dünya üzerinde yeni ülkelerle beraber yeni mücadele alanlarını da ortaya çıkarmıştır. Hazar bölgesi, Sovyetler sonrası ortaya çıkan yeni jeopolitik denklemde bölgesel ve uluslararası güçlerin en çok nüfuz mücadelesine giriştiği bölgelerin başında gelmektedir. Zira bu bölge zengin hidrokarbon kaynakları ile büyük petrol oyununun yeni coğrafi mekanı niteliğini almıştır. Hazar’daki bu büyük oyun içerisinde, Başta Rusya olmak üzere beş kıyıdaş devletin yanısıra diğer uluslararası aktörler; Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Çin ve Türkiye de ciddi bir etkiye sahip olmaya çalışmaktadırlar.

Hazar, Doğu-Batı Enerji Koridoru çerçevesinde şekillenen Batı politikası ile petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki 70 yıllık hakimiyetini kaybetmek tehlikesiyle karşılaşan Rusya’nın, bölgedeki etkinlik mücadelesinin en önemli merkezi konumuna gelmiştir. Bu yeni jeostratejik mekandaki sorun nitelik itibariyle bir statü ve zengin kaynakların paylaşımı tartışmaları şeklinde yansısa da, aslında sadece bir statü ve paylaşım kavgasından ibaret değildir. Sorunun temelinde yatan ana sebep bölgede “jeopolitik üstünlük” uğrunda yapılan mücadeledir. Hazar’ın statüsü ise bu mücadelede sonuca ulaşmak için kullanılan önemli araçlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Hazar’daki bir çok yatağın geleceği “statü” sorununun çözümüyle yakından ilgilidir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber Hazar bölgesi enerji kaynakları dünyanın en büyük üçüncü hidrokarbon rezervi olarak ön plana çıkarken, bu bölgede bağımsızlığına kavuşan üç yeni cumhuriyetle (Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan) beraber Hazar Denizi iki yönlü ilişkilerden çok yönlü bir ilişkiler denizine çevrilmiştir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasına kadar Hazar, mevcut askeri güç ve petrol sanayisi ile tam anlamıyla bir Sovyet denizi niteliğindeydi. İran, Hazar’ın sadece güneyinde küçük bir kısmını kontrol eden önemsiz bir ortak durumundaydı. Ancak Sovyetlerin çöküşü ve bölgede İran’a nisbeten daha güçsüz devletlerin ortaya çıkmasıyla bu ülke, bölgede yeni jeopolitik kazanımlar elde etmek için çok zorlu bir mücadeleye başladı. İran, bu mücadelesini genelde diplomatik kanallarla sürdürse de, 23 Temmuz 2001’de ki olayda görüldüğü üzere bazen de askeri baskılarla bu büyük oyun içerisinde kazanımlar elde etmeye çalışmaktadır.

Hazar’ın kıyısındaki yeni bağımsız aktörler Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan mevcut jeopolitik konumları sebebiyle herhangi bir uluslararası suya çıkışı olmayan birer kara devletidirler. Karasal nitelikleri sebebiyle ortaya çıkan uluslararası taşıma ve koridor sorunları, bu ülkelerin gündeminde petrol ve doğalgaz boru hatlarını ön plana çıkarmıştır. Dolayısıyla Hazar’a kıyıdaş olan ülkeler Hazar sorununu “milli güvenlik” sorunlarının önemli bir parçası olarak algılamaktadırlar. Bu durum ise Hazar’ın statüsünü daha da önemli kılmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında ise bu sorunun birkaç yönü bulunmaktadır. Türkiye bir yandan  kardeş cumhuriyetlerin bekası üzerinde önemli neticeler verebilecek “statü” sorununda bu ülkelerin pozisyonlarını savunurken, diğer yandan bölgedeki enerji projelerindeki iştirakleri ve boru hatları güzergahları dolayısıyla bir “enerji havuzu ve geçiş ülkesi” olma üstünlüğünü yakalamaya çalışmaktadır. Hazar Denizi’nin statüsünün özellikle “karasuların sınırları” ile ilgili yanları sebebiyle de Hazar-Ege paralellikleri de kurulabilecektir. Yukarıda sayılan doğrudan ve dolaylı neticeleri itibariyle de Hazar sorunu sadece kıyıdaş ülkeler için değil, Türkiye için de birincil dereceden önem arz etmektedir.

Hazar’ın Coğrafyası

Avrasya bölgesinin en önemli “yeni coğrafi” mekanı olan Hazar Denizi’nin hukuki statüsünü incelerken, statü sorununu doğrudan etkileyecek olan coğrafi özelliklerini de tarif etmek gerekmektedir. Zira, tartışılan konu her şeyden önce bir coğrafi mekandır ve bu coğrafi mekanın statüsünü belirleyecek olan en önemli unsurların başında coğrafi özellikleri gelmektedir. Hazar’ın coğrafyasını bilmeden, ona kıyıdaş ülkelerin jeopolitik argümanlarını anlamak mümkün değildir. Coğrafya ile beraber burada belki de zikredilmesi gereken ikinci önemli konu da bölgenin kısa tarihçesidir. Zira, doğru yargı ancak tarih ve coğrafyanın ahenk içerisinde algılanması ile elde edilebilecektir.

1991 yılına kadar Sovyetler Birliği ve İran arasında bölünen Hazar, SSCB’nin yıkılmasından sonra Dağıstan (Rusya Federasyonu), Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan tarafından çevrelenen yeni bir coğrafi statü almıştır. Hazar, coğrafya kitaplarında ve çeşitli ansiklopedilerde “dünyanın en büyük (tuzlu su) gölü” olarak tanımlansa da, tarih boyunca hep bir “deniz” olarak algılanmış ve bu şekilde isimlendirilmiştir.

Güneydoğu Avrupa ile Asya’nın birleştiği bölgede, 47.07-36.33 kuzey paralelleri, 45.43-54.20 doğu meridyenleri arasında yerleşen Hazar Denizi’nin toplam sahası 376 bin km2 ve su hacmi ise 76,700 km3’tür.  Kuzeyden güneye 1.200 km uzunluğunda ve batıdan doğuya 320 km genişliğindedir. Hazar’da ortalama derinlik 184 metredir. Suyun en derin noktası Azerbaycan’a ait Lenkeran bölgesinde 1.200 m ve en sığ noktası ise kuzeyde Volga (İdil) Nehri’nin döküldüğü alanda 5 m civarındadır. Hazar’ın en geniş yeri 554 km ve en dar yeri ise 200 km’dir.  Hazar sahillerinin toplam uzunluğu 7.010 km’dir. Kazakistan’ın 2.340 km, Rusya Federasyonu’nun 1.930 km, Türkmenistan’ın 1.200 km, Azerbaycan’ın 800 km ve İran’ın 740 km uzunluğunda Hazar’a kıyısı bulunmaktadır.

Hazar, içerisinde Avrupa’nın en büyük ırmağı olan Volga Nehri’nin de bulunduğu 130’dan fazla, çeşitli ölçeklerdeki akarsular tarafından beslenmektedir. Volga, Hazar’a dökülen nehir sularının yüzde 82’sini karşılamaktadır. Geniş bir deltayla Hazar’a dökülen Volga’nın akıttığı büyük miktardaki su, ırmakla denizin birleştiği bölgede deniz suyunu içilebilecek kadar tatlandırır. Don ve Volga nehirleri arasındaki bağlantı kanalı ile Hazar Karadeniz’e bağlanmaktadır.

Hazar Denizi derinliğine ve su sirkülasyonuna göre üç kısma ayrılarak incelenir. Kuzey kısmı toplam yüzey alanının yüzde 28’ini kaplar ve bu alanda ortalama su derinliği 6,2 m’dir. Bu kesimde su sirkülasyonu saat yönündedir. Orta kısmı yüzde 36’lık bir alanı kaplar ve ortalama 176 m su derinliğine sahiptir. Güney kısmı ise diğer yüzde 36’lık alanı kaplar ve ortalama 325 m, maksimum 1000 m su derinliğine sahiptir. Bu alanda ve orta alanda su sirkülasyonu saat yönünün tersidir.

Hazar Havzası Enerji Kaynaklarına Kısa Tarihsel Bakış

Hazar bölgesindeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfi ve bölge halkı tarafından kullanımının tarihçesi milattan önceki devirlere rastlasa da denizden petrol ilk defa XVI. yüzyılda çıkarılmıştır.  Özellikle Azerbaycan sahillerinde petrolün aktif bir şekilde üretilmesi ve dünya piyasalarına sürülmesiyle XIX. yüzyılda Batılı petrolcülerinin akınına uğrayan bölge 1900’lü yılların başında tek başına dünya petrol üretiminin yarısını karşılamaktaydı. Hazar Denizi’nin Sovyetler Birliği’nin işgaline uğramasından sonra ilk petrol çıkarılması 1922’de Azerbaycan kıyılarında Bibi Heybet bölgesindeki İliç körfezinde yapıldı. Ancak Hazar’da asıl petrol macerası 7 Kasım 1949’da, Azerbaycan’ın “neft taşları” yatağının işletime açılmasıyla başladı.  Yeni keşfedilen bu yataklarla Hazar’da en büyük üretici konumunda olan Azerbaycan, 1986 yılına kadar SSCB’nin denizden çıkardığı petrolün yüzde 60’ını tek başına karşılamıştır.

Azerbaycan, Hazar bölgesinde önemli altyapı ve nitelikli petrol mühendislerine sahip olması sebebiyle bu coğrafyada birbiri ardınca yeni yataklar keşfetmeye başladı. Hazar’ın Azerbaycan sektörü ile Türkmenistan sektörü arasında yerleşen ve bugün iki ülke arasındaki en önemli sorun haline gelen Kepez/Serdar yatağını da  1959’da Azerbaycan jeologları  keşfetmiş ancak, ilk petrol üretimi 1989’da yapılmıştır. Bu arada Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Türkmenistan’da kendi ulusal sektörlerinde petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına hız vermişlerdir. Hazar’da kıyıdaş ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ve bunu takiben her keşfedilen yeni yatak ile beraber statü ve paylaşım sorunu kıyıdaş ülkelerin gündeminde daha çok yer almaya başlamıştır.

Hazar’ın Statüsü Sorunu

Çarlık Rusya’sına “sıcak denizlere inme” idealini kazandıran ve bu gaye ile 1723’te Bakü’yü işgal ettiren Çar Petro’nun Kafkasya bölgesini işgali ile Türkistan ve Kafkasya, Batılı bir gücün etkisi altına girerek bu bölge defa uluslararası alana taşınmış oldu.  Hazar Denizi, 16 Şubat 1828 Türkmençay Anlaşması ile St. Petersburg ve Tahran (Kaçar Devleti) arasında bölündü ve bu bölünmeyle Hazar Denizi’nin hukuki statüsüne ilk defa bir anlaşma metninde yer verildi.  İran ile Çarlık Rusyası’nın Hazar’da sınırlarının çizildiği Türkmençay Anlaşması ile İran’a Hazar’da donanma bulundurma yasağı getirildi ve Hazar Denizi, Çarlık Rusyası dışındaki ülkelerin deniz gücüne kapatıldı.

Rusya Federasyonu, Türkmençay Anlaşmasına göre 1828’den itibaren Hazar üzerinde tam hakimiyetini sürdürmekteydi. Bununla birlikte 1921 yılında Rusya içerisinde bulunduğu siyasi şartlar sebebiyle Hazar’da İran’a kullanım hakkı vermişti. İran’ın bu hakkını 1953 yılına kadar pek kullanılmamıştı ve bu tarihe kadar Hazar’da esas insiyatif SSCB’de olmuştur.

1920’lere kadar Çarlık Rusyası egemenliğinde olan Hazar Denizi konusunda İran ile Rusya arasında 26 Şubat 1921’de “Dostluk ve İşbirliği” Anlaşması imzalanarak daha önceki imzalanan tüm anlaşmalar iptal edildi ve her iki ülkeye seyrüsefer (navigation) serbestisi getirilmiştir. Bu yeni anlaşmayla İran Hazar’da kendi bayrağı altında seyrüsefer hususunda Rusya ile eşit haklara sahip olmuştur. Bu anlaşmadan sonra kurulan SSCB 1 Ekim 1927’de İran’la yeni bir anlaşma daha imzalamış ve Hazar Denizi resmen “Sovyet-İran denizi” olarak kaydedilmiştir.  SSCB ve İran arasında bölünen Hazar Denizi’nin bu bölünmüşlüğü böylece hukuki bir kimlik kazanmıştır.

27 Ağustos 1935’de Sovyetler Birliği ve İran arasında imzalanmış “Ticaret, Gemicilik ve Meskunlaşma Hakkında Anlaşmanın” ardından 25 Mart 1940’ta imzalanan “Ticaret ve Seyrüsefer Anlaşması” ile Hazar Denizi’nin uluslararası hukuki statüsüne biraz daha açıklık getirilmiştir. 1940 Anlaşması, genel olarak 1935 anlaşmasını tekrar etmenin yanısıra kıyıdaş ülkelere (İran ve SSCB), off-shore sularda, 10 deniz millik  bir alanda (karasularında) serbest balıkçılık yapma hakkı tanımıştır.  Ayrıca 1935 ve 40 Anlaşmalarında Hazar’ın, SSCB ve İran’a ait kapalı  bir “Sovyet-İran denizi” (enclosed sea) olduğu vurgulanmış ve Hazar’ın iki ülkenin ortak egemenliğinde (joint sovereignty) olduğu ve bu durumun  hayati önem taşıdığı belirtilmiştir.  SSCB ve İran’ın, Hazar’ı “sadece iki ülkeye ait bir su parçası” olarak tanımlamalarındaki esas amaç Hazar’ı dış müdahalelere kapamak olmuştur.

Hazar Denizi’ne ilişkin SSCB ve İran arasında bir çok anlaşmanın bulunmasına rağmen bu anlaşmaların hiçbirinde denizin statüsü tam olarak belirlenmediği gibi iki ülke sınırlarına da bir netlik getirilmemiştir. Bu durum iki ülke ilişkilerinde karışıklıklara sebep olmaktaydı. Bu sebeple 1935’de Stalin, gizli bir emir vererek İçişleri Komiseri Henri Yagod’dan SSCB-İran sınırını belirlemesini istedi. Yagod, yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, SSCB’nin güneyde İran sınırındaki en uç noktaları olan Astara (Azerbaycan) ve Hasan Kuli (Türkmenistan) arasında bir hat çekerek İran ile sınırları oluşturuldu.  Bu bölünme ile Azerbaycan-İran sınırındaki Astara’dan Türkmenistan-İran sınırındaki Hasan Kuli bölgesinin kuzeyinde kalan Hazar’ın yüzde 88’lik kısmı, SSCB’nin ulusal sektörü olarak kabul edildi.  İran ise güneyde kalan yüzde 12 ile yetinmek durumunda kaldı.  Tamamıyla bir “Sovyet denizi” görüntüsünde olan Hazar’da Astara-Hasan Kuli hattı Sovyet askerleri tarafından SSCB’nin sınırları olarak korunmuştur.

Şüphesiz ki, bu karar Sovyetler Birliği’nin tek taraflı bir kararıydı ve İran’a danışılmadan alınmıştı. İran ise ne Stalin döneminde ne de daha sonra, SSCB karşısında hiçbir zaman bu sınırlara itiraz etme cesaretini kendinde bulamamıştır. Ancak SSCB’nin dağılması ile kuzeyde ortaya çıkan yeni ve nisbeten zayıf bağımsız devletler karşısında İran, Hazar’daki sınır sorununu yeniden gündeme getirdi.

Sovyetler Birliği, Hazar’da çizdiği bu sınırın ardından, 1949 yılından itibaren 10 millik sınırının ötesindeki kendi ulusal sektörü içerisinde İran’a danışma ihtiyacı bile hissetmeden petrol arama faaliyetlerine başladı. Bu çalışmalar 1949’da neticesini verdi ve SSCB, Hazar’ın Azerbaycan sektöründe “Neft taşları” olarak bilinen büyük petrol yataklarını işletime açtı. İran ise buna cevap olarak 1950’de kendi sahillerinde (Enzeli) petrol arama faaliyetlerine başladı.  Ancak İran hiçbir zaman Hazar’ın kendisine ayrılan sektöründe, ekonomik anlamda önemli bir çalışmada bulunmadı.

1970 yılına gelindiğinde SSCB Petrol ve Gaz Bakanlığı (Minneftgaz SSCB) Hazar’da giderek arttırdığı petrol arama ve işletme faaliyetlerini teknik olarak bir düzene sokmak ve işleri sistemin mantığına uygun olarak daha planlı yapabilmek için Hazar’ın “Sovyet” sektörünü dört Sovyet cumhuriyeti (Rusya SSC, Azerbaycan SSC, Kazakistan SSC ve Türkmenistan SSC) arasında bölgesel sektörlere böldü.

Ancak zaman içerisinde, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, Hazar’da Rusya dahil dört yeni kıyıdaş cumhuriyet ortaya çıktı. Bu ülkeler, başta Rusya Federasyonu olmak üzere, tabiatıyla kendilerini Sovyetler Birliği’nin doğal mirasçısı olarak gördüler. 21 Aralık 1991’de (eski) Sovyet cumhuriyetleri Kazakistan’da bir araya gelerek “Almata Deklerasyonu”nu imzaladılar ve kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı kabul ettiler.  Bu anlaşmayla aynı zamanda kıyıdaş ülkeler İran ile SSCB arasında imzalanan 25 Mart 1940 tarihli Ticaret ve Gemicilik Anlaşması’nı ve SSCB-İran sınırını oluşturan Astara-Hasan Kuli hattını da hukuki olarak kabul etmiş oldular. Ortak mirasın bir diğer sonucu da kıyıdaş ülkelerin 1970’te yapılan iç bölümlemeyi yavaş yavaş kendi “ulusal sektörleri” olarak tanımaya başlamaları idi.

Aslında Gorbaçov’un 1985’de iktidara gelmesi ve dışa açılma politikaları uygulamasıyla Hazar bölgesinin zengin hidrokarbon kaynakları daha Sovyetler Birliği dağılmadan Batılı sermayenin ilgisini çekmeye başladı. İlk olarak 1989’da Kazakistan SSC Devlet Başkanının,  SSCB Neftgazprom’un başkanı Viktor Çernomirdin’i ikna etmesi neticesinde “Chevron” şirketiyle “Tengiz” yataklarının kullanımı konusunda görüşmeler başlatıldı.  Bu görüşmeler o tarihe kadar bir Sovyet-İran denizi sayılan Hazar’a ilk yabancı sermaye çekme girişimleriydi. Diğer yandan 18 Ocak 1991 tarihinde Azerbaycan SSC Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) ve SSCB Petrol ve Gaz Sanayi Bakanlığı ortak bir karar alarak Azerbaycan’ı kendi sektöründe çıkarılan petrolün sahibi olarak tanıdı. Günümüzde “Çernomirdin hattı” olarak bilinen bu anlaşmayla Azerbaycan aynı zamanda Türkmenistan SSC ile sınırlarını belirlemiş oldu.

Hazar Denizi’ne kıyıdaş olan ve yeni bağımsızlığını kazanan cumhuriyetler, hem kazandıkları bu bağımsızlıklarını korumak, hem de gerekli reformları yapabilmek için ellerindeki önemli araçlardan birisi olan petrol ve doğal gaz yataklarını Batı sermayesine açabilmek için ciddi çabalara giriştiler.

Bu ülkeler içerisinde en aktif çabayı gösteren Azerbaycan, uzun süren görüşmeler ve içeride yaşanan karışıklıklardan sonra 20 Eylül 1994’de literatüre “asrın anlaşması” olarak geçen “Hazar Denizi’nin Azerbaycan Sektöründe Azeri, Çırak ve Güneşli Petrol Yataklarının Ortak Kullanımı ve Bölümü başlıklı Uluslararası Anlaşmayı ” imzalayarak  Batılı  şirketlerin bu ülkenin enerji sektörüne ciddi miktarlarda yatırım yapmalarını sağladı. Bu girişim Azerbaycan petrol sanayisinde yeni bir çağı başlatırken, Hazar’da aslında 1992’den itibaren gündemde olan statü sorununu da yeniden alevlendirdi. Kıyıdaş ülkelerin her biri bu konuda kendi tezlerini ortaya koyarken aynı zamanda bu tezlerine paralel olarak zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının paylaşım kavgasını da vermeye başladılar.

Başlangıçta statü tartışmalarının bölgeye yapılan yatırımları engelleyebileceği tahminleri yapılmaya başlanmıştı. Ancak beklentilerin aksine bu tartışma ve anlaşmazlıklar bölgeye yönelik yatırımları yavaşlatmamıştır. Şirketler, imzalanan anlaşmaların bir tür güvence olduğunu düşünmüşlerdir.  Bugün yaklaşık 4 trilyon dolar olarak hesaplanan Hazar havzası petrol ve doğal gaz rezervleri  için dünyanın yirmiden fazla ülkesi bölgede önemli miktarlarda yatırımlar yapmışlardır ve yeni keşfedilen yataklarla bu yatırım miktarı gün geçtikçe daha da artmaktadır.

Deniz mi, Göl mü?

Sovyetler Birliği zamanında da zaman zaman gündeme gelen “statü” sorunu Sovyet hukuk araştırmacıları tarafından her zaman Sovyet-İran anlaşması kapsamında ele alınarak Hazar Denizi’nin kapalı deniz  olduğuna karar verilmiş, konunun uluslararası boyutu mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla bu konu 1980’li yılların sonlarına kadar pek tartışılmamıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Hazar’ın kıyısında bir anda dört yeni cumhuriyetin ortaya çıkması dünyanın bu kendine münhasır ve benzeri olmayan su havzasındaki paylaşım ve statü sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Hazar, Çarlık Rusya’sı ve daha sonrada SSCB, zamanında diğer kıyıdaş ülke olan İran’ın pratikte yok sayılarak tamamiyle bir Rus-Sovyet denizi konumundaydı. Ancak Hazar’ın “Sovyet sektörü”, şimdi bu yeni dönemde artık beş kıyıdaş ülkenin ortak malıydı ve her bir devlet hidrokarbon kaynaklarıyla zengin bu devasa su havzasından kendi payına düşeni fazlasıyla almak istiyordu.  Zira kıyıdaş ülkeler ayrı kara sınırlarının yanında ayrı bir deniz sınırı da istemekteydiler. Azerbaycan ise deniz sınırları ile beraber hava sınırlarının da belirlenmesini istemekteydi.

Bağımsızlık sonrası, Hazar konusunda ilk somut adım “Almata Deklerasyonu”nu ile atılmıştı. Yeni bağımsız cumhuriyetler imzaladıkları bu deklarasyon ile kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı olarak kabul etmişlerdi. Ancak, ortak miras aynı zamanda kendi içerisinde bir bölünmenin, bir paylaşımın mantığını da barındırıyordu. Yeni statü belirleme yolunda çabalar gecikmedi.

Bu konuda ilk toplantı 17 Şubat 1992’de Tahran’da yapılmış ancak bu toplantıdan bir sonuç elde edilememiştir. Hazar’ın statüsünü tesbite yönelik görüşmeler çeşitli seviyelerde devam ettirilmiştir. Kasım 1996’da Aşkabat’ta kıyıdaş ülkelerin dışişleri bakanlarının katılımı ile gerçekleştirilen toplantı ise Hazar Denizi’nin statü sorununun çözümünde önemli bir safha olmuştur.  Zira bu toplantıda Hazar’ın statüsünün belirlenmesine kadar mevcut rejimin korunmasına yönelik bir bildiri kabul edilmiştir.

SSCB’nin dağılması ile başlayan statü tartışmalarında toplantıların sayısının her geçen gün artmasına rağmen ciddi bir netice elde edilememekteydi. Bunun yanısıra bu tür toplantılarda kıyıdaş ülkelerin bu konuda aslında biribirlerinden ne kadar farklı düşündükleri ve çıkarların ne derece çatıştığı da ortaya çıkmamıştır.

Statü ve paylaşım tartışmaları zaman içerisinde bir coğrafi olguya dönüşmüş ve tartışma konusu ilk zamanlar bu su havzasının deniz mi, yoksa göl mü olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Gerçekten de literatüre dünyanın en büyük gölü olarak geçen, ancak günlük kullanımda hep deniz olarak algılanan ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde de teknik olarak bir kapalı/iç deniz (enclosed sea) olarak nitelendirilen Hazar’ın coğrafi manada hangi statü içerisinde olduğu tartışma konusunun temelini oluşturmuştur.

Hazar her ne kadar sahip olduğu coğrafi özellikleri ve ekonomik kaynakları itibariyle dünyada eşsiz bir yapıya sahipse de, dünyanın bir çok bölgesinde  Hazar ile benzer nitelikteki su havzaları, bir çözüme kavuşturulmuştur.  Zaman içerisinde aşağı yukarı bütün kıyıdaş ülkelerin Hazar konusundaki temel tezleri değişikliğe uğramış ve değişen şartlara göre nitelik değiştirmiştir. Hazar konusunda kıyıdaş ülkelerden sadece Azerbaycan değil, Kazakistan ve Türkmenistan ile beraber Rusya ve İran da daha önce savundukları bir çok görüşlerinden vazgeçmiş ve yeni görüşler ortaya atmışlardır.

Hazar’ın statüsünü belirleme tartışmaları sürerken, Hazar Denizi’nin yasal statüsünü tanımlama konusunda üç genel yaklaşım söz konusudur:

• Birinci görüşe göre Hazar Denizi, diğer göllere ve denizlere benzemeyen bir havzadır ve onun çoğu özellikleri mevcut uluslararası yasal normlar ve uygulamalara konu olamaz. Bu sebeple Hazar Denizi’nin yasal statüsünü ayrıntılı bir şekilde düzenleme sürecinde gelenek dışı yaklaşımlara başvurulabilecektir.  Hazar, bazen sınır gölü (border lake), bazen de açık deniz (open sea) olarak tanımlanmaktadır. Sınır gölü yaklaşımına göre Hazar, uluslararası kara sınırlarının ortay hatta (median line)  kadar denize uzatılması yoluyla oluşturulacak ulusal sektörlere bölünmeli, kıyıdaş devletler kendi sektörlerindeki su yüzeyi, deniz ulaşımı, biyolojik kaynakların kullanımı ve deniz dibi üzerinde mutlak egemenliğe sahip olmalıdır. Açık deniz yaklaşımına göre ise Hazar’ın BM’nin, 1982 Deniz Hukuku sözleşmesine tabi olarak, 12 millik kara suları ve ortay hattı ihlal etmeyecek şekilde 200 mile kadar “münhasır ekonomik bölgeler” belirlenmelidir. Karşılıklı tavize dayalı oluşturulan bu görüşü savunan Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Azerbaycan ortay hat prensibi ile ulusal sektörlere bölünmesi hususunda ortak bir görüşe varamamışlardır.

• İkinci yaklaşımda 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi esas alınmaktadır. Bu görüş sahipleri, birinci görüşe daha yakın olsalar da Hazar Denizi’nin yatağının kıyı ülkelerine bağlı bölümlerinin eşit bir şekilde bölünmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Bu görüşte olan Türkmenistan, her bir kıyıdaş ülkenin 12 millik ulusal karasularının ve 35 millik münhasır ekonomik bölgesinin olması gerektiğini ve geri kalan bölgenin ise bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olması gerektiğini savunmaktadır. Ancak Türkmenistan’ın sık sık karar değiştirdiği de bilinmektedir. Türkmenistan, İran ile ortak bir pozisyondan hareket etmesine rağmen, Azerbaycan ile belirli bir karşılıklı  tavizle anlaşabilmesi durumunda ortay hattı savunan ülkelere yakınlaşması muhtemeldir.

• Üçüncü yaklaşıma göre Hazar Denizi, bir sınır gölü olarak tarif edilebilir ve buradan hareketle, Hazar kıyı devletleri arasında eşit alanlara ayrılmak durumundadır (deniz yatağı ve su yüzeyi de dahil olmak üzere). Sadece İran,  Hazar’ın yüzde 20 prensibi ile beş eşit parçaya bölünmesi veya tamamıyla ortak kullanıma açılması gerektiği yönünde ısrar etmektedir.

İran tarafından teklif edilen “ortak sahiplik” (condominium) veya Hazar’ın beş eşit parçaya (yüzde 20) bölünmesi teklifinin kabul görme şansı oldukça azdır. Zira Hazar Denizi’nin yaklaşık yarısına sahip olan Kazakistan ve Rusya bu teklife sıcak bakmamaktadırlar.  Zaten Azerbaycan da Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesindeki ısrarlarını sürdürmektedir. Hazar’da sadece Kazakistan’ın payı yüzde 20’nin üzerindedir; İran dışındaki diğer kıyıdaş ülkelerin (Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan) payları yüzde 20’nin altındadır.  İran ile sınırı olan kıyıdaş ülkeler (Azerbaycan ve Türkmenistan), kendi paylarından güneyde İran’a verdikleri takdirde, bunu yerine, kuzeyde Kazakistan’dan pay alamayacaklarının farkındadırlar. Bu sebeple de İran’ın bu teklifine hiçbir ülke sıcak bakmamaktadır.

Hazar Denizi’nin ulusal sektörlere bölünmesi durumunda; Kazakistan yüzde 29.6 (111.296 km2), Azerbaycan yüzde 19.5 (73.320 km2), Rusya yüzde 18.7 (70.312 km2), Türkmenistan yüzde 18.4 (69.14 km2), İran yüzde 13.8’lik (51.888 km2) bir paya sahip olacaktır.  Görüldüğü gibi beş kıyıdaş ülkeden dördü yüzde 20’nin altında paya sahipler. İran’ın şimdiki “ortay hat” prensibini kabul etmesi durumunda SSCB döneminden kalma yüzde 12’lik payı yüzde 2 daha artarak (belki de biraz daha fazla) yüzde 14’e ulaşabilecektir.

Hazar’ın Statüsü Tartışmalarında Ülkelerin Tezleri

RUSYA FEDERASYONU:

SSCB’nin çöküşünün ardından başlayan Hazar’ın statüsü tartışmalarında en önemli oyunculardan birisi olan Rusya konuyu (1992 Tahran Konferansı dışında) ilk kez Ekim 1993’de gündeme getirmiştir. Rusya’nın bu dönemdeki yaklaşımı Hazar’ın bir iç deniz olduğu ve sınır devletleri tarafından bölünemeyeceği yönündeydi. Rusya, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku’nun diğer denizlerle doğal bağlantısı olmadığından Hazar’a uygulanamayacağını savunmakta ve Hazar’ın yasal rejimini belirleyen İran ile yapılmış olan 1921 ve 1940 antlaşmalarının yürürlükte olduğunu vurgulamaktaydı.

Rusya’nın tepkileri genel olarak şu noktaları ihtiva etmekteydi: “Hazar’ın kaynaklarına yönelik tek taraflı hareketler uluslararası hukuka aykırıdır ve bu su havzasının eko-sistemine zarar vermesi tehlikesini  ortaya çıkarmaktadır. Hazar Denizi ve onun kaynakları bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olmalıdır”

Hazar Denizi’ni kıyı devletlerle ortak olarak (median line)  kullanmak isteyen Rusya’nın yaklaşımında önceleri politik kaygılar daha ön plana çıkmaktaydı. Hala bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görmek isteyen Rusya’nın bir diğer kaygısı zengin petrol yataklarına sahip Azerbaycan’ın Batı ile giderek artan yakınlaşmasıydı. Bu sebeple Rusya Federasyonu’nun statü tartışmalarının merkezinde daha çok Azerbaycan bulunmaktaydı.

Azerbaycan ise 1991’den devam eden petrol anlaşması görüşmelerini 20 Eylül 1994 tarihinde anlaşma ile oil” petrol şirketi Azerbaycan’ın Batı’lı şirketlerle yürüttüğü petrol görüşmelerinden dışlanmıştı. Ancak bu dışlanmışlık Azerbaycan’da Elçibey hükümetinin bir darbeyle uzaklaştırılmasıyla neticelendi  İktidara geldikten sonra mevcut durumu iyi kavrayan Aliyev aynı akibetin kendi başına gelmesinden çekindiği için “Asrın anlaşması”nda kendi ulusal petrol şirketi (Azerbaycan Respublikası Dövlet Neft Şirketi-ARDNŞ) payından Rus Lukoil şirketine yüzde 10’luk bir pay vererek bir şekilde Rusya’yı da bu büyük oyuna dahil etti.

Ancak bu paya rağmen Rusya bir türlü memnun edilemiyordu. Bu anlaşma ile oluşturulan uluslararası konsorsiyuma ilk tepki de zaten Rusya’dan geldi. Rusya Federasyonu 5 Ekim 1994’te BM’e müracaat ederek sorunun genel kurulun kış oturumunda ele alınmasını istedi. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Grigori Krasin ise 1921 ve 1940 yıllarında imzalanan Rusya-İran ve Sovyet-İran anlaşmalarını hatırlatarak bakanlığın petrol anlaşmasını tanımadığını ve bir taraflı hareketlerin, özellikle rezervler ve Hazar Denizi konusunda yapılan işlerin uluslararası hukuka uygun olmadığı ve denizin ekoloji sistemini tehlikeye soktuğunu” bildirdi. Açıklamada ayrıca herhangi bir Hazar devletinin tek taraflı eyleminin (Azerbaycan kasdedilerek) kabul edilemeyeceği bildirilmiştir.  Bu arada Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı İngiltere’nin Moskova Büyükelçiliği’ne verilen nota’da “İngiliz hükumetine Hazar’ın statüsü belirlenmeden burada anlaşmalar imzalamamasını tavsiye etmiştir”

Rus Dışişleri Bakanlığı’nın bu tutumu Enerji Bakanlığı ile çelişmekteydi.  Zira dönemin Rusya Federasyonu Enerji Bakanı Yuri Şafrannik, Rusya hükümetinin Hazar Denizi’ndeki petrol yataklarının kullanımında Azerbaycan’ın bütün haklarını tanıdığı bildiriyoru.  Rusya’nın dışişleri kanalıyla tanımadığı “Mega Proje”ye yüzde 10 hisse alarak girmesinde Rus dış politikasında enerji lobisinin artan ağırlığı etkili olmuştur.

Rusya başlangıçta Hazar’ın beş kıyıdaş ülke arasında bölüştürülmesine şiddetle karşı çıkıyordu. İlk zamanlar Rusya’nın Hazar konusundaki tutumu oldukça sertti. Ancak zaman içerisindeki gelişmeler Rusya tarafında yeni fikirleri ortaya çıkarmıştır. Zira Kazakistan ve Azerbaycan’ın kendi sektörlerini belirleyerek uluslararası büyük petrol şirketlerini buralara yatırıma celbettiğini ve Batı’nın desteğini sağladıklarını gören Rusya yeni bir strateji belirleyerek bu “de facto” oluşumun dışında kalmamak için girişimlerde bulundu. Su yüzeyinin ortak kullanımı konusunda taviz alarak Temmuz 1998’de Kazakistan ile Hazar’ın kuzey kısmıyla ilgili olarak deniz yatağı için ortay hat prensibini, su yüzeyi içinse ortak sahipliği içeren bir anlaşma imzaladı. Bunu Azerbaycan ile 9 Ocak 2001’de yapılan benzer içerikli anlaşma izledi.

Rusya Federasyonu ilk başlarda Hazar’ın “kondominimum” prensibi ile 12-24 millik bir sahil şeridinin kıyıdaş ülkelere bırakılması ile kalan alanın ortak olarak kullanılması gerektiğini savunmaktaydı. Rusya Federasyonu’nun kendi savunduğu fikirlerinden taviz vererek Hazar’ın dibinin sektörlere bölünmesine destek vermesinde bu ülkenin ulusal sektöründe (“Xvalınskaya” yatağı) çok zengin petrol yataklarının bulunması da etkili olmuştur. Dönemin Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Boris Pastuxov bu politika değişikliğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “realiteyi tanımak gerekiyor”

İlk bakışta Rusya’nın bölgede istikrarsızlık politikası uyguladığı ve buna yönelik bir çıkar dengesi oluşturduğu değerlendirmeleri yapılsa da aslında Rusya’nın (hiç te beklenmedik bir şekilde) Kazakistan ve Azerbaycan ile yaptığı anlaşmalarla sorunun bir an önce çözülmesinden yana bir tavır içerisinde olduğu görülmektedir.

Hazar’ın statüsünün belirlenmesi sürecinde önemli bir role sahip olan Rusya Hazar bölgesine oldukça büyük bir önem vermektedir. Başlangıçta Hazar konusunda Azerbaycan’a baskı yapmak suretiyle bir ivme kazanacağını düşünen Rusya Federasyonu’nun Hazar politikası Putin’in iktidara gelmesi ile beraber değişikliğe uğramıştır. Rusya’nın dış politikasında özellikle de eski SSCB mekanındaki politikasında enerjinin temel unsur haline geldiği, Putin’in 21 Nisan 2000’deki Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının ardından yaptığı açıklama ile açıkça ortaya çıkmıştır. Putin, yaptığı açıklamada “partnerlerinin Hazar bölgesinde çok aktif olduklarını ve kendilerinin de benzeri bir aktivite sergileyeceklerini” ifade etmiştir.

Bu açıklamanın ardından 1999 yılından itibaren Rusya Federasyonu Enerji Bakanlığı görevini yürüten Viktor Kalyujnı 31 Mayıs 2000’den itibaren Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Devlet Başkanı’nın Hazar Özel Temsilcisi olarak atandı.  Bu atamayla Kalyujnı’yi Hazar’dan sorumlu özel temsilci yapması Putin’in Hazar bölgesine verdiği önemi göstermesi açısından kaydadeğerdir. Kalyujniy bu göreve atanmasının ardınca düzenli bir süreklilik içerisinde Astana, Aşkabat, Tahran ve Bakü’yü ziyaret ederek Hazar sorununu Rusya’nın bakış açısı çerçevesinde çözmeye çalışmaktadır. Kalyujnıy, bu göreve atanmasından sonra sürekli olarak Hazar’da statü sorununun bir an önce çözülmesi ve bu konuda geç kalınmaması gerektiğini ifade etmektedir.  Rusya, ayrıca çeşitli enstitüler ve araştırma merkezleri açarak birincil derecede önem verdiği Hazar bölgesini derinlemesine bir incelemeye almıştır. Diğer yandan Başkan Putin, Hazar bölgesi devlet başkanları ile Haziran 2000 tarihinden itibaren ondan fazla birebir görüşme yaparak bölgeye verdiği önemi göstermiştir.

AZERBAYCAN:

Hazar’da en aktif kıyıdaş ülke olan Azerbaycan Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Hazar Denizi bölgesinin yeni belirmekte olan siyasi ve ekonomik merkezi konumuna girmiştir.  Azerbaycan özellikle Batı sermayesini bölgedeki enerji kaynaklarına çekmesiyle ön plana çıkarken, aynı zamanda statü tartışmalarında Rusya Federasyonu ile beraber ağırlıklı konumda olmuştur.

Azerbaycan ilk zamanlar bu su havzasını “göl” olarak nitelendirmekteydi. Hazar sorununun gündeme geldiği ilk günlerden itibaren Azerbaycan basınında Hazar’ın “göl” olduğuna dair yazılar sıkça yayınlanmakta ve resmi kanallarca da bu görüş savunulmaktaydı.  Zaten Azerbaycan’ın Hazar’ın uluslararası bir göl olduğunu savunması ve bu yüzden de onun tamamının kıyı devletleri arasında bölüştürülmesi gerektiğini iddia etmesi görüşü daha doğru bir değerlendirmedir. Eğer Bakü’nün amacı Hazar’ın tamamının ulusal sektörlere bölünmesini sağlamaksa, o zaman “Hazar Gölü” bu ülkenin amaçlarına ulaşması açısından daha elverişli bir ortam yaratacaktı.

İlk zamanlar Azerbaycan bu yönde bir politik argüman geliştirmekte iken Rusya ve İran’ın Hazar’daki kaynakların “ortak kullanımı” konusundaki ısrarları Azerbaycan’ın politika değişikliği yapmasına neden olmuştur. Zira, başlangıçta Rusya ve İran’ın Hazar’ı göl olarak görmek istemesindeki temel amaç, bu su havzasını Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin etki alanının dışına çıkarmak ve daha sonra da sonucun belirlenmesinde 1921 ve 1940 anlaşmalarının tek başvuru kaynağı olmasını sağlamaktı. . Halbuki Azerbaycan, Hazar’ın deniz olduğunu ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku sözleşmesinin (122. madde-kapalı deniz) uygulanmasını istemekteydi.  İşte bu politika argümanı karşısında Azerbaycan, Hazar’ın bir deniz olduğu ve deniz hukuku çerçevesinde her bir devletin münhasıran egemenliğini kullanacağı ulusal sektörlere bölünmesi gerektiği yönünde yeni politikalar oluşturmuştur.

Azerbaycan Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesi gerektiği tezinin dayanak noktası 1970 yılında Hazar’ın  Sovyet kesiminin dörde bölünmesi ile oluşan “sektörel bölümlenmedir” ki, Azerbaycan bu durumun olduğu gibi kabulünü istemektedir. Bu tez aynı zamanda hava sahasının da bölünmesini kapsamaktadır. Ancak İran, 1970’de SSCB’nin kendi içerisinde yapmış olduğu bu bölümlemeyi “hukuki dayanağı olmadığı” gerekçesiyle kabul etmemektedir.

Başlangıçta Rusya ve İran kendi kıyılarında önemli rezervler olmadığı için kaynakların “ortak kullanımını” arzu ettiler. Türkmenistan’da böyle bir pozisyonu savunan tarafta yer almaktaydı.  Ancak zamanla Rusya’nın kendi ulusal sektörü içerisinde zengin petrol kaynakları bulmaları ile beraber Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesi tezine yaklaşması Azerbaycan’ın pozisyonunu güçlendirici etki yarattı.

Rusya’nın zaman içerisinde tavizler vererek Kazakistan ve Azerbaycan’ın savunduğu fikirlere yakınlaşması bu ülkeleri de Rusya karşısında tavize zorladı. Bu yönde Rusya’nın 6 Temmuz 1998’de Kazakistan’la yaptığı anlaşmanın bir benzeri Putin’in 9-11 Ocak 2001’de Azerbaycan’ı ziyareti sırasında bu ülke ile de imzalandı. Rusya Federasyonu ile yapılan bu anlaşmada denizin dibi ulusal sektörlere bölünürken, su yüzeyi kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında kalmıştır. Bu anlaşmayla Hazar’daki beş kıyıdaş devletten üçü (Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Azerbaycan) aynı cephede yer almışlardır.

Azerbaycan bölgedeki diğer kıyıdaş ülkelere göre önemli sayılacak bir adım atarak kendi ulusal sektörü saydığı alanlarını anayasası içerisinde göstererek kendi ulusal sektörünü anayasal güvence içerisine almıştır. 12 Kasım 1995’de kabul edilen Azerbaycan Anayasası’nın 11. maddesinde; “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arazisi tek, dokunulmaz ve bölünmez bir bütündür. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin iç suları, Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait bölümü ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin hava sahası Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arazisi sayılır” denilerek Hazar’ın Azerbaycan’a ait ulusal sektörü anayasal teminat altına alınmış ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü içerisinde gösterilmiştir.

Azerbaycan mevcut potansiyelini uluslararası piyasalara çıkararak önemli bir gelir elde etmek; elde edeceği bu gelirle de hem ülkenin sosyo-ekonomik durumunu düzeltmek ve hem de kurulacak güçlü bir ordu ile Ermenistan’ın işgal ettiği toprakları geri almak ve Azerbaycan’daki 1 milyondan fazla olan göçmen nüfusa yardım etmek istemektedir.

TÜRKMENİSTAN:

Hazar konusundaki görüşlerini tam olarak belirleyemeyen Türkmenistan başlangıçta Rusya ve İran’ın ortak kullanım tezini benimsemiştir. Bu amaçla Türkmenistan 12 Kasım 1996’da Hazar’a kıyısı olan devletlerin Dışişleri Bakanları’nın Aşkabat’taki  görüşmesinde bu üç ülke ile memorandum imzalamıştır. Ancak daha sonra Aralık 1998’de Moskova’da yapılan  kıyı devletleri zirvesinde daha faklı bir tutum sergileyerek Hazar’ın bölünmesini ve Azerbaycan’la aralarındaki sınırın ortay hat prensibine göre belirlenmesini kabul ettiğini açıkladı. Genel prensiplerde Türkmenistan Rusya-Kazakistan-Azerbaycan üçlüsünün yürütmüş olduğu politikalara daha yakın durmuştur. Türkmenistan’ın bu ülkelerle ve özellikle de Azerbaycan ile ayrıldığı nokta ortay hattın geçeceği alanları belirleyememesidir.

Azerbaycan ile tartışmalı yataklar sebebiyle mevcut olan gerginlik, Türkmenistan’ı giderek İran’a yakınlaştırmıştır. Putin’in daveti ile Hazar’ın statüsü konusunda ortak bir görüş oluşturmak amacıyla BDT üyesi dört kıyıdaş ülkenin Soçi’de yapacakları toplantı için Türkmenbaşı “İran’sız yapılacak bir toplantıya” katılmak istemediğini açıklayarak gitmemiştir.  Türkmenistan bu sorunun ancak beş kıyıdaş ülkenin iştiraki ve fikir birliği ile çözülebileceğini belirtmekte ve ikili anlaşmalarla bu sorunun çözülmesine karşı çıkmaktadır. Türkmenistan gibi İran’da, Hazar’ın statüsü belirlenirken ikili anlaşmaları tanımadığını belirterek, beş kıyıdaş ülkenin statü sorununu beraberce belirlemesi gerektiğini savunmaktadır.

Türkmenistan’ın İran’ın olmadığı hiçbir toplantıya katılmak istememesi ve Niyazov’un Hazar özel temsilcisini görevden alarak yerine Türkmenistan’ın Meşed (İran) Başkonsolosu’nu tayin etmesi Hazar konusunda bu ülkenin, İran ile arasında giderek artan bir yakınlaşmanın işaretleri olarak değerlendirilmektedir.

Türkmenbaşı Aşkabat’ın Hazar’ın statüsü konusundaki pozisyonunu açıklarken, “Hazar’ın BM kararlarına uygun olarak  kıyıdaş ülkelerin her birinin 12 millik  ulusal karasularının ve 35 millik münhasır ekonomik bölgesinin olması gerektiğini ve geri kalan bölgenin ise bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olacağı bir nitelikte paylaştırılması gerektiğini” ifade etmiştir.  Türkmenistan’ın bu önerisi, Hazar’daki Rus donanmasını Türkmenistan sahillerinden uzak tutsa da, İran’ın bu konudaki rahatsızlığına son vermemektedir.

2-3 Mayıs 2001’de Aşkabat’ta uzmanlar düzeyinde yapılan Türkmenistan-Azerbaycan görüşmelerinin altıncı turundan da bir netice alınmaması sonucu Türkmenistan Azerbaycan’dan “Hazar Denizi’nin itilaflı bölgesinde mevcut olan hidrokarbon yataklarında tek taraflı olarak sismik arama işlerini gerçekleştirmesi dahil, hidrokarbon kaynaklarını arama ve üretilmesi işlerini, aidiyet ile ilgili meseleler sonuçlanıncaya kadar durdurmasını istemiş, aksi takdirde Türkmenistan’ın uluslararası bir tahkim mahkemesine ve ilgili uluslararası kuruluşlara başvuracağını bildirmiştir.” Ayrıca Türkmenistan bölgede çalışma yapan yabancı petrol şirketlerine de müracaat ederek sorunun barışçı yollarla adil bir çözüme kavuşturuluncaya kadar çalışmalara ara verilmesini istemiştir.  Türkmenistan Azerbaycan’ı Hazar’da hukuka aykırı bir şekilde hareket etmekle suçlamakta ve uluslararası mahkemelere başvurmakla tehdit etmektedir. Ancak Bölgesel jeopolitik dengeler Azerbaycan’ın lehinedir ve Türkmenistan’ın Azerbaycan’ı uluslararası mahkemelere vermesi durumunda bile Azerbaycan’a büyük miktarlarda yatırımlar yapan yabancı petrol şirketlerinin uluslararası mahkemelere etki edecekleri düşünülmektedir. Kaldı ki, Bakü, daha önce Rusya’nın bu yöndeki baskılarına rağmen yapmadığı pozisyon değişikliğini Türkmenistan’ın baskılarıyla değiştirmeyeceğini belirtmektedir.

Azerbaycan ve Türkmenistan arasında “ortay hattın” çekilmesi konusunda ortaya çıkan metodoloji sorunu, aslında temel olarak aynı fikri savunan (denizin hem dibinin ve hem de yüzeyinin bölünmesi tezi) bu iki ülkeyi karşı karşıya getirmiştir. Aşkabat Azerbaycan’ın Apşeron yarımadası vasıtasıyla Hazar’ın içlerine kadar sokulduğunu, dolayısıyla Hazar Denizi ekvatorunun özelliği göz önünde bulundurularak, enleme eşit mesafeli (uzaklıktaki) noktaları birleştiren yöntemi kullanılmasını önermişlerdir.  Bu durumda Türkmenistan, ortay hat belirlenirken Hazar’ı matematiksel olarak ele almakta, ülkelerin kıyı şeritleri ve adalarının uç noktalarını dikkate almamaktadır. Türkmenistan’ın teklif ettiği tezin kabul edilmesi  durumda sadece tartışmalı Kepez/Serdar yatağı değil ve hem de Azeri ve Çırag yatakları da Türkmenistan sektöründe kalarak tartışmalı hale gelmektedirler. 

Azerbaycan ortay hat çizgisi belirlenirken karşılıklı iki sahil arasındaki en uç (yakın) noktaların belirlenerek bir ortalamanın alınmasını talep etmektedir. Azerbaycan Apşeron yarımadası vasıtasıyla coğrafi olarak denizin ortasına doğru sokulduğundan Azerbaycan deniz sınırları daha geniş bir alana yayılmakta ve tartışmalı yataklar Azerbaycan’ın ulusal sektörü içerisinde kalmaktadır. Yalnız bu durumda dahi Kepez/Serdar yatağı Azerbaycan ve Türkmenistan sınırları içerisinde orta noktada bulunmaktadır.

İki ülke arasındaki bu tartışmalar bir yandan diplomatik kanallarla uzayıp giderken, diğer yandan konu daha teknik düzeyde görüşülmeye başlamıştır. Bu amaçla Aliyev ve Türkmenbaşı’nın ortak kararıyla Türkmenistan ve Azerbaycan arasındaki deniz sınırlarının tesbit edilmesi için 1998’de bir uzmanlar grubu oluşturuldu.  Ancak bu gurubun sürdürdüğü görüşmelerden de olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Rusya Devlet Başkanı’nın Hazar Özel Temsilcisi (aynı zamanda Dışişleri Bakan Yardımcısı) Viktor Kalyujnıy, Türkmenistan’ın hak iddia ettiği “Mega Proje” içerisinde bulunan “Azeri”, “Çırag” ve “Güneşli” yataklarının işletim hakkının tamamen Azerbaycan’da olduğu ancak ortak sınırda yerleşen Kepez/Serdar yatağının 50/50 prensibi ile bölünebileceği belirtmiştir.  Azeri, Çırag ve Güneşli yataklarının işletim projesinde yüzde 10’luk bir pay ile temsil edilen Rus “Lukoil” şirketinin ve dolayısıyla Rusya’nın bu tartışmalar içerisinde ağırlığını Türkmenistan’dan yana koyması zaten beklenmemektedir.  Ayrıca bu tartışmalarda Rusya’nın Azerbaycan’dan yana ağırlığını koymasının altında yatan nedenler arasında, Rus enerji sektörünün önde gelen bürokratlarının Azerbaycan’ın petrol sektöründe hissedar oldukları şeklinde iddialar da bulunmaktadır.

Kendi ulusal sektörünü yabancı yatırıma açmakta geciken Türkmenistan’ın önümüzdeki yıllarda bu açığını kapatarak, özellikle doğal gaz alanında bölgenin en önemli ihracatçısı konumuna geçeceği şüphesizdir.

KAZAKİSTAN:

Sahil şeridinin geniş olması sebebiyle yaklaşık yüzde 29,6’lık bir payla en çok alana sahip olan Kazakistan Temmuz 1994’te Hazar’ın statüsü ile ilgili olarak kendi görüşlerini açıkladı. Buna göre Kazakistan; Hazar’ın BM’nin 1982 Deniz Hukuku sözleşmesine tabi olmasını, 12 millik ulusal karasularına sahip olunması gerektiğini, denizin ulusal sektörlere bölünerek münhassır ekonomik bölgelerin belirlenmesini, her kıyıdaş ülkenin ulusal sektörü üzerinde egemenlik haklarını kullanabilmesi gerektiğini belirten bir deklarasyon yayınlayarak kendi pozisyonunu ortaya koymuştur.  Bundan önce 1993’de de ülkesinin görüşlerini açıklayan Kazakistan yönetimi kıyıdaş ülkelere Hazar’ın “ortay hat”  prensibine göre “ulusal sektörlere” bölünmesi hususunda bir anlaşma önerisinde bulunmuştu.

23 Ocak 1998’de Rusya Federasyonu tarafından bir açıklama yapılarak Hazar’ın “ortak su yüzeyi” ve “ulusal sektörler” prensibine göre bölünmesi konusunda ortak fikre gelindiği açıklanmış ve Kazakistan ile bu konuda ortak bir anlaşmanın yapılacağı bildirilmiştir. Kazakistan 10 Mart 1998’de tek taraflı olarak yayınladığı bir “bildiri” ile Hazar’ın kendi ulusal “münhasır ekonomik bölge”sini belirleyerek bu bölgeyi deniz gücü ile koruma altına almıştır.  Rusya ile Kazakistan arasında “Hazar Denizi’nin kuzey kısmının dibinin kaynaklarının kullanılması amacıyla egemenlik haklarına uyulması” isimli Anlaşma ise 6 Temmuz 1998’de imzalanmıştır.  Ayrıca 9 Ekim 2000 tarihinde iki ülke arasında Hazar Denizi’nde işbirliği konusunda bir deklarasyon imzalanmıştır. Bu deklarasyona göre Kazakistan ile Rusya Federasyonu Hazar’ın statüsünün belirlenmesinde “ortay hat” prensibini kabul etmekte, denizin dibi ulusal sektörlere bölerken su yüzeyini ortak kullanıma açmayı kabul etmektedirler. Sınır çizgisinde bulunan yataklar için iki ülke 50/50 prensibini benimsemektedirler. Kazakistan ayrıca Rusya ile imzaladığı anlaşmanın bir benzerini 29 Kasım 2001’de Azerbaycan ile de imzalamıştır.  Böylece Hazar’ın kuzey kesiminde Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Azerbaycan arasında anlaşma sağlanmıştır.

Her ne kadar Kuzey Hazar’ın bu iki devleti arasında Hazar’da bir anlaşma imzalanmışsa da kuzey bölgesinde 3 adet saha üzerinde (Xvalynskoye, Severnoye ve Çentralnoye)  Rus Lukoil şirketinin yürüttüğü faaliyetler sebebiyle Kazakistan tarafından sürekli olarak Rusya’ya itiraz notası verilmektedir.

Hazar’ın statüsü ve paylaşımı tartışmalarının mümkün olduğunca dışında kalmaya çalışan Kazakistan, İran’ın önerdiği eşit (yüzde 20) paylaşım şartının kabul görmesi durumunda bundan en çok zarar gören ülke olacaktır. Çünkü diğer büyün kıyıdaş ülkelerin payları yüzde 20’nin altındadır. Bu sebeple Kazakistan bu tartışmalara direkt katılmayıp bu konuda İran’a en büyük direnci gösteren Azerbaycan’ı arka planda aktif olarak desteklemektedir. İçerisinde barındırdığı önemli miktardaki Rus asıllı nüfus sebebiyle Rusya’yı direkt karşısına alamayan Kazakistan’ın pozisyonu Türkmenistan ve Azerbaycan’ınkinden daha hassastır.

İRAN:

Hazar Denizi’ni  bir sınır gölü olarak tarif eden İran’ın, Hazar konusunda geçerli ve sürekli bir önermede bulunduğunu söyleyebilmek zordur. İran Hazar’ı yüzde 20 prensibi ile beş eşit parçaya bölmeyi veya zaman zaman da ortak kullanmayı (condominium) istemektedir.  Görüşlerini bu iki eksen arasında belirleyen İran’ın, ön plana çıkarmaya çalıştığı husus Hazar’ın statüsü belirlenmeden buradada yapılan petrol aramalarının kanun dışı olduğu tezidir. İran, statü sorunu çözülünceye kadar 1921’de Rusya-İran ve 1940’da imzalanan SSCB-İran anlaşmalarını esas olarak aldığını beyan etmektedir.  İran diğer yandan Hazar’ın statüsü konusunun 1940 anlaşmasına dayanarak ancak İran ve Rusya arasında çözülebileceğini diğer ülkelerin ise alınacak kararlara uyması gerektiğini belirtmektedir.  Halbuki 21 Aralık 1991’de “Almata Deklerasyonu”nu imzalayan eski SSCB cumhuriyetleri SSCB’nin ortak mirasçıları olduklarını beyan etmişlerdir.

İran’ın Hazar’da statü tartışmalarını yürüttüğü ülkelerin başında Azerbaycan gelmektedir. Zira İran Hazar sorununa ekonomik gerekçelerden daha çok siyasi prizmadan bakmaktadır. Çünkü bu yataklar İran için bu ülkenin Basra körfezindeki zengin petrol yatakları göz önüne alındığında ekonomik değer bakımından hayati ölçüde bir mana taşımamaktadır.  İran, Güney Azerbaycan sorunu sebebiyle Azerbaycan’ı bölgesel tehdit algılamasında birinci dereceli tehdit olarak görmektedir. Bu sebeple de Azerbaycan’ın gelişmesine ve “Güney” için bir cazibe merkezi haline gelmesine önemli katkılar sağlayacak petrol anlaşmalarını engellemek için Hazar’da uzlaşmaz tutumunu devam ettirmektedir.

Tahran uzun süredir Bakü’nün yürüttüğü dış politikadan rahatsızdır ve bu rahatsızlığını her vesileyle diplomatik kanallaradan Bakü’ye bildirmektedir. Hazar’a yabancı güçlerin gelmesini istemeyen İran’ın en büyük endişesi Hazar’da giderek güçlenen ABD ve Batı nüfuzudur. Zira İran, Hazar’da etkinleşen Batı nüfuzuyla beraber kuşatıldığını hissetmektedir.

Bölgede bir yandan Batı sermayesi artış gösterirken diğer yandan ABD ambargosu sebebiyle İran, Hazar pastasından gerekli pastayı alamadığını düşünmektedir. Her ne kadar 1994’deki “Asrın Anlaşması”ndan İran’a yüzde 5’lik bir pay verilse de ABD’den gelen baskılar sebebiyle Azerbaycan bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır.  Bu vesileyle de İran, Hazar Denizi’nin statüsü konusunda belirsizliği öne sürerek Nisan 1995’de bu anlaşmayı tanımadığını bildirmiştir. İran Azerbaycan’ın oluşturduğu “uluslararası konsorsiyumun” kanun dışı olduğunu iddia etmiş ve bu konuda Rusya ile sıkı bir işbirliğine girişmiştir.

Azerbaycan hükümeti ise 14 Kasım 1994’de imzalanmış İran-Azerbaycan protokolünü hatırlatarak başka petrol yataklarının kullanımı için İran’la işbirliği yapabileceğini açıklamıştır. Daha sonra yapılan görüşmeler sonucunda İran “Şahdeniz” doğal gaz yatağı ve “Lenkaran- Talış-Deniz” petrol yatağında sırasıyla yüzde 10’luk bir paya sahip oldu. İran bu anlaşmaları imzalamakla aslında Azerbaycan’ın petrol politikasını ve Hazar Denizi’ndeki petrol yataklarını de facto tanımış olmuştur. İlginç olan İran’ın Azerbaycan’a bir paydaş statüsüyle ortak olduğu Lenkeran” (Talış-Deniz) yatağı İran’ın şimdi hak iddia ettiği “Alov” yatağından çok daha güneyde ve İran deniz sınırına yakın bir bölgede bulunmaktadır. Ancak İran, daha yakın olan ve kendi iştirakinin bulunduğu Lenkeran yatağına itiraz etmezken daha uzak bir mesafede ve pay alamadığı “Alov” yatağı üzerinde hak iddia etmektedir.

Tahran, aynı şekilde 1998’de Rusya ve Kazakistan arasında “Hazar Denizi’nin kuzey bölgesi deniz tabanının bölünmesi hakkındaki anlaşmayı” ve 2001’de Rusya ile Azerbaycan arasında imzalanan benzer içerikli anlaşmayı da tanımadığını bildirmiştir. İran, Hazar Denizi’nin bugünkü statüsüne karşı olan herhangi iki taraflı anlaşmaların geçerli olmayacağını, daha sonra beş sahil devletinin anlaşma sağlayacağı taktirde her devletin beraber ve adaletli pay alması gerektiğini kaydetmektedir.